sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Eylül 2009 Cumartesi

On James Bond Şarkısı

Merhabalar efenim. haftasonuna girip yazdan çıkmamız gerektiğini de bize hatırlatan bir eylül cumartesisinden iyi gnüler diliyorum. bu günkü konumuz on şarkı serisine dahil olarak hazırladığım nacizane on adet James bond filmi şarkısı. Bilirsiniz James bond kendi içinde bir kültürdür. Silahlı açılışından, içtiği içkinin hazırlanışına, bond kızlarına kadar. O kültürün önemli bir parçası da filmlerin açlış kısmına eşlik eden ve genellikle filmle aynı ismi taşıyan, tadından yenmez parçalardır. İşte bugün bu konuda kendi listemi yazacağım High Fidelity'deki john cusack edalarında. gerçeği söylemek gerekirse on şarkıya düşürmek çok zor oldu. özellikle içim kıyılarak elediğim son üç şarkı için üzüldüm. bunların da adını anmak istiyorum başlamadan, Chris Cornell - you Know My Name, Sheryl Crowe - Tomorrow never Dies, Louis Armstrong - We Have All The Time in The World, son elediğim parçalardı üzülerek. Neyse efenim öncelikle yarışma dışı olarak James Bond serilerinin ünlü müziğini koyalım. The Monty Norman Orchestra yapımı bu klasik müziği duymadan bir bond filmi izlenemez. The Monty Norman Orchestra hüzzam makamından söylüyor James Bond Theme;



Ve Listeye geçelim.

10- Moonraker: James bond rolünde Roger Moore'u izlediğimiz ve gelmiş geçmiş en kötü Bond filmlerinden biri olan moonraker'ın şarkısı ise aksi biçimde en iyilerden biridir. Shirley Bassey, seslendirdiği üç Bond şarkısıyla da listeye girdi. onlardan biri de Moonraker. 11. bond filminin açılış şarkısını Mahurbuselik makamından Shirley Bassey seslendiriyor. "where are you, why do you hide.." Moonraker.


9- You Only Live Twice: Sean Connery'i bond rolünde izlediğimiz bu filmde, James bond fake bir olayla ölür ve çok gizli görevine başlayarak üçüncü dünya savaşının başlamasını engellemeye çalışır. Uzakdoğulu güzellerin bond kzı olduğu bu filmin açılış parçası da epeyce etkileyicidir. Nancy Sinatra bu parçayı seslendirerek bizleri yine damardan vurur. Sultanihüzzam makamından Nancy sinatra seslendiriyor; "you only live twice or so it seems, one life for yourself and one for your dreams."


8- Diamonds Are Forever: Shirley Bassey'in listeye giren ikinci parçası. O günlerden günümüze bazı kadınların mottosu olagelmiş "diamonds are forever a girl's best friend" laflarının kaynağı ve aynı isimli yine en gudik James bond filmine ait parça. Nedense Gudik Bond filmlerinin şarkıları çok güzel olmuş. Shirley Bassey Acemaşiran makamından söylüyor
"diamonds are forever,
they are all i need to please me,
they can stimulate and tease me,
they won't leave in the night,
i've no fear that they might desert me."


7- Never Say Never Again: Filmde Sean connery Bond rolüne geri dönmüştür lakin bond filmi olarak ciddiye alınmaz zira Thunderball'ın yeniden çevrimidir. Lani Hall Bestenigar makamından seslendiriyor "Never say never again.."


6- A View To A kill: Bazılarına göre en kötü Duran Duran parçası bazılarına göre ise en iyi. bunun bir ortası yok. Aynı isimli bond filmi için yaplan bu parça müzikal anlamda kötü iyi tartışmaları bir yana listelerde uzun süre zirvede kalan tek Bond parçasıdır. Ben bu şarkıyı sevenlerin tarafındayım ki listeye altı numaradan aldım..Duran Duran Gerdaniye makamından seslendiriyor efenim
"meeting you with a view to a kill
face to faces, secret places, feel the chill"


