Pekala, diyelim ki, sabah taksim durağından bir iett hattına bineceğim lakin öncesinde civardaki iki vakıfbank atm sinden birine uğramam gerek. Ya, Galatasaray Lisesi'nin karşısındaki atm ya da AKM'nin karşısnda meydandaki ATM'ye. durum şu ki, otobüse binmeden öncem mutlaka atm ye uğramış olmam gerek yani "önce bin inince ineceğin yerden çekersin" yolu yol değil.
Neyse efenim, eğer AKM'nin oradaki atm ye gidersem ve giderken ışıklarda karşıya geçmek üzereyken hattın tam da o an hareket edip gözlerimin önünden kaçtığını görmek epeyce hüzün verir. Öte yandan, eğer ki Galatasaray Lisesi'nin önündeki ATM'ye uğrarsam ve daha sonra yine ışıklarda otobüsü kaçırırsam bu kez de, diğer ATM'ye gitseydim koşarak Gümüşsuyu'nda otobüsü yakalayabilirdim diyeceğim. bir de İstiklal'den çıkamadan otobüsü kaçırmış olma ihtimalim olabilir ki eğer yarım saat durakta beklersem tam da bir dakika civarı geciktiğimi anlarım yine hüzünlenirim. bunun bir çıkar yolu var mıdır? Hadi bakalım :)
çarşamba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çarşamba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Şubat 2010 Çarşamba
27 Ocak 2010 Çarşamba
Soğuk
Soğuk... Kış vakti doğmuş insanlar daha çok sever soğuk havayı yazın bunaltıcı sıcağından derler. Bu söze epeyce sadık haleti ruhiyede olduğumu belirtmek isterim. Bunun yanı sıra, geçen senelerde daha afili üniversite öğrencisi olduğum zamanlarda iki saatlik yolu altı saatte gittiğim günler ve bir şiirden hatırlayabileceğiniz gibi "yanağın otobüs camının garantisinde" soğuğu izlemek de değişilmez bir his. en azından benim için. O zaman mp3 playerdan duyulan her şarkı kışın lapasındaki kalorifer peteği sıcağındadır, televizyon izlerken üzerine alınan battaniyedir, hapşururken harcanan mendillerin koyulduğu yan taraftan bir el hareketiyle ittirilerek getirilmiş dumanı üzerinde çorbanın tadıdır. Sezen Aksu ile çay, Tom Waits ile sert kahvedir camdan bakarken refikam..
Tem'i, d-100 ü böyle bir zamanda sevdim ben. Böyle zamanlarda, şehirlerarası otobüsün körüklü belediye otobüsünden hallice çıkardığı seslerden endişe eden diğer yolcu ahalilerin telaşına şaşırdım. böyle zamanlarda, o "an"ı yaşamak varken telaş içerisinde kalmanın gereksizliğini farkettim. Araba yolda kalırsa her türlü telaş edecekken, en azından bari daha giderken dışarıdaki güzelliği görerek yaşamak yerine şimdiden telaşa düşmekten kaçındım. Hem yolda kalınsa bile, bir şehirlerarası mola yerine kadar yürüyüp daha yeni kömür atılmış, temposu aranjörleri kıskandıracak şekilde yanarken sesler çıkaran sobanın başına geçip, elleri ısıtmanın ve oradaki beyefendinin hemen çayınızı getirip içinizi ısıtmasının güzelliğini bırakıp da telaşa düşmeyi anlayamadım hiç.. Ne olur bir çay daha içeyim bu yerde diye geçirdim içimden. dışarıdan gelenlerin ayaklarındaki kar ve sulaklık içeriye yayılmasın diye dışarıdan getirilmiş bir kaç saman parçasının yere serildiği salaş herhangi bir yolüstü mola yerinin büyüsünü yaşadım pek de düşünmeden.. Çünkü bir şarkıda da dendiği gibi...Bilirsin.. "Bırak tasalanmayı da hadi gel.. Böyle bir an bir ömre bedel..."
Uzunca bir süre yazmadığımı biliyorum, bu vakitler sıkça yazamayacağımı da biliyorum efenim. Eski dostlarla İzmit'te kar kıyamet kahvaltısı toplantılarımız bu sıralar olacak ve ben elbette yollarda olacagım :) En sevdiğim yerlerden birinde.. herkese iyi günler diliyorum..
Tem'i, d-100 ü böyle bir zamanda sevdim ben. Böyle zamanlarda, şehirlerarası otobüsün körüklü belediye otobüsünden hallice çıkardığı seslerden endişe eden diğer yolcu ahalilerin telaşına şaşırdım. böyle zamanlarda, o "an"ı yaşamak varken telaş içerisinde kalmanın gereksizliğini farkettim. Araba yolda kalırsa her türlü telaş edecekken, en azından bari daha giderken dışarıdaki güzelliği görerek yaşamak yerine şimdiden telaşa düşmekten kaçındım. Hem yolda kalınsa bile, bir şehirlerarası mola yerine kadar yürüyüp daha yeni kömür atılmış, temposu aranjörleri kıskandıracak şekilde yanarken sesler çıkaran sobanın başına geçip, elleri ısıtmanın ve oradaki beyefendinin hemen çayınızı getirip içinizi ısıtmasının güzelliğini bırakıp da telaşa düşmeyi anlayamadım hiç.. Ne olur bir çay daha içeyim bu yerde diye geçirdim içimden. dışarıdan gelenlerin ayaklarındaki kar ve sulaklık içeriye yayılmasın diye dışarıdan getirilmiş bir kaç saman parçasının yere serildiği salaş herhangi bir yolüstü mola yerinin büyüsünü yaşadım pek de düşünmeden.. Çünkü bir şarkıda da dendiği gibi...Bilirsin.. "Bırak tasalanmayı da hadi gel.. Böyle bir an bir ömre bedel..."
Uzunca bir süre yazmadığımı biliyorum, bu vakitler sıkça yazamayacağımı da biliyorum efenim. Eski dostlarla İzmit'te kar kıyamet kahvaltısı toplantılarımız bu sıralar olacak ve ben elbette yollarda olacagım :) En sevdiğim yerlerden birinde.. herkese iyi günler diliyorum..
2 Aralık 2009 Çarşamba
Gündemimden...
*Merhabalar efenim. Haftalık yazıyormuşum gibi oluyor şu sıralar lakin hiç yazamamaktan bir nebze de olsa iyidir diye düşünüyorum. bir kaç mevzudan bahsedeceğim yine pek detaya girmeden. Önce müziten başlayayım. Son günlerde, Özcan Deniz'in seslendirdiği kalp yarası isimli şarkıya bayıldığımı belirtmek isterim. Sözlerini Sermiyan Midyat yazmış ama ne yazmış demek isterim sadece. Şarkıya uzaktan da olsa Sezen Aksu etkisi olduğunu zaten ilk dinlemede şahane bulmamdan anlamalıydım. Erkeklerin tarafından aşk acısının hem sokak jargonundan hem de salon erkekliğinden kalma sözlerin şahane yedirilerek anlatıldığı son dönemin en başarılı müzikal ürünü demek isterim. Sözler de uzun süredir görmediğimiz kadar müstehcen. Eğer hala dinlemediyseniz şuradan bir göz atın bence.
* Geçen hafta gündemi meşgul eden bir konu ise duyduğumda ağzımın bir karış açık kaldığı yerli arama motoru ve anaposta projeleri. Devletimizden yine şık bir gol. Yakın sürede Google yasaklanırsa da şaşırmam artık herhalde. Projeye göre her doğan çocuğa unique bir e-mail adresi verilecek. Resmi yazışma ve işlem ve istekler bu mail adresi üzerinden de yapılabilecek. Bu anaposta projesi. Teoride epeyce güzel görünüyor lakin yne de resmi olarak önemli bir geçerliliği oalcağını sanmıyorum. T.C. kimlik numaraları bugün işine yarar yaramaz bir sürü kişinin elinde zaten. Otobüse internetten bilet alınırken bile isteyebiliyor bazı firmalar. Ne gerekliliği var bilemem ama bu sayede epeyce önemli bir T.C. kimlik numarası bilgi havuzu sağlamış oluyor bazı firmalar. Bugün bir çok yerde dahi sadece T.C. kimlik numaranızı vererek işlem yapmanız pek mümkün değil yine de o kişi olduğunuzu ispatlamanız gerekiyor başka bir şekilde. Teoride T.C. kimlik numaraları gizli kalmalıydı fakat yayıldıkça yayılıyor. Bu anapostanın da benzer bir akıbeti olacağı kanaatindeyim. Öte yandan asıl şaşkınlık verici haber yerli arama motoru projesi. Resmi kurumların söylediğine göre "yazışmalar yabancı ülkelerin eline geçiyor"muş. Neden onların eline geçsin biz izleyelim mi demek bu ne demek anlamadım. Kaldı ki bahsedilen şey bir arama motoru ne yazışmasından bahsediliyor acaba? Google ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasındaki husumet daha ne kadar büyüyecek bilmiyorum ama başta da dediğim gibi yaknda google yasaklanırsa şaşırmam. bu ülke hiç bir düzgün gerekçe göstermeden livescore u bile yasaklayan bir kanuna sahip. eğer nesine.com veya bilyoner.com gibi yerlerdne oynarsanız bahis serbest ama internetten bahis yasak. Ne perhiz ne lahana turşusu bilemiyorum... Bu konuda lütfen internet dünyasını iyi bilen biri iş başında olsun kayırma usuluyle gelenler değil diye geçiriyorum ama bunun olmayacağını da gayet iyi biliyorum maalesef.
Bu sezon yerli dizilerde belirgin bir kalite artışı söz konusu. Zaten yaz döneminden gönlümüzü fetheden geniş aile, haftaiçine alındı ve başarılı biçimde yarım yarım yararak devam ediyor. bunun yanı sıra sezonun bombası Ezel de ilk sezonunda büyük başarı sağladı. Aslında normalde ilk sezon ve ilk blümlerde dizilerin bu kadar birden çok popüler olmaması lazım ama piyasadaki dizilerimiz o kadar berbattı ki eli yüzü düzgün ilk yapım popülerlikte tavan yaptı. Bunun yanı sıra her ne kadar izlemiyor olsam da, Bu Kalp Seni Unutur mu?, Yeni Baştan gibi yeni yapımlar da ilgi çekici görünüyor. Bizim biraz bilim kurguyu yerli kültürle harmanlayan bir yapıma ihtiyacımız var bence.
Sözlükte ve Blogger da severek takip ettiğim ranini nin bir entrysinde gördüğüm üzere Star Tv, Kanaltürk ve Bugün gibi organları bünyesinde barındıran İpek MEdya Grubuna satılmış. Star Tv hakkında yazabileceğim bir dolu şey var ama bunları başak bir yazıya yazarım. Kanalı elinden çıkaran doğan grubunun amac neir bilemem tabi ama benim aklıma iki ihtimal geliyor. İlki, kesilen vergi cezasına kaynak bulmaya çalışmak olabilir diye düşünüyorum. İkincisi ise Rtük'ün "bir grubun en fazla üç karasal yayın yapan kanalı olabilir" kuralı doğrultusunda açılması düşünülen yeni kanala yer açmak olarak düşünülebilir. Doğan grubu halihazırda Kanal D, TNT ve Star TV ile bu üç hakkını kullanıyordu yani yeni bir kanal açılacaksa bu kablo Tv, Uydu veya dijital platformlar üzerinden yayın yapabilecketi. Bu kanala yer açmak için böyle bir hamle yapılmış olabilir. hem ilk maddeyi de düşünürsek bir taşta iki kuş! Yeni açılacak kanal bir spor kanalı olabilir gibi geliyor bana. Her ne kadar Star satıldıysa da Şampiyonlar ligi ve Avrupa ligi maçlarının haklar hala Doğan Grubunda ve bu anlaşmalar da bazı maçların açık kanaldan yayınlanmasını şart koşan anlaşmalar. Bakalım göreceğiz.
herkese iyi günler diliyorum.
7 Ekim 2009 Çarşamba
Sevdiğim Ufak tefek Şeyler #7
* Yolda yürürken sigara içerken, izmariti yere atmak zorunda kaldığım vakitler, izmariti öyle bir atmak ki yürüme tempomu bozmadan sıradaki adımımın tam da yere düştüğü anda izmaritin üzerine basması.
* Kibrit kokusu
* Uzun süre sigara içilmedikten sonra ciğere nüfuz eden ilk sigara içişin akabindeki baş dönmesi.
* Zaman zaman Tarantino filmlerinden fırlamış karakterler gibi sigara yakmaya çalışmak.
* bir yerde oturmuş sigara içerken, masadaki bir kişinin paketteki uyarıcı yazıyı göstererek "bak burda bile zararlı yazıyor" demesine neden olan zincirleme reaksiyonu tetikleyen, amcık kafalı beyninin üzerine doğru duman üflemek.
imza: Sigarası bitmiş biri.
* Kibrit kokusu
* Uzun süre sigara içilmedikten sonra ciğere nüfuz eden ilk sigara içişin akabindeki baş dönmesi.
* Zaman zaman Tarantino filmlerinden fırlamış karakterler gibi sigara yakmaya çalışmak.
* bir yerde oturmuş sigara içerken, masadaki bir kişinin paketteki uyarıcı yazıyı göstererek "bak burda bile zararlı yazıyor" demesine neden olan zincirleme reaksiyonu tetikleyen, amcık kafalı beyninin üzerine doğru duman üflemek.
imza: Sigarası bitmiş biri.
10 Eylül 2009 Perşembe
3 Eylül 2009 Perşembe
Yeni Sezona Doğru
Merhabalar efenim. Bu yıl da sezona başlamadan az evvel kısa bir kişisel değerlendirme yapmak istiyorum izlediğim dizilere dair. Bugünlerde pek fazla yazamadığım için biraz geç bir değerlendirme olacak sanırım. Sezon yerli kanallarda açıldı, Amerika’da da açıldı açılacak. Sırayla yazayım düşüncelerimi;
How I Met Your Mother