5- Nobody Does it Better: Efenim geldik ilk beşe. Şunu baştan söyleyeyim ki bu beş şarkıyı beğenememek gibi bir şeyi kati surette kabul eylemiyorum. Neye efenim yine üstte değindiğim gibi, çok ama çok kötü bir Bond filmine mükemmel bir parça serisinden bir başka örnek bu da. The Spy Who Loved me'nin açılışında dinlediğimiz Carly Simon imzalı bu eser kesinlikle muazzam bir parça. Filmin açılışının dışında kesinlikle hiç bir şeyi güzel değildir. ama o açılış ve mükemmel parça...Carly Simon Ferahnak makamından seslendiriyor;
"nobody does it better
makes me feel sad for the rest
nobody does it half as good as you
baby you're the best"


4- Goldeneye: Efenim geldik dört numaraya. İçinde gold kelimesi geçen bond filmleri hem güzel hem de açılış şarkıları da güzel oluyor. Olmuş. Onlardan biri, yanılmıyorsam listeye giren en yakın tarihli bond filmi de olan Goldeneye isimli parça. Film için de derin görüş ayrılıkları var. Bazılarına göre ortalamanın epey üzerinde bir Bond filmiyken bazılarına göre ise oldukça kötü. ben ortalamanın üzerinde olduğunu düşünüyorum Goldeneye'ın. Pierce Brosnan'ın da bond olarak yer aldığı en iyi film bu bence. Öte yandan elbette ki açılış şarkısında tina turner'ın divalaşmasını da unutmamalıyız. Tina Turner Goldeneye şarkısına, kendine tekrar tekrar hayran bırakarak hayat vermiş. Ayrca en başarılı açılış jeneriği de bu filmdedir bence. Tina Turner Dügah makanımdan seslendiriyor;
"see reflections on the water
more than darkness in the depths
see him surface and never a shadow
on the wind i feel his breath"



3- Goldfinger: film olarak bir çok kişiye göre gelmiş geçmiş en iyi James bond filmidir Goldfinger. Ben de benzer görüşteyim. Belki en iyi diyemeyebiliriz ama kesinlikle ilk üçtedir. Müzik ve açılış olarak Shirley Bassey hanımefendiyi tekrar sahneye alacağız. Bence en başarılı Bond şarkılarından biridir Goldfinger. Kadınları altına bulayıp öldüren, son derece zengin Goldfinger'ın haince planlarını yok etmek için görevinin başına geçen 007'yi zevkli bir macera bekler bu filmde. Özellikle tamamı hatunlardan oluşan Goldfinger uçuş filosu insanın ağzının suyunu akıtır. Ayrıca "Neden Sean Connery en iyi Bond" sorusunun cevabı da sadece bu filmi izleyerek verilebilir. Shirley Bassey Nevabuselik makamından seslendiriyor;
"goldfinger, he's the man, the man with the midas touch
a spider's touch
such a cold finger beckons you to enter his web of sin
but don't go in"

2- The Man with The Golden Gun: Ian flemings'in kitaplarından uyarlanan son bond filmi yamulmuyorsam. Ayrıca bu filmde Bond olarak Roger Moore'u görmeye başlarız. Soundtrack'i bir çok Bond filmi gibi şahanedir lakin Lula isimli hanımkızımızın seslendirdiği aynı isimli açılış parçası kendini daha ilk dinleyişte belli eder. Gelmiş geçmiş en iyi Bond şarkılarından biridir. Lula karcığar makamından söylüyor;
"he has a powerful weapon
he charges a million a shot
an assassin that's second to none
the man with the golden gun"

1- Thunderball: E efenim açık arayla en iyi açılış şarkısı budur bence James bond filmlerinde. Müzikal anlamda çok çok ama çok üstündür. Tom Jones harikalar yaratmıştır. yıllar geçse de tekrar tekrar dinlenir gece gündüz.. Tom jones nihavend makamından seslendiriyor;
"he always runs while others walk
he acts while other men just talk.
he looks at this world, and wants it all,
so he strikes, like thunderball."


Son olarak Trt 4 spikerlerine sevgiler göndererek iyi günler diliyorum efenim..