Elbette, mutlak suretle ilk sırayı yine canım ciğerim How Met Your Mother’ım alıyor. Yeni sezonu 21 Eylül’de açıyor. Bu açılış törenle tüm yurtta ve yavru vatanda coşkuyla kutlanacak elbette. Geçtiğimiz sezon, Ted için ilk başta, Himym izleyicisinin bir türlü ısınamadığı Stella ile olan ilişkisiyle açıldı. Evlenme günü Stella Ted’i terk edip eski eşine dönerken akabinde Ted yine ufak bir bocalama süreci geçirdi. Sonraki bölümlerde Ted’in hayatında önceliğini iş mevzusunun alığı döneme girik. Bu diziyi neden bu kadar sevdiğimi görmem için başka bir nedendi aslında bu. İlk sezonda daha çok ilişkiler üzerine yoğunlaşırken, benim hayatımda da ilişkiler önemli yer tutuyordu. Sonraları hayat mücaelesi, para kazanma uğraşları derken yaşam sıkıntılarıyla örülü bir yılımla dizinin dördüncü ezonu da ana karakterin bu mevzularda bocalamasıyla geçti. İşte bu, diziyi gözüme açık ara birinci konumundan eşsiz birinciliğe yükselten başka bir nedendi. Sezonun sonunda Ted’in, Üniversiteye hoca olmasıyla kendimizi bambaşka bir hikayede bulacağımızın sinyalleri verildi. Bu sezon anne ile tanışabiliriz belki nihayet. En fazla bir sezonu daha kaldı çünkü dizinin. Anne için daha önce verilen referanslara bakarsak, dördüncü sezonda Ted, müstakbel anneyi numarasını alır almaz aradığını beyan etmişti. Anne Ted’in üniversitedeki öğrencilerinden biri olacak. St. Patrick’s Day referansı da unutulmamalı. Ayrıca büyük ihtimalle Ted’in ilk sezonda tarif ettiği ideal kadın modeli ile de benzerlikler taşıyacak. Bu tarifin içinde neler vardı denirse, sevdiği yemek lazanya olacak, Times bulmacalarını çözmeyi sevecek, favori kitabı kolera Günlerinde Aşk olacak, elbette Pablo Neruda’yı sevecek, büyük ama büyük ihtimalle e Star Wars hayranı olacak. İki yıl önceki St. Patrick’s day etkinliğinde mevzubahis bara gitmiş olacak. Evet bu kriterlere yakın kaınları büyüteç altına alacağız yeni sezonda anne aylığı için. Ayrıca iki senedir Victoria’nın bu diziye bir şekilde dönmesini bekliyorum lakin önemedi bir türlü. En son “Ted Mosby is Not A Jerk” sitesini kurduğunu biliyoruz kendisinin.
Öte yandan Barney – Robin ilişkisi de muhtemelen yeni sezonda netlik kazanacak. Geçen sezonda toplanıp o çok pahalı viskiyi içerlerken “bir yıl sonra” referansıyla ikisini gayet yakın görmüştük birbirlerine. İkisi de birbirlerine uygun çiftler bence de. Zaten daha ilk ezonda beraber çıktıkları akşamda bunu içten içe fark etmiştik. Fakat bu birlikteliğin netliği en erken sezon ortasını bulabilir gibi geliyor.
Marshall ve Lilly için ise bu sezon muhtemel çocuk yapma kararıyla geçebilir. Elbette ki özellikle işle ilgili durumlar ikisinin de hayatının önemli bir parçası olacaktır. Bakalım neler olacak.
Yeni sezonunu merakla bekliyorum canım ciğerim dizimin.
It’s Always Sunny in Philadelphia

Geçen sezon yaz tatilinde The Big Bang Theory’i keşfetmiştim. Bu yaz da, bu şahane diziyi keşfettim. Kendisini sert “Friends” olarak tanımlayan bu dizi gerçekten izlenmeye değer bir yapım. Yarma garantili mizah anlayışı ve öüller verilirken neden atlandığına epeyce şaşırdığım yaran performansıyla Danny de vito da var. Yeni sezonda şahane konularla “day maan, fighter of the night maan, champion of the suun. You re the master of karate..and friendship for everyone” derken “Wildcaaard Bitcheees” diye kopacağız. Diyaloglardan konuya, işlenişe kadar yarma garantili bu diziyi keşfettiğime gerçekten çok sevindim. Yeni sezonda da gülmekten katılırken sandalyelerden düşeceğiz yine muhtemelen.
The Big Bang Theory

İkinci sezonun sonunda üç aylık tatil için kuzey kutbuna giden ekibin bu maceralarından notlar ile yeni sezona başlayacağız muhtemelen. Açıkçası ikinci sezonuna, ilk sezonu kadar gülmemiştim dizinin. Sheldon Cooper her ne kadar son derece orijinal bir karakter olsa da ikinci sezonun ilk yarısında dizi neredeyse onun üzerinde döndü ve sıkmaya başladı biraz. Lakin sezonun ikinci yarısında kendini toplamayı başardı. Sheldon’ın Alicia’ya binaya giriş için yaptığı test ve, kendisine çizgi romanın “mind blowing” olduğunu söyleyen arkadaşına misillemesine halen gülerim. Bakalım yeni sezonda neler olacak. Shelon’ı dozunda tutarsalar kahkahalı günler bizi bekliyor gibi.
Gossip Girl
Bir kere başlayınca bırakılamayan çekirdek gibi ve daha da ötesi çekirdek yiyerek izlenmesi elzem olan bu teenage dizinin yeni sezonunda neler olacak apayrı bir merak konusu. En son gençlerimiz liseyi bitirdiler. Goodbye Gosip Girl bile dendi. Aslında Dawson’s Creek’in lise sonrası yaşamla devam ederek sıçıp batırması gibi kötü bir örnek varken, lise sonrasında devam etmeli mi diye soru işaretleri de yok değil. Dizinin üçüncü sezonu tam bir kapalı kutu. İçinden çıkacka şey rezil de edebilir vezir de.
Damages
Glenn Close’un gün geçtikçe efsaneleşen performansıyla iyiden iyiye havalara giren Damages üçüncü sezonda aynı kurgusunu sürdürecek gibi görünüyor. Baştan bir final kısmı verip, olayların o noktaya gelişini adım adım izleyeceğiz yine büyük ihtimalle. İlk sezon için, orijinal ve ilgi çeken bir teknikti. İkinci sezon biraz alışkanlık oldu herhalde ve o kadar da vurucu gelmedi bana. Üçüncü sezonda Ellen Parsons, Patty hewes tangosu yine nefes kesecek gibi ama kurgu artık iyice alışılmış ve adım adım sıradanlaşmaya doğru gidiyor. Buna bir şeyler yapılabilir.
Lost ve It Crowd hakkında konuşmak için ise henüz erken. Bekleyelim e görelim bakalım.
How I Met Your Mother

Elbette, mutlak suretle ilk sırayı yine canım ciğerim How Met Your Mother’ım alıyor. Yeni sezonu 21 Eylül’de açıyor. Bu açılış törenle tüm yurtta ve yavru vatanda coşkuyla kutlanacak elbette. Geçtiğimiz sezon, Ted için ilk başta, Himym izleyicisinin bir türlü ısınamadığı Stella ile olan ilişkisiyle açıldı. Evlenme günü Stella Ted’i terk edip eski eşine dönerken akabinde Ted yine ufak bir bocalama süreci geçirdi. Sonraki bölümlerde Ted’in hayatında önceliğini iş mevzusunun alığı döneme girik. Bu diziyi neden bu kadar sevdiğimi görmem için başka bir nedendi aslında bu. İlk sezonda daha çok ilişkiler üzerine yoğunlaşırken, benim hayatımda da ilişkiler önemli yer tutuyordu. Sonraları hayat mücaelesi, para kazanma uğraşları derken yaşam sıkıntılarıyla örülü bir yılımla dizinin dördüncü ezonu da ana karakterin bu mevzularda bocalamasıyla geçti. İşte bu, diziyi gözüme açık ara birinci konumundan eşsiz birinciliğe yükselten başka bir nedendi. Sezonun sonunda Ted’in, Üniversiteye hoca olmasıyla kendimizi bambaşka bir hikayede bulacağımızın sinyalleri verildi. Bu sezon anne ile tanışabiliriz belki nihayet. En fazla bir sezonu daha kaldı çünkü dizinin. Anne için daha önce verilen referanslara bakarsak, dördüncü sezonda Ted, müstakbel anneyi numarasını alır almaz aradığını beyan etmişti. Anne Ted’in üniversitedeki öğrencilerinden biri olacak. St. Patrick’s Day referansı da unutulmamalı. Ayrıca büyük ihtimalle Ted’in ilk sezonda tarif ettiği ideal kadın modeli ile de benzerlikler taşıyacak. Bu tarifin içinde neler vardı denirse, sevdiği yemek lazanya olacak, Times bulmacalarını çözmeyi sevecek, favori kitabı kolera Günlerinde Aşk olacak, elbette Pablo Neruda’yı sevecek, büyük ama büyük ihtimalle e Star Wars hayranı olacak. İki yıl önceki St. Patrick’s day etkinliğinde mevzubahis bara gitmiş olacak. Evet bu kriterlere yakın kaınları büyüteç altına alacağız yeni sezonda anne aylığı için. Ayrıca iki senedir Victoria’nın bu diziye bir şekilde dönmesini bekliyorum lakin önemedi bir türlü. En son “Ted Mosby is Not A Jerk” sitesini kurduğunu biliyoruz kendisinin.
Öte yandan Barney – Robin ilişkisi de muhtemelen yeni sezonda netlik kazanacak. Geçen sezonda toplanıp o çok pahalı viskiyi içerlerken “bir yıl sonra” referansıyla ikisini gayet yakın görmüştük birbirlerine. İkisi de birbirlerine uygun çiftler bence de. Zaten daha ilk ezonda beraber çıktıkları akşamda bunu içten içe fark etmiştik. Fakat bu birlikteliğin netliği en erken sezon ortasını bulabilir gibi geliyor.
Marshall ve Lilly için ise bu sezon muhtemel çocuk yapma kararıyla geçebilir. Elbette ki özellikle işle ilgili durumlar ikisinin de hayatının önemli bir parçası olacaktır. Bakalım neler olacak.
Yeni sezonunu merakla bekliyorum canım ciğerim dizimin.
It’s Always Sunny in Philadelphia

Geçen sezon yaz tatilinde The Big Bang Theory’i keşfetmiştim. Bu yaz da, bu şahane diziyi keşfettim. Kendisini sert “Friends” olarak tanımlayan bu dizi gerçekten izlenmeye değer bir yapım. Yarma garantili mizah anlayışı ve öüller verilirken neden atlandığına epeyce şaşırdığım yaran performansıyla Danny de vito da var. Yeni sezonda şahane konularla “day maan, fighter of the night maan, champion of the suun. You re the master of karate..and friendship for everyone” derken “Wildcaaard Bitcheees” diye kopacağız. Diyaloglardan konuya, işlenişe kadar yarma garantili bu diziyi keşfettiğime gerçekten çok sevindim. Yeni sezonda da gülmekten katılırken sandalyelerden düşeceğiz yine muhtemelen.
The Big Bang Theory

İkinci sezonun sonunda üç aylık tatil için kuzey kutbuna giden ekibin bu maceralarından notlar ile yeni sezona başlayacağız muhtemelen. Açıkçası ikinci sezonuna, ilk sezonu kadar gülmemiştim dizinin. Sheldon Cooper her ne kadar son derece orijinal bir karakter olsa da ikinci sezonun ilk yarısında dizi neredeyse onun üzerinde döndü ve sıkmaya başladı biraz. Lakin sezonun ikinci yarısında kendini toplamayı başardı. Sheldon’ın Alicia’ya binaya giriş için yaptığı test ve, kendisine çizgi romanın “mind blowing” olduğunu söyleyen arkadaşına misillemesine halen gülerim. Bakalım yeni sezonda neler olacak. Shelon’ı dozunda tutarsalar kahkahalı günler bizi bekliyor gibi.
Gossip Girl
Bir kere başlayınca bırakılamayan çekirdek gibi ve daha da ötesi çekirdek yiyerek izlenmesi elzem olan bu teenage dizinin yeni sezonunda neler olacak apayrı bir merak konusu. En son gençlerimiz liseyi bitirdiler. Goodbye Gosip Girl bile dendi. Aslında Dawson’s Creek’in lise sonrası yaşamla devam ederek sıçıp batırması gibi kötü bir örnek varken, lise sonrasında devam etmeli mi diye soru işaretleri de yok değil. Dizinin üçüncü sezonu tam bir kapalı kutu. İçinden çıkacka şey rezil de edebilir vezir de.
Damages
Glenn Close’un gün geçtikçe efsaneleşen performansıyla iyiden iyiye havalara giren Damages üçüncü sezonda aynı kurgusunu sürdürecek gibi görünüyor. Baştan bir final kısmı verip, olayların o noktaya gelişini adım adım izleyeceğiz yine büyük ihtimalle. İlk sezon için, orijinal ve ilgi çeken bir teknikti. İkinci sezon biraz alışkanlık oldu herhalde ve o kadar da vurucu gelmedi bana. Üçüncü sezonda Ellen Parsons, Patty hewes tangosu yine nefes kesecek gibi ama kurgu artık iyice alışılmış ve adım adım sıradanlaşmaya doğru gidiyor. Buna bir şeyler yapılabilir.
Lost ve It Crowd hakkında konuşmak için ise henüz erken. Bekleyelim e görelim bakalım.
Etiketler:
çarşamba,
damages,
day man,
dizi,
gossip girl,
how i met your mother,
the big bang theory
5 Ağustos 2009 Çarşamba
Ordan Burdan Hayatın İçinden
*Merhabalar efendim. Winamp yine bir güzellik yaptı ve bir kaç aydır dinlemediğim bir şarkıyı çıkardı karşıma geçen akşam. Şunu söyleyeyim öyle çok fazla rap müzik ile iç içe olan biri değilimdir ama sagopa kajmer ve ekibinin bazı eserlerini epeyce beğenirim. Yani biraz daha şark havasına dair yaptıkları şey. genel rap müziğin aksine bir şey bu. Yani eğer doğu dünyasında rap müzik yapılsa nasıl olurdu sorusunun cevabı. Ve bunu dünyanın başka bir yerinde göremezsiniz. bu yüzden güzel belki de. Kolera'nın söylediği şarkılardan birini koyacağım birazdan buraya. eğer klasik türk müziğini seviyorsanız veya aşinaysanız sample olarak kullanılan kürdi makamı, epeyce tanıdık gelecektir. Zekai Tunca'nın bestelediği Seni Aşksız Bırakmam şarkısı öyle güzel yedirilmiş ki bu parçaya sadece bu müziğin nakış nakış işlenmesi için bile dinlenebilir. Rapin arabeske teğet geçtiği noktalardan biri. İlginçtir arabesk müziğe dair bir nağme yoktur ne müzikte ne de okuyuşlarda. her ne kadar Kolera bu müzikal çalışmaın altında kalmış olsa da ses olarak, kendisinin yaptığı en iyi sololordan biri demek de yanlış olmaz. buyrunuz efenim "Sen Nasıl bir İnsansın" dinleyiniz. Ağlamak isteyip de 40 derecede gözleri yananlar özellikle...
*Şark kültürü dedim de, genelde dünyanın tamamında ama özellikle doğu kültürlerinde yedi sayısının önemi gerçekten çok büyük. Şimdi yediyi rakam olarak nitelemedim. Çünkü burada rakam anlamıyla kullanmadım. SAyı olarak 7. Örneğin, yedi düvel, mesela az önce şarkıda geçmiş gibi "yedi pınardan su toplarım". neden altı değil, sekiz değil yedi pınar. Ya da örneğin bir şeyin büyüklüğünü göstermek için de önüne bir sayı konulacaksa o büyüklüğü ima eder olarak yedi rakamı konulur. Yedi önemli bir sayıdır. Üstelik bir araştırmaya göre "aklından bir sayı tut" sorusu karşılığı en çok tutulan sayı da yedi imiş.
*Evde cam açık otururken aşağıdan sokaktan motorsiklet geçiyor bazen. Onu ben rüzgarın sesi sanıyorum. Böyle içeriye bir serinlik üflenecek diye beklerken hevesim kursağımda kalıyor. Motorsiklet sesiyle rüzgar sesini birbirine karıştıran tarihteki tek insanım sanırım.
*Geçenlerde merope oyunlarla ilgili iki post yaptı dibim düştü resmen. hele ki eskilerin tank 90 oyununa dair postunu görünce dellendim. Öyle canım çekti ki oyunu oynayabilecek bir yer buldum yoğun araştırmalardan sonra. buradan oynayabilirsiniz. ama 2 player veya construction moduna geçilmiyor maalesef. yine de hevesi bastırabiliyro azıcık.
*Bir de nette dolaşırken Robinson Crusoe ve Cuma'nın ilk on üç bölümünü buldum. Gürcan Yurt'un önceleri L-Manyakta çizdiği efsanevi çizgi seri. Özlemişim kerataları. Okudum ve yine yarıla yarıla güldüm okurken.
*Sezon açıldı ve tek tek yatan iddaa kuponlarımız piyasaya çıkmaya başladı. Hadi bakalım.
Herkese iyi günler diliyorum.
*Şark kültürü dedim de, genelde dünyanın tamamında ama özellikle doğu kültürlerinde yedi sayısının önemi gerçekten çok büyük. Şimdi yediyi rakam olarak nitelemedim. Çünkü burada rakam anlamıyla kullanmadım. SAyı olarak 7. Örneğin, yedi düvel, mesela az önce şarkıda geçmiş gibi "yedi pınardan su toplarım". neden altı değil, sekiz değil yedi pınar. Ya da örneğin bir şeyin büyüklüğünü göstermek için de önüne bir sayı konulacaksa o büyüklüğü ima eder olarak yedi rakamı konulur. Yedi önemli bir sayıdır. Üstelik bir araştırmaya göre "aklından bir sayı tut" sorusu karşılığı en çok tutulan sayı da yedi imiş.
*Evde cam açık otururken aşağıdan sokaktan motorsiklet geçiyor bazen. Onu ben rüzgarın sesi sanıyorum. Böyle içeriye bir serinlik üflenecek diye beklerken hevesim kursağımda kalıyor. Motorsiklet sesiyle rüzgar sesini birbirine karıştıran tarihteki tek insanım sanırım.
*Geçenlerde merope oyunlarla ilgili iki post yaptı dibim düştü resmen. hele ki eskilerin tank 90 oyununa dair postunu görünce dellendim. Öyle canım çekti ki oyunu oynayabilecek bir yer buldum yoğun araştırmalardan sonra. buradan oynayabilirsiniz. ama 2 player veya construction moduna geçilmiyor maalesef. yine de hevesi bastırabiliyro azıcık.
*Bir de nette dolaşırken Robinson Crusoe ve Cuma'nın ilk on üç bölümünü buldum. Gürcan Yurt'un önceleri L-Manyakta çizdiği efsanevi çizgi seri. Özlemişim kerataları. Okudum ve yine yarıla yarıla güldüm okurken.
*Sezon açıldı ve tek tek yatan iddaa kuponlarımız piyasaya çıkmaya başladı. Hadi bakalım.
Herkese iyi günler diliyorum.
29 Temmuz 2009 Çarşamba
Kitap ve Film kulübü
merhabalar efenim. nasılsınız acep? Afiyettesiniz ziyadesiyle umut ederim. Zaman zaman bir çok şeye kafam takılıp saatlerce düşündüğümden daha önce bahsetmiştim. Lakin şöyle bir şey ki, içeriğiyle çok fazla ilgilenmiyorum o şeylerin. Sistemle daha fazla haşır neşirim. Genel işleyişiyle, her ne olasılık gerçekleşirse gerçekleşsin sistemin çarklarından birine denk gelip karşılığını bulabilmesine dair. İçeriğe kafayı takmatkan çok bu konu üzerine düşünmeyi fazlaca sevmekteyim. Bunun gerçek dünyadaki en belirgin karşılığı hukuk aslında. Yani ilgili dava ne olursa olsun o sistemin içindeki kanunlardan birine denk gelebilmesi durumu. elbette ki sistemin çizdiği yola dair ilerleyen bir karşılaşma. İşte kitap kulübü konusu da böyle bir şey aslında. daha çok kurallarıyla ve sistemiyle ilgilendiğim bir mevzu. Yaklaşık 7-8 kişiden oluşan bir kitap kulübünde olmak isterdim. yeraltı yapılanması gibi bir örgütlenme yani kimseye bağlı değil sadece ilgili üyelere bağlı biçimde işleyip istendiği vakit fesh edilebilecek bir kulüp. Üşenmeyip böyle bir kulüp olsa genel işleyiş açısından kuralların neler olması gerektiğine kafa yordum akşam, Katre-i matem'i elimden bırakabildiğim zamanlarda. İşte O kurallar lşsdfklsdaklşfaskl
Genel Kurallar;
*Kulüp en az 6 kişiden oluşur.
*Toplantılar üç haftada bir pazar günü, üyelerden her birinin sırayla yaptığı ev sahipliğinde gerçekleşir.
*Üzerinde konuşulacak kitabı gelecek görüşmenin ev sahibi belirler. Gelecek toplantıya kadar o kitap, edinilmiş ve okunulmuş olmalıdır.
*Eğer kitap zor bulunacak bir kitap ise gelecek görüşmenin ev sahibi kitabın bulunabileceği yerleri veya web sitelerini söyler ve alınma yollarını tarif eder.
Toplantı günü Kuralları
*toplantılar üç haftada bir gerçekleşir.
*Ev sahibi ufak çaplı yiyecekler yapabilir.
*Bu yiyecekler ana yemek tarzında veya kahvaltı niteliğinde olmaz.
*Belirlenen saatte o görüşmenin ev sahibinin evinde olunması zorunludur.
*Bir üye buluşmaya değerlendirme başladıktan sonra gelmek suretiyle geç kalırsa, ev sahibi o üyeyi toplantıya almama hakkını saklı tutar.
*buluşma saatleri öğleden sonra 12.30-14.30 arasıdır.
*Ne zaman sona ereceğinin ucu açıktır.
*Sırasıyla her üye o buluşmanın konusu olan kitabı kendisine göre değerlendirir.
*Konuşma sırası konusunda belirli bir düzen yoktur. Yalnızca ev sahibi, en son konuşma hakkını saklı tutar.
*Eğer ilk söze kimin başlayacağı konusunda çekince olursa gelecek haftanın ev sahibi ilk değerlendirmeyi yapar.
*Değerlendirme veya karşılıklı münazaralarda adab-ı muaşeret kuralları esastır.
*Anlaşmazlık durumunda beşeri münasebetin yazılı olmayan hükümlerine tabi olunması gerekmektedir.
*Ev sahipleri kendi aralarında buluşma günü değişimi yapabilirler.
Üyelik Kuralları
*Yeni üye kabulü veya kulüpten bir üyenin ihracı ancak ve ancak oy BİRLİĞİ ile gerçekleşir.
*Katılımcılar yanlarında, daha önceden "oy birliği" ile kabul edilmiş "artı bir" getirebilirler.
*bir kişi kulübe daimi üye olabilmek için, belirli sayıda "artı bir" olarak toplantılara katılmış olmalıdır.
*Bu sayı üyeler arasında karara bağlanır.
Film Konusuna Dair kurallar
*toplantılarda, bir önceki buluşmadan belirlenmiş filmler hakkında da değerlendirme yapılabilir.
*Bu değerlendirmeler, kitabın değerlendirmesinden önce olamaz.
*İlgili filmler, Sinema filmi, Çizgi film, Dizi film olabilir.
*eğer bir film konusunda görüşme yapılacaksa öncelikli olarak üyelerinin çoğunluğunun o filmi izlememiş olması esastır. bir sonraki ev sahibi tarafından teklif, ancak bu şartla ortaya konulabilir.
*Bir dizi film hakkında değerlendirme talep edilebilmesi için, üyelerinin TAMAMININ ilgili dizi filmi takip ediyor olması esastır.
*Aynı şartlar Çizgi filmler için de geçerlidir.
*Eğer bir film değerlendirme talebi kabul edilirse, teklifi yapan üye, o filmin bulunma yollarını detaylı şekilde anlatmak durumundadır.
Böyle işte :)dsfşsdşai
Genel Kurallar;
*Kulüp en az 6 kişiden oluşur.
*Toplantılar üç haftada bir pazar günü, üyelerden her birinin sırayla yaptığı ev sahipliğinde gerçekleşir.
*Üzerinde konuşulacak kitabı gelecek görüşmenin ev sahibi belirler. Gelecek toplantıya kadar o kitap, edinilmiş ve okunulmuş olmalıdır.
*Eğer kitap zor bulunacak bir kitap ise gelecek görüşmenin ev sahibi kitabın bulunabileceği yerleri veya web sitelerini söyler ve alınma yollarını tarif eder.
Toplantı günü Kuralları
*toplantılar üç haftada bir gerçekleşir.
*Ev sahibi ufak çaplı yiyecekler yapabilir.
*Bu yiyecekler ana yemek tarzında veya kahvaltı niteliğinde olmaz.
*Belirlenen saatte o görüşmenin ev sahibinin evinde olunması zorunludur.
*Bir üye buluşmaya değerlendirme başladıktan sonra gelmek suretiyle geç kalırsa, ev sahibi o üyeyi toplantıya almama hakkını saklı tutar.
*buluşma saatleri öğleden sonra 12.30-14.30 arasıdır.
*Ne zaman sona ereceğinin ucu açıktır.
*Sırasıyla her üye o buluşmanın konusu olan kitabı kendisine göre değerlendirir.
*Konuşma sırası konusunda belirli bir düzen yoktur. Yalnızca ev sahibi, en son konuşma hakkını saklı tutar.
*Eğer ilk söze kimin başlayacağı konusunda çekince olursa gelecek haftanın ev sahibi ilk değerlendirmeyi yapar.
*Değerlendirme veya karşılıklı münazaralarda adab-ı muaşeret kuralları esastır.
*Anlaşmazlık durumunda beşeri münasebetin yazılı olmayan hükümlerine tabi olunması gerekmektedir.
*Ev sahipleri kendi aralarında buluşma günü değişimi yapabilirler.
Üyelik Kuralları
*Yeni üye kabulü veya kulüpten bir üyenin ihracı ancak ve ancak oy BİRLİĞİ ile gerçekleşir.
*Katılımcılar yanlarında, daha önceden "oy birliği" ile kabul edilmiş "artı bir" getirebilirler.
*bir kişi kulübe daimi üye olabilmek için, belirli sayıda "artı bir" olarak toplantılara katılmış olmalıdır.
*Bu sayı üyeler arasında karara bağlanır.
Film Konusuna Dair kurallar
*toplantılarda, bir önceki buluşmadan belirlenmiş filmler hakkında da değerlendirme yapılabilir.
*Bu değerlendirmeler, kitabın değerlendirmesinden önce olamaz.
*İlgili filmler, Sinema filmi, Çizgi film, Dizi film olabilir.
*eğer bir film konusunda görüşme yapılacaksa öncelikli olarak üyelerinin çoğunluğunun o filmi izlememiş olması esastır. bir sonraki ev sahibi tarafından teklif, ancak bu şartla ortaya konulabilir.
*Bir dizi film hakkında değerlendirme talep edilebilmesi için, üyelerinin TAMAMININ ilgili dizi filmi takip ediyor olması esastır.
*Aynı şartlar Çizgi filmler için de geçerlidir.
*Eğer bir film değerlendirme talebi kabul edilirse, teklifi yapan üye, o filmin bulunma yollarını detaylı şekilde anlatmak durumundadır.
Böyle işte :)dsfşsdşai
15 Temmuz 2009 Çarşamba
On Hande Yener Şarkısı