21 Temmuz 2009 Salı

Yeşilçam'ın Olağan Olmayan Karakterleri #1- Üftade


Efenim bu başlık için özür dilerim ama anlatmak istediğim seriyi tam olarak karşılayan başlık olarak bunu gördüm. Bir süredir Altın Portakallı Filmler Maratonu yapıyorum. 1964'te ilk yapıldığı yıldan itibaren en iyi film ödülünün iyesi olmayı başarmış filmleri izliyorum. Çoğunu youtube veya google video üzerinden. Idefix'te bazıları var ama gerçekten bu tür bir koleksiyon yapmak istiyorsanız dvd veya cd leri satın alarak arşivinizi tamamlamak neredeyse imkansıza yakın. Üstelik zaman içinde bazı filmlerin orjinal negatiflerinin kaybolduğunu da biliyoruz. Bu nedenle bazı dvdlerde hem görüntü kötü hem de eksik kalıyor. Bu konuda yapılabilecek pek bir şey kalmıyor çünkü negatiflerin orjinalleri kayıp. Bazılarının ise Dvd'si bile yok.

Her neyse efenim, yeşilçam deyince bu memlekette yaşamının en az bir kısmını geçirmiş olan insanın kafasında bir fikir oluşur. Yeşilçam filmlerinin genel özelliklerini kendine göre sayabilir. Elbette ki yeşilçam filmlerinde bulunan karakterleri de. Bir filmin bir haftada çevrildiği ve yılda 200 civarı filmin gösterildiği dönemde filmlerdeki karakterler de birbirlerine çok benzer karakterlerdi ve bu da yeşilçamın kendi geleneksel karakter profilini oturtmasına neden oldu. Örneğin, romantik komedilerdeki jön erkekler gibi. Hatta bu erkek tipi sadece romantik komedilerde değil başka türlerde de sıkça karşımıza çıktı sonraları. Bunların ötesinde Yeşilçam, yılda bu kadar fazla film üretirken elbette ki doğal olarak bir kaç sıradışı karakter de çıkarmayı başardı. Bu seride genel yeşilçam filmlerinin pek yer vermediği ama bir kaç filmde ortaya çıkan "olağan olmayan" karakterlerine yer vereceğim.

Bunlardan ilk sıraya Üftade'yi koymazsam ayıp edip büyük bir pot kıracakmışım gibi geliyor. Üftade, Müjde Ar hanımefendinin Teyzem isimli klasik filmde canlandırdığı sıradışı karakter. TEyzem'i izleyenler bilecektir, film öylesine etki bırakıcı öylesine tüyler ürpertici bir şekilde ilerler ki gece yatarken de bu film aklınıza gelir ilk günlerde. Örneğin ben The Exorcist'i de ilk izlediğimde böyle olmuştu. Bu muymuş lan herkesi tırstıran exorcist diye saymaya başlamıştım filmden sonra. Velhasıl kelam gece yatağa girince film aklıma gelip durdu sürekli ve adamakıllı da sıçırttı diyebilirim. Teyzem bundan bir adım ilerisi bir etkide bende. Filmi izlerken de gerilip korkabiliyorsunuz. Örneğin, bizimkiler dizisinden SAbri Bey olarak da bildiğimiz Mehmet Akan'ın, Üftade'nin halüsinasyonlarında çıktığı sahnelerdeki performansı Üftade gibi izleyiciyide de daracık alanda sanki hemen yok edilecekmişsiniz duygusunu başarıyla aktarıyor.