Efenim herkese merhabalar. On şarkı serisine Hande Yener ile devam etmek istiyorum. Hande yener’in kariyeri ve diskografisi zaman içerisinde muazzam değişimlere uğrayan bir diskografi. Daha sonra kendisinin de “bakkal şarkısı” olarak niteleyeceği şarkılar ile başlayan kariyeri, özellikle “Aşk Kadın ruhundan Anlamıyor” isimli albümüyle bambaşka bir yola girdi. Hani o güne kadar, benim de bir pop ikonu olarak gördüğüm Hande yener ve söylediği şarkılar, müzikal anlamda da öne çıkmaya başladı. Nağmeli şarkılara eşlik eden pek güzel gırtlağıyla göz doldurdu Hande Hanım. Ve ardından bence Hande Yener’in müzikal anlamda doruk noktası olan alamet-i farikası “Apayrı” albümü geldi. Gerçekten de tüm diskografisine baktığımızda apayrı, diğerlerinden açık ara önde apayrı bir yerde. Müzikal açıdan da birinci sınıf ve albümün geneli olarak da uğradığı bir çok türün karışımı olan ve sonraki Hande yener’in sinyallerini veren ilginç denemeler kendine yer buldu. Daha sonrası için ise yeniden bir düşüş gözlemliyorum ben kendi adıma. Yapmak istediği müzik elektronik müziğe yakın bir tür olabilir ama apayrı gibi bir albümden sonra insan o tadı almak istiyor doğal olarak her yeni albümde. Neyse efenim herkesin zevkleri değişebildiği gibi, buraya yazacağım on parça benim kişisel zevkime göre düzenlenmiş bir listedir. Şunu da söylemek isterim ki on parçayı seçerken çok zorlandım. Özellikle aşk kadın ruhundan anlamıyor ve apayrı albümlerinin tüm şarkıları bu listeye girecek kapasitede ama daraltmak gerekiyordu tabi. Bir kaçını elemek durumunda kaldım. Neyse efenim lafı fazla da uzatmadan listeye geçelim.
10: Bence Mutluyduk: Aşk kadın ruhundan anlamıyor albümünün yüz aklarından biri olmasının yanı sıra, deneysel özelliği de mevcut müzikal anlamda. Tabi hande yener in nakarattaki nağmeli okuyuşu da dikkatlerden kaçmamalı. Anlatılan hikayeyi de kafada canlandırmamak mümkün değil. O kabullenmişlik sonrası bir nevi kendi kendini teselli etme dürtüsü kendini çok net gösteriyor. “Ağırlık yok dünyada, sözlerinle tartılıyorsun ha?”
9- Hoş geldiniz: Bu parçayı anlatabilmek çok güç. Gerçekten güçlü bir parça olduğuna inanıyorum. Zaten kendini daha ilk dinleyişte belli ediyor. “Dostum zaman silmiş benim gözümden akan yaşları” sözü ise uzun süre mottom olagelmişti. Ayrıca mevzubahis parçanın klibinin tek sahne olduğunu da dikkatli izleyiciler gözden kaçırmayacaktır. Hoş Geldiniz dokuz numarada. “Hiç korkma, kovalarız o ‘meşhur’ şeytanları…”
8 – Kim bilebilir Aşkı: Hem klibi hem de şarkının kendisi kesinlikle birinci sınıf. Hani elektronik müziğe doğru kayan Hande Yener kariyerinin önemli duraklarından biridir bence Kim Bilebilir Aşkı. Bunun yanı sıra müzikal çeşitliliğinden de söz etmek gerek. Kendini tekrar eden ritm ile başlayıp söze girişin ardından havasını değiştiren, nakaratta ise uçan bir parça. Bu şarkıda dans etmeyi seviyorum ben şahsen. Ama bu şarkı bir arada kalmışlık barındırıyor. Yani ne eller havaya ne de hande yenerin daha sonraki albümleri gibi elektronik değil. İkisinin tam ortası ve geçiş dönemini de müzikal anlamda şahane yansıtıyor.
7- Apayrı: Hande Yener’den kesinlikle duymaya alışık olmadığımız şarkılardan biri. Hani apayrı albümünün “ben farklıyım ve özelim” diye bas bas bağırdığı şarkılarından biri. Şarkıda hande Yener’i de Ajda Pekkan’ın gençliğini anımsatan ince sesiyle dinlemek ise ayrı bir keyif. Yağmurlu bir sonbahar akşamına ise inanılmaz yakışan bir parça. Çayınızı alıp cama çıkmanın tam vaktidir bu parçayla.
6- Yanındaki Var Ya: Hande Yener’in üç şarkısı var. Birisi bu parça. Diğer ikisi ise apayrı albümünde yer alıyor. Ben bunlara “Hande yener’in Ayrılık üçlemesi” diyorum. Ayrılık sürecinin üç farklı dönemini yansıtan nefis parçalar üçü de. bu parça ilk döneme dair. Yani tam olarak, tam da ayrıldıktan sonraki dönem. Acı çekerek onun nasıl gittiğini anlayamamak. Onunla birlikte olmak istemek, onsuz hayatın nasıl olacağını kafasında tasvir edememek ve o ayrılık sonrası acı dolu ilk aya ithafen ve Hande Yener Ayrılık Üçlemesi’nin de ilk parçası. Buyrunuz efendim.
5- Sakin Olmalıyım: yine Hande Yener’den duymayı beklemediğimiz şarkılardan biri. Herhalde bu müzikal enstrümanların bu derece yoğun kullanıldığı başka bir parçası yok Hande Yener’in. Bunun yanı sıra sözler de bence on ikiden vuruyor şarkının dışarıdan sert ama içeriden kırılgan görünen havasını. Özellikle “ ‘Ben yanılıyorumdur’lu durumları” sözünün hastasıyım bu parçada. Böyle bir parçayı Hande Yener’den bir daha duyabilecek miyiz bilmiyorum. Müzikal açıdan çok sesli, Hande Yener’e göre epeyce sert ama söyleniş biçimi olarak da fazlaca kırılgan bir tonun eşlik ettiği manik depresyon ruh halinin kanlı canlı arka planda kendini gösterdiği parça. Two Thumbs up denir ne denir.
4- Şefkat Gibi: Az önce bahsettiğim “Hande Yener Ayrılık Üçlemesi”nin üçüncü ayağını oluşturuyor bu parça. Artık ayrılık acısını çoktan unutmuşsunuzdur. Hatta yeni insanlarla tanışmış, birlikte olmuşsunuzdur. Hani deyim yerindeyse hayatınıza devam etmeye devam etmeye başlamışsınızdır. Artık o günlere baktığınızda eski ama hoş, zaman zaman da kötü anılar aklınıza gelmektedir. O dönemin değerlendirmesini kendi içinizde yapmışsınız, hatalarınızı ve doğrularınızı belirlemişsinizdir. Vicdani hesaplaşma yaptığınızdan ötürü içiniz rahat sayılır. Ama işte bir gün hiç beklemediğiniz bir anda o kişi karşınıza çıkar… bir gün tesadüfen karşı kaldırımda görürsünüz ya da ne bileyim trafikte görürüsünüz..görürsünüz..uzaktan bakarsınız.. Buyrun efendim ayrılık sonrası üçlemesinin son perdesine..
3- Acele Etme: Efenim bana göre, Hande Yener’in pop müzik yapmaktan çıktığı parça tam olarak da budur. Müzikal açıdan yönünü değiştirmeye başladığı parça. Acele Etme, önceki iki albümdeki kadar hit olmadı belki ama kesinlikle Hande Yener’den kaynaklanan bir durum değildi bu. Dinleyici Hande Yener’den pop müziğin dahil olduğu bir albüm bekliyordu. Çıkış parçası Acele Etme’nin müzikal kalibresinin yüksekliği biraz şaşırttı. Gerçi apayrı albümündeki gibi sözlerin bir çoğunun da “sehl-i mumteni” ye kaydığı lirikler ihtiva etmiyordu ama “firar serbest bende, istemeyen çeker gider” sözü işte budur dedirttirdi bana. Hala da dedirttirir. Budur arkadaş.! Ayrıca parçanın klibinin de epeyce başarılı bir klip olup döneminin önünde yer aldığını belirtmek isterim. Acele Etme üç numarada.
2- Nasıl Zor Şimdi: Şunu söylemek isterim ki, ilk iki sıradaki parçalar diğerlerinden epeyce puan farkıyla bu sıraları elde ettiler. İkisinin arasında ise çok az bir fark var. O iki şarkıdan, ikinci sırada aynı zamanda “Hande Yener Ayrılık Üçlemesi”nin de ikinci aşaması olan Nasıl Zor Şimdi var. Bu dönem, o ilk acının atlatıldığı dönemdir. Hani tamam evet artık ayrılık kabullenilmiştir fakat yeni biriyle tanışıldığında aklına hemen eskisi gelmektedir ve o kadar çok şey paylaşılmıştır ki, şimdi tam da sıfır noktasından başlamak ölüme eş değerdir. Mete Özgencil bu dönemi harika sözlerle taçlandırırken Hande yener, başka hiçbir şarkısında duyamayacağımız dumanlı sesiyle adeta eksik parçaları tamamlamış. Her yönüyle mükemmel bir parça. Kentli kadın yalnızlığının ötesinde kentli erkeklere de hitap edebilen bir parça bence. “ En sevdiğin film hangisi, en sevdiğin şarkı, şiir, şair, yazar, çizer, siler, bozar zamanın silgisi….”
1- Biraz Özgürlük: Yani Hande Yener’in kariyerindeki müzikal değişimden bahsederken bu parçanın sürekli atlanması bana dokunuyor epeyce açıkçası. Bana göre hem Hande Yener’in söylediği en başarılı parça hem de o dönüşümün ilk ciddi örneği ve yine bence daha sonra bu ayarda bir parça da çıkmadı. Hani gerekten nakaratta söylendiği gibi sanki uçuyorsunuz hissini dibine kadar yaşatan ve “şimdi beni yere indir” dedirten muazzam bir düzenleme. Yani bunun daha ötesi yok bence Hande hanımın diskografisinde. Ayrıca her ne kadar bazı kısımları intihal olsa da klibi de kusursuzdu. Gözlerinizi kapatıp bu şarkıyı dinleyin ve tekrar tekrar uçun…hani hiç kullanmadığım için bilmiyorum ama bazı uyuşturucu maddeleri kullanınca hissedildiği söylenen uçma hissini veriyor bence bu parça. Başlı başına bir uyuşturucu.
Efenim, bu listenin yanı sıra ilk paragrafta bahsettiğim gibi on şarkıyı seçmekte çok zorlandım. On parça saplantım yüzünden listeye giremeyi burun farkı ile kaçıran, Yola Devam, bedenim Senin Oldu, Hayrola, Savaş Sonrası, Bir iz gerek, Bu yüzden, Armağan, Aşk Kadın ruhundan Anlamıyor, Kibir’in de isimlerini anmak istiyorum en azından. Bir de müzikal açıdan değeri olmasa da durduğu yer açısından Yalanın Batsın’ı ismen de olsa analım. Herkese iyi günler diliyorum.
Neler olmuş?
Merhaba sevgili okuyucular. nasılsınız acep? Beni soracak olursanız iç güveysinden halsizceyim. Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öper, erzurumda vatani görevini....oyh kral tv mesaj servsiyle karıştırdım bir an blogumu. pardon. Her neyse efenim, nihayetinde İstanbul'a döndüm bir süre Edirne'de kafamı dinledikten sonra. Bu süre içinde tahmin ettiğim gibi bir iç yolculuğa çıkmasam da, bir kaçını burada da yazdığım küçüklük dönemlerime dair sakladığım şeyleri buldum ve inceledim. İlginçtir bu kez "son sardunyalar" şarkısı pek aklıma gelmedi.
Buralarda yokken neler olmuş. Mesela Michael Jackson hayatını kaybetmiş. Askere sivil yargı yolu açılmış, çin'de bir tür katliam yaşanmış, aklıma, gelecek planlarımla ilgili ilginç bir fikir gelmiş, Bendeniz yine hayal kırıklığı yaratan bir albüm çıkarmış, Kırkpınar güreşlerini Mehmet yeşilyeşil isimli 23 yaşındaki genç kazanmış. Canlı izlediğimiz güreşten sonra attığı şehir turunda sürpriz sayılan ama bileğinin hakkıyla kazandığı için halk tarafından alkışlanmış edirne'de. Tnt Lost'u ilk sezondan itibaren haftaiçi her gün saat 20.00 de vermeye başlamış. Roger Federer, wimbledon erkekler turnuvasını kazanarak resmen gelmiş geçmiş en büyük tenisçi olmuş. final mücadelesi nefes kesmiş. Serena William ile Venus williams bir kez daha finalde karşılaşmış. Serena kazanmış. Ayşe Arman nişantaşı'da türbanlı, Fatihte strapless bir elbise ve mini etekle dolaşmış. 90 dakika isimli program yayın hayatını sonlandırmış. Haber bültenleri, yıllar önceki satanizm sömürüsünden sonra bu kez kafayı emoculukla bozmuşlar. Beşiktaş Çarşı grubu Londra'daki ulusal Galeri müzesinin duvarına "Çarşı loves M.J." yazmış. Uykusuz dergisi çıkış günlerini geciktirmeye devam etmiş.
Buralarda yokken neler olmuş. Mesela Michael Jackson hayatını kaybetmiş. Askere sivil yargı yolu açılmış, çin'de bir tür katliam yaşanmış, aklıma, gelecek planlarımla ilgili ilginç bir fikir gelmiş, Bendeniz yine hayal kırıklığı yaratan bir albüm çıkarmış, Kırkpınar güreşlerini Mehmet yeşilyeşil isimli 23 yaşındaki genç kazanmış. Canlı izlediğimiz güreşten sonra attığı şehir turunda sürpriz sayılan ama bileğinin hakkıyla kazandığı için halk tarafından alkışlanmış edirne'de. Tnt Lost'u ilk sezondan itibaren haftaiçi her gün saat 20.00 de vermeye başlamış. Roger Federer, wimbledon erkekler turnuvasını kazanarak resmen gelmiş geçmiş en büyük tenisçi olmuş. final mücadelesi nefes kesmiş. Serena William ile Venus williams bir kez daha finalde karşılaşmış. Serena kazanmış. Ayşe Arman nişantaşı'da türbanlı, Fatihte strapless bir elbise ve mini etekle dolaşmış. 90 dakika isimli program yayın hayatını sonlandırmış. Haber bültenleri, yıllar önceki satanizm sömürüsünden sonra bu kez kafayı emoculukla bozmuşlar. Beşiktaş Çarşı grubu Londra'daki ulusal Galeri müzesinin duvarına "Çarşı loves M.J." yazmış. Uykusuz dergisi çıkış günlerini geciktirmeye devam etmiş.
17 Haziran 2009 Çarşamba
Those Were The Days
Geçenlerde maillerime bakıyordum. Biraz da boş vaktim vardı. Son dönemdeki boş yoğunluktan, sıkıntıdan biraz olsun sıyrılmak adına maillerime şöyle bir göz gezdirdim. En son sayfasına gittim inbox kısmının. 2003'ten günümüze ama en çok da 2005 yılı etiketli mailler vardı geçmiş sayfalarda.
Silmeye kıyılamayan Sms gönderileri gibi silmeye kıyılamayan maillerden de vardı ama çoğu zor geldiği için silmediğim maillerdi. Kim uğraşacaktı ki silmeye, üstelik artık gblarca alan olmuşken. Eskiye özlem duymak kötüdür, gerçekten kötüdür çünkü eskiye özlem duymakla geçirdiğiniz günleri de özlersiniz sonra. Ve şu bilinmeli ki, para kazanmak uğruna gündüzlerinizi başkalarına sattıysanız, arada bir size kalan satmadığınız gündüzlerinizi eskiyi özleyerek geçirdiğinize yanarsınız. Eskiye özlem duyan bir tip değilim ama eskiye değer veriyorum. What is done is done felsefesini de tutmam. Arada bir şeyler olmalı, yani eskiyi çıkarıp atmak ve "ben anı yaşıyorum yehooo" demek ne kadar aptalcaysa, üç kelamından biri "ah o eski ramazanlar şimdi nerede azizim" demek de o derecededir aptallık metrajında bence. Bu arada konuyla bağlantısız fakat "ben anı yaşıyorum" deyince de How I Met Your Mother'ın yanılmıyorsam ikinci sezon on yedinci bölümüneki Ted geldi aklıma. Üniversite yıllarına ve Fiero'ya yapılan flashbacklerde şöyle bir konuşma geçmişti ve halen defalarca izlememe rağmen gülerim gördükçe.
Marshall: ....You live in ohio.
Ted: first of all, my family live in ohio. I live in the moment.
TAbi bu sashneyi yazmak oradaki espriyi anlatmaya yetersiz kalır. Zaten izleyenler için anlatmak istediğimin anlaşılmasına yardımcı olması için yazdım. ya da komik bulduğum için yazdım sadece :)
Her neyse, geçmiş yıllar tarihli maillerime bakarken bir çoğunda o günleri yeniden yaşadığımı söylemek isterim. O gün nasıl acı çektiysem okurken hala o kadar acı çektiğim mailler vardı, o gün nasıl yüzümde tebessüm oluşturduysa halen o tebessümü oluşturdular bir çoğu.
"yagmur yagsin isterdim bu sabah
merhaba soylu sevdam merhaba..."
sözünü tekrar okuduğumda tekrar yandım, tekrar acıdım. Şarkıyı kafamın içinde tekrar söyledim belki de. Yani o zamandan beri çok değiştim elbette. Orhan Veli Garip ile ilgili iki yazı yazmıştı. İlk yazısında Garip akımının temellerini ortaya koyuyor ve haklılığını şiirin kelimelerle riyaziyecilik oynamaktan farklı yönleri olması gerkeliliğini savunuyordu. bundan yıllar sonra yazdığı ikinci yazısında ise o anki görüşlerinin bazısıyla ilgili fikirlerinin değiştiğini belirtiyordu. Temel sözlerine halen sadıktı ama fikirlerin değişebileceğini veya gelişmesi gerekliliğini edebiyat dünyasından örneklerle detaylıca anlatıyordu. Kendinden sonra gelecek kişinin aynı yazım tarzını benimsemesinden çok, garipin gerçekleşmiş olduğunu bilip sonraki aşamayı düşüneceğini söylüyordu. Tamamen de haklıydı bence. Bunu niye yazdım bilmiyorum. O zamanlardan farklı bir kişi miyim? Eh elbette farklıyım. Bir şeyler daha öğrendim, yaşadım, geçirdim. Lakin aynı kalan şeyler daha çoğunlukta gibi. Ya da şöyle söylemek daha doğru, o zamanki temeller halen geçerli ama üzerine dikilen betonların açıları ve duruş biçimleri farklı olabilir. Olmayabilir de ama farklıdır herhalde. O zamanlar öğrenciydim, şimdi okumuyorum neticede. İşsiz kaldım son dönem ve feci sıkıntı çekiyorum belki ama o zamanki öğrenci parasızlığından çok çok farklı durumda tabi.
Bu yazının amacına gelince, bu yazının bir amacı yok. Öylesine yazmak istedim. Sezen Aksu yeni albümüyle gönlümü fethetmiş durumda son iki gündür. Bunun yanı sıra berberim on gündür traş olmaya gitmeyince merak etmiş. Bugün gidince çok mutlu oldu. değiştirdim sandı galiba. :) Zaten zar zor böyle can bir berber bulmuşken değiştirir miyim be. Sigarayı aylakken daha çok içiyor insan. bir de ıssız adam olayım da "zor be anne çok zor" diyip yazımı bitireyim eheheh :)
Silmeye kıyılamayan Sms gönderileri gibi silmeye kıyılamayan maillerden de vardı ama çoğu zor geldiği için silmediğim maillerdi. Kim uğraşacaktı ki silmeye, üstelik artık gblarca alan olmuşken. Eskiye özlem duymak kötüdür, gerçekten kötüdür çünkü eskiye özlem duymakla geçirdiğiniz günleri de özlersiniz sonra. Ve şu bilinmeli ki, para kazanmak uğruna gündüzlerinizi başkalarına sattıysanız, arada bir size kalan satmadığınız gündüzlerinizi eskiyi özleyerek geçirdiğinize yanarsınız. Eskiye özlem duyan bir tip değilim ama eskiye değer veriyorum. What is done is done felsefesini de tutmam. Arada bir şeyler olmalı, yani eskiyi çıkarıp atmak ve "ben anı yaşıyorum yehooo" demek ne kadar aptalcaysa, üç kelamından biri "ah o eski ramazanlar şimdi nerede azizim" demek de o derecededir aptallık metrajında bence. Bu arada konuyla bağlantısız fakat "ben anı yaşıyorum" deyince de How I Met Your Mother'ın yanılmıyorsam ikinci sezon on yedinci bölümüneki Ted geldi aklıma. Üniversite yıllarına ve Fiero'ya yapılan flashbacklerde şöyle bir konuşma geçmişti ve halen defalarca izlememe rağmen gülerim gördükçe.
Marshall: ....You live in ohio.
Ted: first of all, my family live in ohio. I live in the moment.
TAbi bu sashneyi yazmak oradaki espriyi anlatmaya yetersiz kalır. Zaten izleyenler için anlatmak istediğimin anlaşılmasına yardımcı olması için yazdım. ya da komik bulduğum için yazdım sadece :)
Her neyse, geçmiş yıllar tarihli maillerime bakarken bir çoğunda o günleri yeniden yaşadığımı söylemek isterim. O gün nasıl acı çektiysem okurken hala o kadar acı çektiğim mailler vardı, o gün nasıl yüzümde tebessüm oluşturduysa halen o tebessümü oluşturdular bir çoğu.
"yagmur yagsin isterdim bu sabah
merhaba soylu sevdam merhaba..."
sözünü tekrar okuduğumda tekrar yandım, tekrar acıdım. Şarkıyı kafamın içinde tekrar söyledim belki de. Yani o zamandan beri çok değiştim elbette. Orhan Veli Garip ile ilgili iki yazı yazmıştı. İlk yazısında Garip akımının temellerini ortaya koyuyor ve haklılığını şiirin kelimelerle riyaziyecilik oynamaktan farklı yönleri olması gerkeliliğini savunuyordu. bundan yıllar sonra yazdığı ikinci yazısında ise o anki görüşlerinin bazısıyla ilgili fikirlerinin değiştiğini belirtiyordu. Temel sözlerine halen sadıktı ama fikirlerin değişebileceğini veya gelişmesi gerekliliğini edebiyat dünyasından örneklerle detaylıca anlatıyordu. Kendinden sonra gelecek kişinin aynı yazım tarzını benimsemesinden çok, garipin gerçekleşmiş olduğunu bilip sonraki aşamayı düşüneceğini söylüyordu. Tamamen de haklıydı bence. Bunu niye yazdım bilmiyorum. O zamanlardan farklı bir kişi miyim? Eh elbette farklıyım. Bir şeyler daha öğrendim, yaşadım, geçirdim. Lakin aynı kalan şeyler daha çoğunlukta gibi. Ya da şöyle söylemek daha doğru, o zamanki temeller halen geçerli ama üzerine dikilen betonların açıları ve duruş biçimleri farklı olabilir. Olmayabilir de ama farklıdır herhalde. O zamanlar öğrenciydim, şimdi okumuyorum neticede. İşsiz kaldım son dönem ve feci sıkıntı çekiyorum belki ama o zamanki öğrenci parasızlığından çok çok farklı durumda tabi.
Bu yazının amacına gelince, bu yazının bir amacı yok. Öylesine yazmak istedim. Sezen Aksu yeni albümüyle gönlümü fethetmiş durumda son iki gündür. Bunun yanı sıra berberim on gündür traş olmaya gitmeyince merak etmiş. Bugün gidince çok mutlu oldu. değiştirdim sandı galiba. :) Zaten zar zor böyle can bir berber bulmuşken değiştirir miyim be. Sigarayı aylakken daha çok içiyor insan. bir de ıssız adam olayım da "zor be anne çok zor" diyip yazımı bitireyim eheheh :)
11 Haziran 2009 Perşembe
Kısa Uzun Kısa
* merhaba sevgili okuyucu, nasılsınız? Beni soracak olursanız pek mükemmel günler geçirdiğimi söyleyemeyeceğim. Öncelikle şunu söylemek isterim ki orta yaş krizini artık yavaş yavaş anlamaya başlıyorum. Hayatın en güzel yıllarının parasızlık içinde geçmesi zaten halihazırda boktan bir durumken, tam başı götü toparlayıp uygun bir yaşam standardı tutturduğunda bir de bakmışssın ki kırka vurmuş doğum yılı hanesi ile içinde bulunulan yılın farkı. Yaş kırk göt tırt diye ünlü bir deyim vardır. vaktinden sonra gelen paranın içine ederim diyip piyango ile umumi hela açan Kemal Sunal'a saygı duyarım.
* Bu akşam Pretty in Think programını dinlerken pireti ile de konuşurken sohbet bir ara lisede aşık olunan öğretmenler mevzusuna geldi. Elbette bir çok ergen gibi ben de en az bir öğretmenime yanıktım lise vakitlerinde. Şunu düşünüyorum ki ülkenin önde gelen araştırma şirketleri - konda falan- "lisede aşık olunan öğretmenlerin branşları" konulu bir çalışma yapsalar Edebiyat açık ara önde olacaktır. Benim mevzuyu konuştuğum arkadaşlarımın önemli bir kısmı da Edebiyat öğretmenlerine yanık olduklarını söylemişlerdi. Edebiyatın gerçek bir Sanat olmasının ortaya çıktığı en önemli nokta burası bence. Yani şaka olarak söylemiyorum bunu. Edebiyat öğretmenlerine aşık olma oranının yüksekliğinin nedeni, sanatın insana kattığı duygunun o okulda birebir öğrenciye verilebileceği ehemmiyeti azami branş olmasındandır. Hayır öte yandan debiyat öğretmenine aşık olmak yine bir nevi yararlı. En azından şiir falan yazarsın, ya metamatik öğretmenine aşık olup çift katlı integralleri çözmek için kassaydın? yaa yaa
* Aklımda yapmayı çok istediğim bir şey var. Ama yapıp yapamayacağım belli değil. Daha doğrusu şartların tamamı bana bağlı değil lakin bir becerebilirsem, bir yapabilirsem çok mutlu olacağım bu duruma.
* İstikal caddesi ve sokaklarında ucuza iyi yemek için yapılması gereken ilk şey, yeni açılan mekanları taramak. Burada kaldığım süre içerisinde her yeni mekanın, açılış maksadıyla düşük fiyata yüksek kaliteli ürünler sunduğunu farkettim. Ve istiklalin yan sokaklarında dolaşırsanız iki üç haftada bir yeni mekanların açıldığını görebilirsiniz. Yeni bir yer açılana kadar üç hafta ucuza pek güzel yemekler yiyebilirsiniz. yeni mekan açıldıktan sonra da aynı biçimde orada devam edebilirsiniz.
*
en uzak mesafe ne afrika'dır,
ne çin,
ne hindistan,
ne seyyareler
ne de yıldızlar geceleri ışıldayan.
en uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir
birbirini anlamayan...
Herman Amato - Çeviren: Can Yücel
Herkese iyi geceler.
* Bu akşam Pretty in Think programını dinlerken pireti ile de konuşurken sohbet bir ara lisede aşık olunan öğretmenler mevzusuna geldi. Elbette bir çok ergen gibi ben de en az bir öğretmenime yanıktım lise vakitlerinde. Şunu düşünüyorum ki ülkenin önde gelen araştırma şirketleri - konda falan- "lisede aşık olunan öğretmenlerin branşları" konulu bir çalışma yapsalar Edebiyat açık ara önde olacaktır. Benim mevzuyu konuştuğum arkadaşlarımın önemli bir kısmı da Edebiyat öğretmenlerine yanık olduklarını söylemişlerdi. Edebiyatın gerçek bir Sanat olmasının ortaya çıktığı en önemli nokta burası bence. Yani şaka olarak söylemiyorum bunu. Edebiyat öğretmenlerine aşık olma oranının yüksekliğinin nedeni, sanatın insana kattığı duygunun o okulda birebir öğrenciye verilebileceği ehemmiyeti azami branş olmasındandır. Hayır öte yandan debiyat öğretmenine aşık olmak yine bir nevi yararlı. En azından şiir falan yazarsın, ya metamatik öğretmenine aşık olup çift katlı integralleri çözmek için kassaydın? yaa yaa
* Aklımda yapmayı çok istediğim bir şey var. Ama yapıp yapamayacağım belli değil. Daha doğrusu şartların tamamı bana bağlı değil lakin bir becerebilirsem, bir yapabilirsem çok mutlu olacağım bu duruma.
* İstikal caddesi ve sokaklarında ucuza iyi yemek için yapılması gereken ilk şey, yeni açılan mekanları taramak. Burada kaldığım süre içerisinde her yeni mekanın, açılış maksadıyla düşük fiyata yüksek kaliteli ürünler sunduğunu farkettim. Ve istiklalin yan sokaklarında dolaşırsanız iki üç haftada bir yeni mekanların açıldığını görebilirsiniz. Yeni bir yer açılana kadar üç hafta ucuza pek güzel yemekler yiyebilirsiniz. yeni mekan açıldıktan sonra da aynı biçimde orada devam edebilirsiniz.
*
en uzak mesafe ne afrika'dır,
ne çin,
ne hindistan,
ne seyyareler
ne de yıldızlar geceleri ışıldayan.
en uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir
birbirini anlamayan...
Herman Amato - Çeviren: Can Yücel
Herkese iyi geceler.
3 Haziran 2009 Çarşamba
Demokratik Noktadaki Etik Kurallar

“bizim partimizin kısaltılmış adı ak parti’dir, akp değil. akp diyenler, ne yazık ki demokratik noktadaki etik kurallara uymadan, siyasi etiği hiçe sayarak, bunu edep dışı söylemektedirler, bu kadar açık ve ağır söylüyorum”
Sayın başbakan ve A.K. Partisi lideri Recep Tayyip Erdoğan ne içtiyse aynından ben de istiyorum ki böyle tanımlamalar yapabileyim. Demokratik noktadaki etik kurallı cümleler kurabileyim.
28 Mayıs 2009 Perşembe
Anahtarlık
* Şu dünya üzerinde sevmediğim sözlerden biri de "kızmayacaksan sana bir şey söyleyeceğim" şeklindeki virus gibi yayılan sözdür. Böyle söylendiği anda kızmaya başlamış oluyorum çoktan zaten.
* Bazen, gece uykusuz kalınmıştır. ya hiç uyumadan ya da maksimum 90 dakika civarı uyuyarak işe veya gidilmesi gereken yere gidilir. Akabinde ilginç bir biçimde o uykusuzluk, ilgili işi yaparken yoğunluğunu kaybeder, garip bir dinçlik hissi peydah olur. Akabinde otobüsle veya herhangi bir araç ile eve dönerken saklandığı yerden çıkıp dünya üzerindeki en tatlı kısa uykularından birine sürükler insanı. bir saatlikse yol, gözleri kapatma ve açmak ile inilmesi gereken yerde olmak arasındaki zaman anında geçmiş gibidir. daha da ilginç olanı bu uyku eve gelinince bir süreliğini yeniden köşesine çekilir(bir saatten kısa bir süre bu). bu sahneyi seviyorum ben; Anahtarlarla kapı açılır, uyunulmadığı için çok uzun bir gün geçmiş gibi hissedilir ama saate bakıldığında henüz 12.16'dır. İçeriye girildiği anda anahtar elde şöyle durup etrafa bakmak ve henüz akşam olmadığını görme sahnesi pek huzur veriyor bana.
* Yeni demlnmiş çay kokusunu pek seviyorum. Vazgeçemeyeceğim bitkilerden biri herhalde çay.
* Lahana turşusu olsa da yesek.
* Tamam acıktım ben yine.
* Bazen, gece uykusuz kalınmıştır. ya hiç uyumadan ya da maksimum 90 dakika civarı uyuyarak işe veya gidilmesi gereken yere gidilir. Akabinde ilginç bir biçimde o uykusuzluk, ilgili işi yaparken yoğunluğunu kaybeder, garip bir dinçlik hissi peydah olur. Akabinde otobüsle veya herhangi bir araç ile eve dönerken saklandığı yerden çıkıp dünya üzerindeki en tatlı kısa uykularından birine sürükler insanı. bir saatlikse yol, gözleri kapatma ve açmak ile inilmesi gereken yerde olmak arasındaki zaman anında geçmiş gibidir. daha da ilginç olanı bu uyku eve gelinince bir süreliğini yeniden köşesine çekilir(bir saatten kısa bir süre bu). bu sahneyi seviyorum ben; Anahtarlarla kapı açılır, uyunulmadığı için çok uzun bir gün geçmiş gibi hissedilir ama saate bakıldığında henüz 12.16'dır. İçeriye girildiği anda anahtar elde şöyle durup etrafa bakmak ve henüz akşam olmadığını görme sahnesi pek huzur veriyor bana.
* Yeni demlnmiş çay kokusunu pek seviyorum. Vazgeçemeyeceğim bitkilerden biri herhalde çay.
* Lahana turşusu olsa da yesek.
* Tamam acıktım ben yine.
20 Mayıs 2009 Çarşamba
Bilgisayar Dünyasının Altın Çocukları
Pekala, türkiye'de yeni yeni yangınlaşmaya başladığından bu güne yıllar geçti ve bilgisayarların bazı özellikleri hayatın parçaları haline geldi. Bu parçalardan bazılarının normal hayatta kendine yer bulabilmesi mümkün değil tabi ama ne bileyim mesela çorap tekini ararken f3 e basıp, "turkuaz, desenli çorap" diye aratası geliyor insanın. Bu parçalrdan bazılarını Göksel Arsoy'un muhteşem biçime hayat verdiği cicican karakterine benzetiyorum ben arada. Hem ciciler, hem de her biri büyük resmin nadidde parçalarından. İşte bunlardna bazılarını aldım bugün listeye. Buyrunuz efenim
10- f1: Bilgisayarlardaki yardım kısayolu ve kökleşmiş, gelenekselleşmiş tuşlardan biri. Hiç bilmediğiniz bir programı dahi kullanıyorsanız sıkıştığınız anda f1 e basarak ufak yardım sayfaları göreceğinizi bilirsiniz. F1 bu köklülüğü nedeniyle listede kendine yer buldu elbette.
9- RTFM: İzmit'te üniversite zamanlarımdayken bir komşusu vardı öğrenci evimizin. Gel zaman git zaman tabi daha yakından tanımaya başladık topluca. İki çocuklu bir karı kocaydılar ama evin kocası ne zaman bir elektronik alet alsa kurmamız için bizi çağırırdı, ya da kurulan bir şey bozulunca da hatanın ne olduğuna hiç bakmadan direk kapımıza dayanırdı. Zaman zaman çok basit bir şeyden dolayı olan bu arızalar kullanım kılavuzlarında muhtemelen ilk sayfalarda yazar zaten. Çözümü bellidir. İşte o kılavuzu kafasının ortasıne geçirip "Read the fucking manual" diye bagırasım gelirdi bazen. Bilgisayar dünyasının daha da genel olarka elektronik dünyasının bulduğu en anlamlı kısaltma budur!
8- f3 : İlk paragrafta bahsettiğim gibi, gerçek hayatta olsa tadından yenmeyecek olan tuş. "Ara" komutuyla özdeşleşmiştir. Bir çok yerde büyük zaman kurtarıcıdır. Yüzlerce satırlık kodun içinde boğulurken istenilen yere ulaşım olsun, danalar gibi uzun bir web sayfasında ilgili yerin neresi olduğunu bulmak için olsun sıkça kullanırım. Fonksiyon tuşlarının en anlamlılarından biridir f3.
7- ctrl + alt + del : Eh şimdi bu kombinasyonu almazsak da olmaz. Jacob gibi adanın ilk zamanlarından beri orada varolması gibi windowsun ilk zamanlarından beri varolan bir kombinasyon. Bilgisayarın can damarlarına bakma yolu açar arada. Dur bakayım ne işlemler dönüyor burada. Lan msnmsgr.exe nerene yiyorsun o kadar ram i denilen yerdir. çoook eski bir kombinasyon olduğundan da diğer tuşlar tarafından da büyük saygı görür. Bir tür abi, kavga ayıracı olarak bakılır ona.
6- ctrl + s : İşte dünyanın hala küresel ısınmadan yanmamasının veya savaşlardan sonra her defasında yeniden bir şekle şemale girmesinin nedeni olan tuş. bir yaşam biçimi. Projeler olsun, oyunlar olsun çeşitli programlar olsun bir şeyler yapmak için emek harcanıyorsa emeğin yok olup gitmesini engeller. Candır, böyle sevgi doluyumdur ona karşı.
5- dir : Hey gidi günler heeey. Bu komutu ilk öğrendiğimiz zamanları hatırlıyorum da.... Üzerinden yıllar yıllar geçmiş olmasına rağmen arada kullanıyorum. zaten komut penceresini her sıkıştığında açan insanlardan biriyim :) Daha geçenlerde bir klasör içinde tüm dosyaların isimlerini bir txt osyasına yazdırmak için kullandım bu komutu. dir -Ob /liste.txt gibi bir şeydi tam hatırlayamayacağım şimdi. İlk göz ağrılarımdandır dir komutu.
4- Ctrl + t : Tabbed Browsingin kökleştiği bir yerdir bu kombinasyon da. Önceden ctrl + t bir çok farklı fonksiyon için kullanılırdı programlarda ama tabbed browsingin nihayet akıl edilip hayatımızı kolaylaştırmasından sonra yeni tab açmak ile özdeşleşti gözümde.
3 - ctrl + insert , shift + insert : Tamam aslında genel olarak "kopyala - yapıştır" işlemini de ele alabiliriz. bilgisayar dünyasının altın çocuğudur kopyala - yapıştır ve üvey evlat olan "kes" işlemleri. Kopyala yapıştır işlemini klavyeden yapmanın iki yolu vardır. En çok kullanılanı ctrl + c , ctrl + v kombinasyonlarıdır lakin ben daha lisedeyken programlama dersine gelen hocamız ctrl + insert ve shift insert kombinasyonunu kullanırdı. Benim de öğrendiğim ilk klavye kısayoluydu. Tee neredeyse on yıl önce. E elbette ki en büyük alışkanlığım da bu kombinasyon oldu. Şimdi bile ctrl + c, ctrl + v tuşlarını kullanamam. Arkadaşlarım şaşırırlar hatta ilk defa gören çok bilgisayarcı arkadaşım vardır kopyala yapıştır işlemini yapan bu ctrl insert , shift insert kombinasyonunu. Nesilden nesile aktarılacağını umuyorum.
2 - j : Winamp kullanma nedenlerimin %50 si bu komuttur. Halen ve halen daha bazı playerlarda bu kombinasyon yok yani inanılır gibi değil. winampın en hayati özelliği "jump to file" tuşu ve fonksiyonu. Zirveyi az farkla kaçırdı...
1- ctrl + z: Nasıl ki j winampın yarısıyza ctrl + z de bilgisayar dünyasının yarısıdır. Tarihin en büyük buluşlarından biridir bu undo ya da türkçe adıyla "geri al" kombinasyonu. Daniel Faraday de öldüğüne göre gerçek hayatta da göremeyeceğiz bu tuşu herhalde böhü. Hayatta olması en çok istenen tuş kombinasyonu da budur herhalde. ya da çok ufakken mahalleden arkadaşlarla kavga ederken küfür edince mesela hemen küfür edilen kişi diğerinin yakasına yapışır "geri al lan söylediğini geri al" der. İşte ctrl + z nin yaşadığı yer orasıdır dostlar. aaah ah. Neyse efenim iyi akşamlar diliyorum.
10- f1: Bilgisayarlardaki yardım kısayolu ve kökleşmiş, gelenekselleşmiş tuşlardan biri. Hiç bilmediğiniz bir programı dahi kullanıyorsanız sıkıştığınız anda f1 e basarak ufak yardım sayfaları göreceğinizi bilirsiniz. F1 bu köklülüğü nedeniyle listede kendine yer buldu elbette.
9- RTFM: İzmit'te üniversite zamanlarımdayken bir komşusu vardı öğrenci evimizin. Gel zaman git zaman tabi daha yakından tanımaya başladık topluca. İki çocuklu bir karı kocaydılar ama evin kocası ne zaman bir elektronik alet alsa kurmamız için bizi çağırırdı, ya da kurulan bir şey bozulunca da hatanın ne olduğuna hiç bakmadan direk kapımıza dayanırdı. Zaman zaman çok basit bir şeyden dolayı olan bu arızalar kullanım kılavuzlarında muhtemelen ilk sayfalarda yazar zaten. Çözümü bellidir. İşte o kılavuzu kafasının ortasıne geçirip "Read the fucking manual" diye bagırasım gelirdi bazen. Bilgisayar dünyasının daha da genel olarka elektronik dünyasının bulduğu en anlamlı kısaltma budur!
8- f3 : İlk paragrafta bahsettiğim gibi, gerçek hayatta olsa tadından yenmeyecek olan tuş. "Ara" komutuyla özdeşleşmiştir. Bir çok yerde büyük zaman kurtarıcıdır. Yüzlerce satırlık kodun içinde boğulurken istenilen yere ulaşım olsun, danalar gibi uzun bir web sayfasında ilgili yerin neresi olduğunu bulmak için olsun sıkça kullanırım. Fonksiyon tuşlarının en anlamlılarından biridir f3.
7- ctrl + alt + del : Eh şimdi bu kombinasyonu almazsak da olmaz. Jacob gibi adanın ilk zamanlarından beri orada varolması gibi windowsun ilk zamanlarından beri varolan bir kombinasyon. Bilgisayarın can damarlarına bakma yolu açar arada. Dur bakayım ne işlemler dönüyor burada. Lan msnmsgr.exe nerene yiyorsun o kadar ram i denilen yerdir. çoook eski bir kombinasyon olduğundan da diğer tuşlar tarafından da büyük saygı görür. Bir tür abi, kavga ayıracı olarak bakılır ona.
6- ctrl + s : İşte dünyanın hala küresel ısınmadan yanmamasının veya savaşlardan sonra her defasında yeniden bir şekle şemale girmesinin nedeni olan tuş. bir yaşam biçimi. Projeler olsun, oyunlar olsun çeşitli programlar olsun bir şeyler yapmak için emek harcanıyorsa emeğin yok olup gitmesini engeller. Candır, böyle sevgi doluyumdur ona karşı.
5- dir : Hey gidi günler heeey. Bu komutu ilk öğrendiğimiz zamanları hatırlıyorum da.... Üzerinden yıllar yıllar geçmiş olmasına rağmen arada kullanıyorum. zaten komut penceresini her sıkıştığında açan insanlardan biriyim :) Daha geçenlerde bir klasör içinde tüm dosyaların isimlerini bir txt osyasına yazdırmak için kullandım bu komutu. dir -Ob /liste.txt gibi bir şeydi tam hatırlayamayacağım şimdi. İlk göz ağrılarımdandır dir komutu.
4- Ctrl + t : Tabbed Browsingin kökleştiği bir yerdir bu kombinasyon da. Önceden ctrl + t bir çok farklı fonksiyon için kullanılırdı programlarda ama tabbed browsingin nihayet akıl edilip hayatımızı kolaylaştırmasından sonra yeni tab açmak ile özdeşleşti gözümde.
3 - ctrl + insert , shift + insert : Tamam aslında genel olarak "kopyala - yapıştır" işlemini de ele alabiliriz. bilgisayar dünyasının altın çocuğudur kopyala - yapıştır ve üvey evlat olan "kes" işlemleri. Kopyala yapıştır işlemini klavyeden yapmanın iki yolu vardır. En çok kullanılanı ctrl + c , ctrl + v kombinasyonlarıdır lakin ben daha lisedeyken programlama dersine gelen hocamız ctrl + insert ve shift insert kombinasyonunu kullanırdı. Benim de öğrendiğim ilk klavye kısayoluydu. Tee neredeyse on yıl önce. E elbette ki en büyük alışkanlığım da bu kombinasyon oldu. Şimdi bile ctrl + c, ctrl + v tuşlarını kullanamam. Arkadaşlarım şaşırırlar hatta ilk defa gören çok bilgisayarcı arkadaşım vardır kopyala yapıştır işlemini yapan bu ctrl insert , shift insert kombinasyonunu. Nesilden nesile aktarılacağını umuyorum.
2 - j : Winamp kullanma nedenlerimin %50 si bu komuttur. Halen ve halen daha bazı playerlarda bu kombinasyon yok yani inanılır gibi değil. winampın en hayati özelliği "jump to file" tuşu ve fonksiyonu. Zirveyi az farkla kaçırdı...
1- ctrl + z: Nasıl ki j winampın yarısıyza ctrl + z de bilgisayar dünyasının yarısıdır. Tarihin en büyük buluşlarından biridir bu undo ya da türkçe adıyla "geri al" kombinasyonu. Daniel Faraday de öldüğüne göre gerçek hayatta da göremeyeceğiz bu tuşu herhalde böhü. Hayatta olması en çok istenen tuş kombinasyonu da budur herhalde. ya da çok ufakken mahalleden arkadaşlarla kavga ederken küfür edince mesela hemen küfür edilen kişi diğerinin yakasına yapışır "geri al lan söylediğini geri al" der. İşte ctrl + z nin yaşadığı yer orasıdır dostlar. aaah ah. Neyse efenim iyi akşamlar diliyorum.
15 Nisan 2009 Çarşamba
Smart Blogger
Bir süredir blogger semalarında rastladığım bu mimimsi aktiviteyi kullanarak sevgili S beni smart blogger ödülüne layık görmüş. Cansın S, çok net!
Şimdi bu ödülü alınca ne yapmamız gerekiyor ona bir bakalım efenim.
1- ödülü size veren kişinin linkini yazmalısınız.
Sevgili S beni ödüle layık gördü. Buyrunuz efneim; http://www.prettyinblog.com/
2- ödül verdiğiniz kişileri yazmalısınız.
Ödülü sevgili marika, renklikalem ve onun mucize blogu ile deep sound a vermek istiyorum. Ödülü verene geri gönderme şansım olsa idi sevgili S ve daha önce bu konuda mimlenmemiş olsalardı os ve B ye de bu ödülü vermek isterdim.
3- bu ödüle layık gördüğünüz kişilere bunu bildireceksiniz.
Emredersiniz!!!
Şimdi bu ödülü alınca ne yapmamız gerekiyor ona bir bakalım efenim.
1- ödülü size veren kişinin linkini yazmalısınız.
Sevgili S beni ödüle layık gördü. Buyrunuz efneim; http://www.prettyinblog.com/
2- ödül verdiğiniz kişileri yazmalısınız.
Ödülü sevgili marika, renklikalem ve onun mucize blogu ile deep sound a vermek istiyorum. Ödülü verene geri gönderme şansım olsa idi sevgili S ve daha önce bu konuda mimlenmemiş olsalardı os ve B ye de bu ödülü vermek isterdim.
3- bu ödüle layık gördüğünüz kişilere bunu bildireceksiniz.
Emredersiniz!!!
Festival Günlüğü (La Mujer Sin Cabeza)
İki günlük bir aranın akabinde, festivale geri döndük. Dün biletim olmasına rağmen iki filme gidemedim vakitsizlikten ötürü. Kısmet diyeceğiz artık. Bu sabah da Gümüş Ülke, Altın Sinema: Arjantin teması kapsamındaki LA Mujer Sin Cabeza(Başsız Kadın) isimli filmi görme şansım oldu.