Üftade'ye gelince, aslında o zamanlarda da şimdiki zamanlarda "mahalle baskısı" gibi kavramın, kadın hayatına etkisinin bolca göründüğü bir çizgide Üftade. Ablası, üniversiteyi kazandıktan sonra evden kaçmış zaman içerisinde evlenmiş ve bir şekilde aileden ve bu görece baskıdan uzak biçimde yaşamını idame ettirirken Üftade evde kalmış ve ailenin de adı konmayan ama hissedilen baskısını damarlarında hissetmiştir adeta. Bu baskıdan kurtulmak için ya hayal dünyasına sığınabilir ya da ablası gibi kaçarak uzaklaşabilirdi. O hayal dünyasını tercih etti ve günlükleriyle başbaşa kalıp yaşadığı her şeyi ama her şeyi günlüğüne geçirdi. Bunlar içerisinde saplantılı biçimde aşık olduğu ve film boyunca gerçek olup olmadığı netlik kazanmayan Erhan, halüsinasyonlarında ortaya çıkan Üvey babası gibi bir çok mevzu vardır. Bu hayal dünyası ile gerçeklik bir süre sonra karışmaya başlar tabi ki. Üvey babası ilk geldiğinde taciz gören Üftade sonraları, bunun da etkisiyle ortaya çıkan travmatik durumuyla da çevresine göre "nedensiz" şekilde garipleşmeye başlar. Obsesif aşkı Erhan ile hiç konuşmuyor olmamasına rağmen yaşadıkları aşkı günlüğüne uzun uzun geçirir. Akabinde tekrar tacizlere maruz kalır. ASlında bir defa da kısa bir evlilik geçirir aile zoruyla biraz da. Eşcinsel bir erkek gibi görünen ve Uğur Yücel'in canlandırdığı karakter ile. Sonrasında onun ailesinin baskısında da bunalarak eve kaçar ve söylediği şu söz aslında onun tek kendini bulduğu dünyasının hayal dünyası olduğunu ortaya koyar;
"Bu hayat bana gore degilmiş. Bu evin otesinde de onemli birsey yokmus meger."
Elbette ki filmin sonlarına doğru aşk olmadan hayat çekilmez sözü de üçüncü kaçış yolu olan ve yıllardan beridir bu ülkede gördüğümüz çözümlerden biri olan intihara teşebbüsü olmamasını açıklayıcıdır aslında. Çünkü o Erhan'a aşıktır ve kimsenin bilemeeyceği kadar büyük bir hisle sevmektedir onu. Buna rağmen sonunun intihar ile bitmesi ise kaçınılmazdır. Bu toplum yapısının ne kadar kokuşmuş olduğunu aslında Üftade gibi binlerce kadının intiharını defalarca gazetede "bir kadın ezildi" gibi başlıklarla görmemiz özetleyebiliyor. Toplum eleştirisinin en iyi yapıldığı ve buhranın fena halde yoğun olduğu bu filmin en buhranlı karakteri Üftade yeşilçamda ortaya çıkmış en olağan dışı karakterdir ama aslında toplumda veya halk arasında üftadeler çok fazladır maalesef..Sadece yeşilçam bu konuya o zamana kadar eğilmemiştir.

29 Mayıs 2009 Cuma

The Lady With The Little Dog


Bu sezon, Revolutionary road'u izledikten sonra daha iyi bir film görebileceğimi sanmıyordum lakin, The Reader'ı izleme fırsatı bulunca işler değişti. Sanırım Kate Winslet etkisi bu durum. Şöyle bir uyarlama yapayım hemen; "Kate Winslet varsa umut vardır". Kate Winslet, bu filmdeki rolüyle akademi ödülüne uzanmış olmasına rağmen, Revolutionay Road'taki performansı bu filmdekini katlıyor diye düşünüyorum. Daldan dala atlayan gibi görünen konusuna rağmen her daim izleyiciyi içinde tutmayı başaran ve bağlantıları kurmada da yıldızı hakeden kurgusunu da göz önüne bulundurmak gerek The Reader'ın. Yazının bundan sonrasının spoiler dolu olacağını belirterek devam etmek istiyorum söze.

Her erkeğin hayatında, bir çeşit ömrü boyunca aklından çıkaramayacağı bir kadın olagelmiştir. En azından benim tanıdığım erkeklerin çoğunda bu durum söz konusu. Kadınlarda da olduğunu düşünüyorum ama o konuda genelleme yapacak kadar iyi olduğumu düşünmediğim için es geçiyorum şimdilik. Neyse efenim, olgun kadın genç erkek aşkı ile açılan film o aşka bağlı kalarak ilerliyor ama kurgusunu aşk temelli bir rotadan örmüyor. Filmde son derece yoğun biçimde hissettiğim aşık olma duygusunun yanı sıra, ikinci dünya savaşı sırası, sonrası, çok sonrası Almanya'yı da kendimize arka plan ediniyoruz. Söylemek isterim ki ikinci dünya savaşı sonrası Almanya dendiğinde artık bu konunun çokça propoganda filmine alet olmuş olmasından ötürü başta bir iticiliği söz konusu. Film bu konunun üzerinde durmuyor hatta çokça gördüğümüz bakış açısının aksi bir bakış açısı getiriyor. Filmde savaş suçlusu olarak hüküm giyen kadını severken nadiren gördüğümüz yahudi kadından ise nefret etme içgüdüsü oluşuyor. İşte tam da bu açıdan, ikinci dünya savaşı ve Almanya alt metinli filmlerden farklı gidiyor.