Efenim, Donnie Darco'yu izlediniz mi bilmiyorum. Hani arkadaş tavsiyesiyle değil de konusu hakkında pek fikir sahibi olmadan, "olm doni darko diye bir film var süper konu, beynin ebesini sikerten bir senaryo yazmış adamlar" tarzı öneriler haricinde hakkında bir şey bilmeden ilk defa izledikten sonra verilen "ne ki bu şimdi" tepkisine benzer bir tepki ile ayrıldım salondan. "Ne ki bu şimdi". Kesinlikle tekrar izlenmeli ufak da olsa bir şeyler anlayabilmek için bu filmden herhalde. Arjantin sinemasında David Lynch izleri sezinlemeim değil hani. Hayır festival kitapçığında, internet sitesinde de sıkmışlar "sınıf ayrımcılığı, negatif uyanış" falan diye. Yanlış filme mi geldim acaba diye bile düşündüm. Kim hazırladıysa bu filmlerin özetlerini kendisini tebrik ediyorum ben.
Efenim filmde ellili yaşlarında olduğunu tahmin ettiğimiz Vero isimli diş doktoru bir gün yolda giderken arabasıyla bir şeye çarpar. Bu çarptığı şeyin ne olduğunu göremeyiz. Filmin bir kısmı bu çarpılan şeyin başıboş bir hayvan mı yoksa bir insan mı olduğuna dair şüphelenmelerle geçerken, aynı olayların ardı ardına tekrarlandığı sahneler izliyoruz. Örneğin, saksıcı adam ile diyaloglar, arabalarını yıkamaya gelen çocuk ve yağmur ile sele dair konuşmaların olduğu sahneler. Filmin sonuna doğru ise, bu olayların hiçbirinin yaşanmamış olabileceği idesi üzerinde duruluyor. Açık konuşmak gerekirse bir şey analamadım ben filmden. Tekrar izleyebilirsem daha rasyonel değerlendirme imkanım olabileceğini düşünüyorum. Tek seyirlik filmlerden değil kesinlikle. Herkese iyi akşamlar diliyorum.