İlk sözlerime dönersem, Kate Winslet ile genç Michael Berg'ün aşkı zamana yayılarak mükemmel işlenmiş. Her erkeğin hayatında bu tür bir kadın vardır dedim ya benim hayatımda da mevcut oldu elbette. Hayır, hani şu cinselliği öğreten erkekten büyük kadın değil. Bir şeylerin eksik kaldığı ve bu tamamlanamamışlık hissinin insanın hayatı boyunca aklına getirebileceği bir yarım kalınmışlıktan gelen unutamama olabilir. Kader konusunu düşündüğümde o kişi ile hayatımın bir döneminde tekrar karşılaşacağımı biliyorum. İlk başlarda ona söyleyecek çok şeyim olduğunu düşünüyordum. Suçalama dahil bir çok şey. Lakin üzerine yıllar binmeye başlayınca, bir çeşit sakinlik mevzubahis oluyor. Şimdi ne söyleyeceğimi bilmiyorum onunla karşılaşsam ve konuşma imkanım olsa. filmde de tam olarak benzer bir durum olduğundan şahsımı ziyadesiyle etkilediğini belirtmek isterim o nedenle.

Genç yaşlarında aşık olduğu kadının bir gün aniden çekip gitmesiyle hayatta tek başınalığı kafasına denk eden çocuk, zamanla bu hayatın tuzsuz yemeğine alışmaya başlar. bu metafora şeker daha uygun düşerdi diye düşünüyorum şimdi. Şekersiz çay içmek zorunda kalışına alışmaya başlar. Zaman zaman sakkarin kullanabilir ama o şekerin tadını katmıyordur çaya. İşte tam da bu şekersizlik yukarıda bahsettiğim yarım kalmışlıkla birebir ilintili aslında. neyse efenim, akabinde hukuk okumak için üniversiteye gider ve öğrenciliğinin son yıllarında, bir davayı izlemeye giderler danışman hocaları ile birlikte. Dava ikinci dünya savaşı esnasında kamplarda yaşananlar ile ilgilidir. Sanık koltuğunda oturanlardan biri, oğlumuzun içtiği şekerli çay olan Hanna'dır(Kate Winslet). Bu kısımdan sonra ikisinin yaptıklarını da anlayabildiğimi düşünüyorum. Michael'ın görüşmeye giderken yarı yolda vazgeçmesi, ne diyeceğini bilemeyiş hissi, ikisinde de farklı nedenlerden ötürü vücut bulan utangaçlık duygusu.

Neticede Hanna suçlu bulunarak müebbet hapis alır ve sonrasında işte, o aşk diye nitelenebilecke his kendini tam anlamıyla gösterir. Bazen benim hayatımdaki örnek olarak gördüğüm o kadın ile karşılaşsam yolda yürürken bile kokusundan tanıyabileceğimi düşünürüm. Ya da bambaşka şeylerden bilemiyorum, kimyasal bir etkidir belki de kişiye özel. Yolda yürüyenin o olduğunu bilirsiniz işte, nasıl bildiğinizi bilemezsiniz belki ama o olduğunu bilirsiniz. Bu hissi gördüğümü söylemeliyim Hana'nın hapis günlerinde yaşananlarda. Mevzubahis kısımların aktarılışını da son derece başarılı buldum.

Genel olarak 50 lerin Almanya'sından başlayıp 90'ların Almanyasına uzanan hikayede bu zamanların da başarıyla yansıtıldığını düşünüyorum. Oyunculara gelirsek, bence filmin en başarılı oyuncusu Oscar ödüllü Kate Winslet değil, genç Michael'i canlandıran David Kross idi. Kendisinin olağanüstü bir oyunculuk sergilediği kanaatindeyim. Bu demek değil ki Ralph Fiennes ve Kate Winslet kötüydüler. Onlar da perdede oyunculuk valsi yapıyordu adeta. Filmin eksik noktası ise tamamen Almanya'da geçiyor olmasına rağmen İngilizce konuşulmasıydı. Bu konuda yapacak bir şey yok belki de ama inandırıcılık konusunda sıkıntı yarattığı muhakkak. Netice itibariyle 9/10 vererek pek memnun ayrıldığımı söylemek isterim filmden.