Efenim, Donnie Darco'yu izlediniz mi bilmiyorum. Hani arkadaş tavsiyesiyle değil de konusu hakkında pek fikir sahibi olmadan, "olm doni darko diye bir film var süper konu, beynin ebesini sikerten bir senaryo yazmış adamlar" tarzı öneriler haricinde hakkında bir şey bilmeden ilk defa izledikten sonra verilen "ne ki bu şimdi" tepkisine benzer bir tepki ile ayrıldım salondan. "Ne ki bu şimdi". Kesinlikle tekrar izlenmeli ufak da olsa bir şeyler anlayabilmek için bu filmden herhalde. Arjantin sinemasında David Lynch izleri sezinlemeim değil hani. Hayır festival kitapçığında, internet sitesinde de sıkmışlar "sınıf ayrımcılığı, negatif uyanış" falan diye. Yanlış filme mi geldim acaba diye bile düşündüm. Kim hazırladıysa bu filmlerin özetlerini kendisini tebrik ediyorum ben.
Efenim filmde ellili yaşlarında olduğunu tahmin ettiğimiz Vero isimli diş doktoru bir gün yolda giderken arabasıyla bir şeye çarpar. Bu çarptığı şeyin ne olduğunu göremeyiz. Filmin bir kısmı bu çarpılan şeyin başıboş bir hayvan mı yoksa bir insan mı olduğuna dair şüphelenmelerle geçerken, aynı olayların ardı ardına tekrarlandığı sahneler izliyoruz. Örneğin, saksıcı adam ile diyaloglar, arabalarını yıkamaya gelen çocuk ve yağmur ile sele dair konuşmaların olduğu sahneler. Filmin sonuna doğru ise, bu olayların hiçbirinin yaşanmamış olabileceği idesi üzerinde duruluyor. Açık konuşmak gerekirse bir şey analamadım ben filmden. Tekrar izleyebilirsem daha rasyonel değerlendirme imkanım olabileceğini düşünüyorum. Tek seyirlik filmlerden değil kesinlikle. Herkese iyi akşamlar diliyorum.
8 Nisan 2009 Çarşamba
Festival Günlüğü (I Married A Strange Person, Brudguminn)
Efenim dün planladığım filmleri izleme şansım oldu. Ayrıca yeni programıma göre bilet almak için harekete geçsem de şiddetle görmeyi arzu ettiğim "$9.99, Sunshine Cleaning, Revanche ve Milk" e hiç bir yerde boş yer kalmamış bile çoktan. Neticede alabildiklerimi aldım bu filmler dışında. Ha bir de Yaz Saati var tabi. Ona da boş yer kalmamış. Bu sene ödüllerin favorisi olarak gösteriliyor bazı sinema yazarları tarafından lakin izlemek kısmet olmayacak bana.

Neyse efenim dün de iki filmi görme şansım oldu daha önce belirttiğim gibi. Bunlardan ilki Bill Plympton Canlandırma sineması temasına dahil olan "I Married A strange Person" isimli canlandırma filmiydi. Bilmiyorum daha oynayacak mı ama gidip görmenizde yarar var diye düşünüyorum. Ben filmden çıktığımda, izlediğimden oldukça memnun haldeydim. Hatta dvdsini bulmanın pek mümkün olmaması nedeniyle tekrar izlesem muhtemelen bir sürü, titizlikle iliştirilmiş ayrıntı bulunacak film diye düşünüyordum. Filmde bir takım nesneleri arzu ettiği başka bir nesneye dönüştüren Grant'ı izliyoruz. Elbette sonradan onun peşine takılan, ratingleri yerde sürünen medya patronunu da görmek mümkün. Filmin bomba sahneleri, Grant'in vefalı eşinin sürekli olur olmaz her yerde "son günlerde çok değişti" demesi ile, medya patronumuzun Grant'i bulup getirmesi için tuttuğu albay ın ateş etme merakıydı. Oldukça eğlendiğimi söylemek isterim kısaca bu filmde.

Günün ikinci filmi akşam 19.00 da gösterilen Brudguminn(Belalı Düğün) isimli İzlanda da geçen yılın gişe şampiyonu filmdi. Her ne kadar Recep İvedik izleyen öküzdür ayıdır gibi genellemeleri sevmesem de iki ülkenin box office listelerinde tavan yapmış yerli yapımları kıyaslıyor insan, ister istemez. Tabi ki her ülkenin kendi izleyicisinin özellikleri vardır perdede görmek istediği. Abd seyircisinin güldüğü duruma izlanda seyircisi gıkını bile çıkartmaz bazen. Yine de filmde eğlendim fazlaca. Öncelikle İzlanda da bir ada köyünde geçiyor film ve o manzaraya vurulmamak mümkün değil. Öte yandan gelinin annesinin para merakı ve son anlarda yaptığı buzdolabı pazarlığı yerlere yatırırken, damadın arkadaşı ve gelinin babasının opera merakı, rahibin bahtsızlığı oldukça eğlendirdi beni. Elbette bu film bir festival filmi değil bence. Bir çok sahnenin veya diyaloğun gişe için konduğu görülebiliyor yine de niteliksiz abd ve türkiye komedilerinden bin kat iyi.
Efenim bir günlük aradan sonra yarın da, gümüş ülke altın sinema arjantin temasına iki filmle giriş yapacagım bir aksilik meydana gelmezse. Bunlardan ilki La Rabia(Öfke) ve ikincisi de Leonera (Aslan İni). Bakalım heyecanla beklediğim bu tema bizlere neler gösterecek. Herkese iyi seyirler diliyorum.

Neyse efenim dün de iki filmi görme şansım oldu daha önce belirttiğim gibi. Bunlardan ilki Bill Plympton Canlandırma sineması temasına dahil olan "I Married A strange Person" isimli canlandırma filmiydi. Bilmiyorum daha oynayacak mı ama gidip görmenizde yarar var diye düşünüyorum. Ben filmden çıktığımda, izlediğimden oldukça memnun haldeydim. Hatta dvdsini bulmanın pek mümkün olmaması nedeniyle tekrar izlesem muhtemelen bir sürü, titizlikle iliştirilmiş ayrıntı bulunacak film diye düşünüyordum. Filmde bir takım nesneleri arzu ettiği başka bir nesneye dönüştüren Grant'ı izliyoruz. Elbette sonradan onun peşine takılan, ratingleri yerde sürünen medya patronunu da görmek mümkün. Filmin bomba sahneleri, Grant'in vefalı eşinin sürekli olur olmaz her yerde "son günlerde çok değişti" demesi ile, medya patronumuzun Grant'i bulup getirmesi için tuttuğu albay ın ateş etme merakıydı. Oldukça eğlendiğimi söylemek isterim kısaca bu filmde.

Günün ikinci filmi akşam 19.00 da gösterilen Brudguminn(Belalı Düğün) isimli İzlanda da geçen yılın gişe şampiyonu filmdi. Her ne kadar Recep İvedik izleyen öküzdür ayıdır gibi genellemeleri sevmesem de iki ülkenin box office listelerinde tavan yapmış yerli yapımları kıyaslıyor insan, ister istemez. Tabi ki her ülkenin kendi izleyicisinin özellikleri vardır perdede görmek istediği. Abd seyircisinin güldüğü duruma izlanda seyircisi gıkını bile çıkartmaz bazen. Yine de filmde eğlendim fazlaca. Öncelikle İzlanda da bir ada köyünde geçiyor film ve o manzaraya vurulmamak mümkün değil. Öte yandan gelinin annesinin para merakı ve son anlarda yaptığı buzdolabı pazarlığı yerlere yatırırken, damadın arkadaşı ve gelinin babasının opera merakı, rahibin bahtsızlığı oldukça eğlendirdi beni. Elbette bu film bir festival filmi değil bence. Bir çok sahnenin veya diyaloğun gişe için konduğu görülebiliyor yine de niteliksiz abd ve türkiye komedilerinden bin kat iyi.
Efenim bir günlük aradan sonra yarın da, gümüş ülke altın sinema arjantin temasına iki filmle giriş yapacagım bir aksilik meydana gelmezse. Bunlardan ilki La Rabia(Öfke) ve ikincisi de Leonera (Aslan İni). Bakalım heyecanla beklediğim bu tema bizlere neler gösterecek. Herkese iyi seyirler diliyorum.
25 Mart 2009 Çarşamba
Eurovision 2009 favorilerim.
Pekala, çeşitli kitap kulüplerinde kitap değerlendirmelerinin yanında dipnot olarak "ayrıca eurovision ciddiye alınacak bir yarışma değil, oylar politik olarak veriliyor, zaten ahmet ümit bu kitabında, fransız ihtilalinin mevlanadan etkilenişi ve bu etkinin futurizm yakınsamasında o dönemin dedektifinin gözünden bir alt metinle yıllar sonra eurovision diye bir yarışma olacagı ve bu yarışmadaki oyların nasıl sistematize edileceğini okuruna sunuyor" deniledursun, daha önce yazdığım taraf tutmak başlıklı yazıda da değindiğim üzere, eğer birbiriyle rekabet etme eylemini gerçekleştiren en az iki olgu varsa onların mücadelelerini izlemeyi ve bu mücadeelerde taraf olmayı da pek severim. Yarışma ne kadar mantıksız veya kazanıp kaybetme biçimi ne kadar etik ya da etik dışı olursa olsun yarışmanın içindeyken yine de yarışmaya odaklanılır. İşte bunu seviyorum. O yüzden eurovision izlerken de önceden sevdiklerimin üst sıralarda olmasına seviniyorum. Bu yıl da şarkılara şöyle bir göz attıktan sonra favorilerimi belirledim.
Düm Tek Tek: Bu tür bir yarışmada şarkılar genelde tek içimlik olurlar. Daha doğrusu kazanan şarkılar tek içimlik olurlar. Çünkü oy verme durumu o geceki performansa ve dinlemeye baglıdır genelde. Ecnebi tabirle "catchy" olan şarkılar zirvede tutunurlar. Hem catchy hem de iyi bir müzikal yapıdan oluşan şarkı ise nadiren çıkıyor. Kesişim kümeleri her yıl oluşmuyor. İşte hadisenin şarkısı ilk dinleyişte yakalayıcı bir özelliğe sahip. İlk beşte olacağını tahmin ediyorum Düm Tek Tek'in.
La Noche Es Para: İspanya ve genel olarka dört büyükler bu sene siktiriboktan şarkılar yerine biraz daha insana benziyen şarkılarla katılıyorlar yarışmaya. Her ne kadar Fransa'da Patricia Kaas ismi bir adım öne taşısa da ilk bakışta, İspanya adına yarışmaya katılan La Noche Es Para dinledikten sonra kendini ilk seferde sevdirmeyi başardı. Hoş geçen seneki el çiki çiki şarkısı da çok geyikti İspanya'nın. Bu sene güçlü bir şansa sahip olduğunu düşünüyorum İspanya'nın. Kazanırsa sürpriz olmaz benim için.
Lose Control: Bu şarkıyı nasıl canlı söyleyecekler oldukça merak ediyorum. Finlandiya'nın parçası Lose Control. Final gecesinde oalcagı kesin gibi hatta ilk onda olacağı ama ne kadar ileride olur bilemem. Yine de sevdiğim şarkılardna oldu.
Tudas as Ruas do Amor: Potekiz'in Eurovisiondaki bahtsızlığını çözebilmiş değilim. Her yıl genel eurovision parçaları kalibresinin çok çok üzerinde parçalar göndermesine rağmen bazılarında yarı finali dahi geçemiyorlar. Bana kalsa bu yıl ödülü ya bu parçaya ya da az sonra yazacağım parçaya verirdim hiç düşünmeden. Benden oy alacağı muhakkak bu şahane parçanın.
Fairytale: Benim için Potekiz'in parçası ile birlikte yarışmanın kazananıdır Alexander Rybak'ın temsil ettiği Norveç'in Fairytale isimli şarkısı. Uzun süredir böyle şeker, böyle tatlı şarkı duymuyorduk eurovisionda. Şarkıyı dinlerken gözümün önüne sürekli Stardust filminden sahneler geliyor..Film masal gibiydi..Şarkı da öyle..İki oy göndermeyi düşünüyorum bu parçaya da.
İşte böyle benim düşündüklerim efenim. Fairytale ve Tudas as Ruas de Amor favorilerim. Yunanistan gene Sakis rouvas ile katılıyormuş başka adam kalmadı sanki memelekette. Dört büyükler de iddialı bu sene. Fransa, Almanya, İspanya veya İngiltere'den biri de kaznaırsa şaşırmam aslında. Neyse efenim göreceğiz bakalım.
Düm Tek Tek: Bu tür bir yarışmada şarkılar genelde tek içimlik olurlar. Daha doğrusu kazanan şarkılar tek içimlik olurlar. Çünkü oy verme durumu o geceki performansa ve dinlemeye baglıdır genelde. Ecnebi tabirle "catchy" olan şarkılar zirvede tutunurlar. Hem catchy hem de iyi bir müzikal yapıdan oluşan şarkı ise nadiren çıkıyor. Kesişim kümeleri her yıl oluşmuyor. İşte hadisenin şarkısı ilk dinleyişte yakalayıcı bir özelliğe sahip. İlk beşte olacağını tahmin ediyorum Düm Tek Tek'in.
La Noche Es Para: İspanya ve genel olarka dört büyükler bu sene siktiriboktan şarkılar yerine biraz daha insana benziyen şarkılarla katılıyorlar yarışmaya. Her ne kadar Fransa'da Patricia Kaas ismi bir adım öne taşısa da ilk bakışta, İspanya adına yarışmaya katılan La Noche Es Para dinledikten sonra kendini ilk seferde sevdirmeyi başardı. Hoş geçen seneki el çiki çiki şarkısı da çok geyikti İspanya'nın. Bu sene güçlü bir şansa sahip olduğunu düşünüyorum İspanya'nın. Kazanırsa sürpriz olmaz benim için.
Lose Control: Bu şarkıyı nasıl canlı söyleyecekler oldukça merak ediyorum. Finlandiya'nın parçası Lose Control. Final gecesinde oalcagı kesin gibi hatta ilk onda olacağı ama ne kadar ileride olur bilemem. Yine de sevdiğim şarkılardna oldu.
Tudas as Ruas do Amor: Potekiz'in Eurovisiondaki bahtsızlığını çözebilmiş değilim. Her yıl genel eurovision parçaları kalibresinin çok çok üzerinde parçalar göndermesine rağmen bazılarında yarı finali dahi geçemiyorlar. Bana kalsa bu yıl ödülü ya bu parçaya ya da az sonra yazacağım parçaya verirdim hiç düşünmeden. Benden oy alacağı muhakkak bu şahane parçanın.
Fairytale: Benim için Potekiz'in parçası ile birlikte yarışmanın kazananıdır Alexander Rybak'ın temsil ettiği Norveç'in Fairytale isimli şarkısı. Uzun süredir böyle şeker, böyle tatlı şarkı duymuyorduk eurovisionda. Şarkıyı dinlerken gözümün önüne sürekli Stardust filminden sahneler geliyor..Film masal gibiydi..Şarkı da öyle..İki oy göndermeyi düşünüyorum bu parçaya da.
İşte böyle benim düşündüklerim efenim. Fairytale ve Tudas as Ruas de Amor favorilerim. Yunanistan gene Sakis rouvas ile katılıyormuş başka adam kalmadı sanki memelekette. Dört büyükler de iddialı bu sene. Fransa, Almanya, İspanya veya İngiltere'den biri de kaznaırsa şaşırmam aslında. Neyse efenim göreceğiz bakalım.
19 Mart 2009 Perşembe
Seksi Film Karakterleri
Sinema dergisinin 2000 ya da 20001 deki sayılarından birinde vardı en seksi 50 film karakteri listesi. Karakterler oyunculardan farklıdır. Onları ne kadar oyuncudan ayrı düşünebilirse izleyici o kadar başarılıdır..Neden Geena Davis'i bir daha Thelma & Louise deki kadar seksi görmediğimizi de düşünebiliriz. Neyse efenim, ilk aklıma gelenlerden oluşan bir liste yaptım yine. Seksi film karakteri deyince aklıma gelenleri sıraladım hemen. Numaralı liste yapacak kadar seviyeleştiremedim o yüzden karakter isimlerine göre alfabetik şekilde yazmaya karar verdim. Buyrunuz;

* Betty Blue: 37°2 le matin isimli filmin, sinema tarhinin en ilginç karakterlerinden biri olacak tiplemesi Betty. Film uzun bir sevişme sahnesiyle açılır zaten. Betty de filmin içerisinde gerek çocuksu, çok nadiren de olgun tavırlarıyla seksapelliğini vurgular. Son derece sorunlu ve bence daha çocuk olmasına rağmen haksızlığa karşı dayanamayışı ve seviği tamircisi ile "var" olması ile şehvetli ve çekinmediği sevişmeleri ile Betty Blue listede olmayı hakedenlerden diye düşünüyorum.

* Catherine Tramell: E böyle bir liste yapılır da kendisi girmezse gerçekten o er kişinin yaptığı listenin güvenilirliği kalmaz derim ben. Sinema tarihinin en seksiliği ile ün yapmış en kült karakterlerinden olan bu, buz kıracaklı yazara Sharon Stone can verimişti. 1992 yapımı Basic Instinct'in muhteşem psikolojik gerilimli konusundan çok Catherine Tramell konuşulur. Hele ki sorgu sahnesindeki bacak bacak üzerine attığı sahne klasik olmuştur bile çoktan..Sharon Stone'a da büyük bir şan ve şöhret getirmiştir bu servetini umarsızca harcayan yazar..

* Elizabeth: E yani efenim benim listemde açık ara bir numarada Elizabeth karakteri. Kim Basinger'ın efsanevi rollerinden biri olan 9 1/2 Weeks'in baştan çıkarıcı Elizabeth'i, nice doksanlar ergeninin bir numarasıdır. Bilmiyorum kaç erkek Elizabeth'in göbeğinde eriyen o buz olmak istemiştir. Ayrıca yine erkekler arasında "ulan saçları mickey rouke gibi yapsam böyle sevişebilir miyim" düşüncelerini bir lanet gibi byinlere kazımıştır. Yapmayın etmeyin ağalar. Olmuyor öyle ben lisede çok denedim. Hoş memlekette Elizabeth gibi arzulu bir kadının var olabileceği düşüncesi de uzak ihtimaller denizinde yüzüyor.

* Gilda: Bu, arzulu kadının Marilyn Monroe ile ortaya çıkışıdır bence. Gilda, ilerde femme fatal olarak da anılacka karakterlerin çıkış noktası olmalı diye düşünüyorum. Seksi, sofistike, umursamaz ve ilgili. İstediğinde kendisine bağlayan istediğinde uzaklaştıran en fettan karakterlerden biridir. Bu klasik karaktere hayat veren Rita Hayworth'un ünlü sözünü aklımıza getirelim "erkekler Gilda ile yatıyorlar, sabah Rita ile uyanıyorlar.." Kaç kişinin Gilda nın şarkı söylediği vakitte, dirseklerine kadar olan eldivenlerini sıyırdığı sahnede içi geçmemiştir ki..

* Lara Croft: Tamam, her ne kadar Angelina Jolie faktörü olsa da, bir çok erkek için Lara Croft hayranlığı oyunu oynamaya dayanır. Cate Archer'ı sevmek gibi biraz. OYunda Lara ile maceradan maceraya atlarken, filmde Angelina Jolie'nin nefis can vermesiyle eksikliğini hissetmedik, elbette seksiliğinin de.

* Persephone: Yunan mitolojisine dayanan bu karakter Matrix'in devam filmlerinde karşımıza çıktı. Monica Bellucci de oynayınca bu karakterinin baştan çıkarıcılığına kurban gitmemek mümkün değil. Neo yu öpmesiyle, Trinity'nin o sarsılmaz yerini şöyle bir çalkalamıştır kendisi. Nasıl baştan çıkarıcı olunur konulu derslerde bir ünite olarak okutulmalı diye düşünüyorum.

*Rita: Gerçek adını öğrenemediğimiz bu Mulholland Drive karakteri de, filmin çoğu bölümünde gözüme fazlaca seksi görünmüştür. Saçlarının taranışı bile tahrik edicidir bence. Hele Naomi Watts ile seviştiği sahnelerde artık listeye kesinlikle girmesi gerektiğini ortaya koymuştur. David Lynch'in yarattığı en baştan çıkarıcı karakterlerden biridir, Gilda'nın afişini gördükten sonra ismini Rita olarka belirleyen karakterimiz.

* The Devil: Şeytan hiç bu kadar seksi resmedilmemişti herhalde. Elizabeth Hurley'nin, garibim Brendan Frasier'a anlaşma imzalatmaya çalıştığı ve türlü numaralarla yedi dileğini de piç ettiği şeytanı canlandırdığı Bedazzled filminden. Filmin bir çok yerinde şeytan gerçekten karşı konulmaz bir arzu ile insanı kendine çekebilir, hele ki Elizabeth hurley'nin vücuduna girmişse. Haşa huzurdan tööbe yareppim dinimiz amin. şldsflkşsda
Yarışma Dışı:
Bu kısımda listeye almadığım, bazılarının sadece sahneleri, bazılarının da karakter değil de oyuncuların seksi sıfatında olmalarından dolayı koydugum bir kaç aday olacak.

* Emmanuelle: Tamam, küçüklüğümüzde cumartesi gecelerimizin en büyük güzelliğiydi Sylvia Kristel'in genellikle canlandırdığı bu karakter. Şimdi yirmilerinin ortalarındaki erkekler için bir seksilik kıstasıdır emmanuelle karakteri. Bir karşı cins emmanuelle den seksi görünüyorsa sınıfı geçer, yok görünmüyorsa sınıfı geçemez. İşte biz buna literatürde "emmanuelle eşiği" deriz. Bir çok erkeğin ilk göz ağrısıdır bu memlekette. Kırmızı nokta kavramanın özdeşidir. Geceleri baba odaya girecek diye elde kumandayla kısık kısık izlemenin müsebbibidir. Ergenliğin anlamlarından biridir Emmanuelle. Öyle deme sevgili okuyucu, bugün bir erkeğin fantazi dünyası gelişmişse bunda emmanuelle in payı çok büyüktür. Bu a tarihi bir gerçektir.
* İffet: Müjde Ar'ı anmadan olmazdı elbette. Yerli sinemada seksilik ikonu deyince genelde Banu Alkan veya Serpil Çakmaklı öne çıkar ama herkes Müjde Ar'ı takdir eder. İffet filminin unutulmaz araba sahnesi ise yeşilçamın klasikleşmiş sahnelerinden olmayı başarmıştır. Sorarım size banu alkan veya serpil çakmaklı filmlerinin herhangi birinden bu denli klasikleşmiş bir sahne çıkar mı? Çıkmaz tabi ki. Müjde Ar, seksi karakterlerin ötesinde Türkiye'deki çok şeyi anlatan sosyal filmlerde oynamıştır bu karakterleri. Filmler sadece ucuz filmler değildir, kendi başına her biri ayrıntılı ve dolu filmlerdir.
Bo Derek:Şimdi bu artistimiz de benim bir önceki kuşağımı ihya etmiştir o kadar net konuşuyorum. Bu hanımefendinin bir filminde at üzerinde bir sahnesi vardır akıllardan çıkabilir mi azizim? Namümkün.

* Betty Blue: 37°2 le matin isimli filmin, sinema tarhinin en ilginç karakterlerinden biri olacak tiplemesi Betty. Film uzun bir sevişme sahnesiyle açılır zaten. Betty de filmin içerisinde gerek çocuksu, çok nadiren de olgun tavırlarıyla seksapelliğini vurgular. Son derece sorunlu ve bence daha çocuk olmasına rağmen haksızlığa karşı dayanamayışı ve seviği tamircisi ile "var" olması ile şehvetli ve çekinmediği sevişmeleri ile Betty Blue listede olmayı hakedenlerden diye düşünüyorum.

* Catherine Tramell: E böyle bir liste yapılır da kendisi girmezse gerçekten o er kişinin yaptığı listenin güvenilirliği kalmaz derim ben. Sinema tarihinin en seksiliği ile ün yapmış en kült karakterlerinden olan bu, buz kıracaklı yazara Sharon Stone can verimişti. 1992 yapımı Basic Instinct'in muhteşem psikolojik gerilimli konusundan çok Catherine Tramell konuşulur. Hele ki sorgu sahnesindeki bacak bacak üzerine attığı sahne klasik olmuştur bile çoktan..Sharon Stone'a da büyük bir şan ve şöhret getirmiştir bu servetini umarsızca harcayan yazar..

* Elizabeth: E yani efenim benim listemde açık ara bir numarada Elizabeth karakteri. Kim Basinger'ın efsanevi rollerinden biri olan 9 1/2 Weeks'in baştan çıkarıcı Elizabeth'i, nice doksanlar ergeninin bir numarasıdır. Bilmiyorum kaç erkek Elizabeth'in göbeğinde eriyen o buz olmak istemiştir. Ayrıca yine erkekler arasında "ulan saçları mickey rouke gibi yapsam böyle sevişebilir miyim" düşüncelerini bir lanet gibi byinlere kazımıştır. Yapmayın etmeyin ağalar. Olmuyor öyle ben lisede çok denedim. Hoş memlekette Elizabeth gibi arzulu bir kadının var olabileceği düşüncesi de uzak ihtimaller denizinde yüzüyor.

* Gilda: Bu, arzulu kadının Marilyn Monroe ile ortaya çıkışıdır bence. Gilda, ilerde femme fatal olarak da anılacka karakterlerin çıkış noktası olmalı diye düşünüyorum. Seksi, sofistike, umursamaz ve ilgili. İstediğinde kendisine bağlayan istediğinde uzaklaştıran en fettan karakterlerden biridir. Bu klasik karaktere hayat veren Rita Hayworth'un ünlü sözünü aklımıza getirelim "erkekler Gilda ile yatıyorlar, sabah Rita ile uyanıyorlar.." Kaç kişinin Gilda nın şarkı söylediği vakitte, dirseklerine kadar olan eldivenlerini sıyırdığı sahnede içi geçmemiştir ki..

* Lara Croft: Tamam, her ne kadar Angelina Jolie faktörü olsa da, bir çok erkek için Lara Croft hayranlığı oyunu oynamaya dayanır. Cate Archer'ı sevmek gibi biraz. OYunda Lara ile maceradan maceraya atlarken, filmde Angelina Jolie'nin nefis can vermesiyle eksikliğini hissetmedik, elbette seksiliğinin de.

* Persephone: Yunan mitolojisine dayanan bu karakter Matrix'in devam filmlerinde karşımıza çıktı. Monica Bellucci de oynayınca bu karakterinin baştan çıkarıcılığına kurban gitmemek mümkün değil. Neo yu öpmesiyle, Trinity'nin o sarsılmaz yerini şöyle bir çalkalamıştır kendisi. Nasıl baştan çıkarıcı olunur konulu derslerde bir ünite olarak okutulmalı diye düşünüyorum.

*Rita: Gerçek adını öğrenemediğimiz bu Mulholland Drive karakteri de, filmin çoğu bölümünde gözüme fazlaca seksi görünmüştür. Saçlarının taranışı bile tahrik edicidir bence. Hele Naomi Watts ile seviştiği sahnelerde artık listeye kesinlikle girmesi gerektiğini ortaya koymuştur. David Lynch'in yarattığı en baştan çıkarıcı karakterlerden biridir, Gilda'nın afişini gördükten sonra ismini Rita olarka belirleyen karakterimiz.

* The Devil: Şeytan hiç bu kadar seksi resmedilmemişti herhalde. Elizabeth Hurley'nin, garibim Brendan Frasier'a anlaşma imzalatmaya çalıştığı ve türlü numaralarla yedi dileğini de piç ettiği şeytanı canlandırdığı Bedazzled filminden. Filmin bir çok yerinde şeytan gerçekten karşı konulmaz bir arzu ile insanı kendine çekebilir, hele ki Elizabeth hurley'nin vücuduna girmişse. Haşa huzurdan tööbe yareppim dinimiz amin. şldsflkşsda
Yarışma Dışı:
Bu kısımda listeye almadığım, bazılarının sadece sahneleri, bazılarının da karakter değil de oyuncuların seksi sıfatında olmalarından dolayı koydugum bir kaç aday olacak.

* Emmanuelle: Tamam, küçüklüğümüzde cumartesi gecelerimizin en büyük güzelliğiydi Sylvia Kristel'in genellikle canlandırdığı bu karakter. Şimdi yirmilerinin ortalarındaki erkekler için bir seksilik kıstasıdır emmanuelle karakteri. Bir karşı cins emmanuelle den seksi görünüyorsa sınıfı geçer, yok görünmüyorsa sınıfı geçemez. İşte biz buna literatürde "emmanuelle eşiği" deriz. Bir çok erkeğin ilk göz ağrısıdır bu memlekette. Kırmızı nokta kavramanın özdeşidir. Geceleri baba odaya girecek diye elde kumandayla kısık kısık izlemenin müsebbibidir. Ergenliğin anlamlarından biridir Emmanuelle. Öyle deme sevgili okuyucu, bugün bir erkeğin fantazi dünyası gelişmişse bunda emmanuelle in payı çok büyüktür. Bu a tarihi bir gerçektir.
* İffet: Müjde Ar'ı anmadan olmazdı elbette. Yerli sinemada seksilik ikonu deyince genelde Banu Alkan veya Serpil Çakmaklı öne çıkar ama herkes Müjde Ar'ı takdir eder. İffet filminin unutulmaz araba sahnesi ise yeşilçamın klasikleşmiş sahnelerinden olmayı başarmıştır. Sorarım size banu alkan veya serpil çakmaklı filmlerinin herhangi birinden bu denli klasikleşmiş bir sahne çıkar mı? Çıkmaz tabi ki. Müjde Ar, seksi karakterlerin ötesinde Türkiye'deki çok şeyi anlatan sosyal filmlerde oynamıştır bu karakterleri. Filmler sadece ucuz filmler değildir, kendi başına her biri ayrıntılı ve dolu filmlerdir.
Bo Derek:Şimdi bu artistimiz de benim bir önceki kuşağımı ihya etmiştir o kadar net konuşuyorum. Bu hanımefendinin bir filminde at üzerinde bir sahnesi vardır akıllardan çıkabilir mi azizim? Namümkün.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