20 Nisan 2009 Pazartesi

Perfect Harmony..

Yetmişler yeşilçamında şarkı üzerine film çekildiği çok olmuştur. Epeyce arabesk şarkıcısının, parçayla aynı ismi taşıyan filmleri mevcuttur. Bu şehrin geceleri, Mavi Mavi.... gibi. Bazen ise filmler, içlerindeki atmosferine son derece uygun şarkılar barındırırlar. Öyle ki, o şarkı tam da o sahnede çalmasa o sahnede eksik olan kısımlar olduğunu düşünmeye başlayabilir izleyici. Hani Matrix'te Morpheous'un matrixi tanımlarken "orada olduğunu bilirsin ama ne olduğunu bilemezsin, beyninin içinde bir kıymık gibidir" sözlerine ithafen işte o şarkı tam da o sahnede çalmazsa o sahnede bir şeylerin eksik olduğunu bilirsin, belki çekim tekniği şahanedir, açılar kusursuzdur, replikler vurucudur ama eksiktir. Ne olduğu tahmin edilemeyebilir. İşte o müzik bazen bazı filmlere o ruhu katan muhteviyatın en mühim parçası oluverir. Bugün, müziği ile kafamda özdeşleşmiş sahnelere ve filmlere değineceğim biraz izninizle efenim. Buyrunuz;

10- Oy Oy Bir Tanem Azize (Kara Gözlüm): Herhalde bu filmi bilmeyeniniz yoktur. Bilmiyorsanız bir daha bu bloga ugramayın zaten. Fakir balıkçı kızı azize(Türkan Şoray) ile piano ve keman çalıp beste yapabildiği için rumuzunu sonuna kadar hakeden Chopin (Kadir İnanır)'in dolambaçlı hikayesini anlatır. Chopin'in daveti sonucu çalıştığı gazinoya gelen mahalleden, mikrofonu kapan Azize'nin sesleniriği "Oy Oy bir tanem Azize" isimli eser filmin en kilit sahnesiir. Çünkü bundan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır...Şarkıyı asıl seslendiren ise çoğumuzun malumatı üzerine Belkıs Özener hanımefendidir.


9- Suddenly I See (The Devil Wears Prada): Efenim geçen senelerde adından sıkça bahsettiren bu filmin açılış şarkısı olarak daha iyi bir tercih yapılamazdı herhalde. Kt Tunstall hanımefendinin bu kıpır kıpır şarkısı özellikle moda dünyasının devasalığına ve kuralcılığına eglenceli bakış açısıyla yaklaşmaya başlangıç için son derece ideal. İyi ki bu film bu parça ile açılmış.


8- Rule The World (Stardust): Son yıllarda izlediğim, duyduğum, dinlediğim ve inandığım en güzel masal olan Stardust filminin sonunda duyuyoruz bu parçayı. Sözlükte bir yazar bu parça için, "Stardust'ı masal yapan parça" demiş. Tamam belki bu biraz mübalağa, bu parça olmasa da stardust fevkalade bir masal olacaktı ama o başta bahsettiğim eksiklik hissi kendini gösterecekti hep..Bir masalın sonuna masal gibi şarkı..


7- Perfect Day (Trainspotting): Bu parçanın Trainspotting te çalındığını bilmiyordum ilk dinlediğimde. İlk dinleyişimde daha, yavaş ama acıtmadan adım adım öldürür diye geçiriyordum içimden. Sonrasında filmi gördüm, sahneyi gördüm..Ketum kaldım birden..You just keep me hangin' on der susarım..


6- Dört Kitabın Manası (Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?): Türk sinemasının çıkardığı nitelikli yapımlardan biri olan bu filmin öyle bir yerinde çalar ki bu şarkı, hani bazen düşündüklerinizi hislerinizi karşı tarafa aktarmak istersiniz fakat doğru kelimeleri bulamadığınızı düşünürsünüz, böyle bir durumda filmde tam anlamıyla o hissiyatı sonuna kadar verir ve doğru kelimelerdir..Çok yakışır o sahneye..


5- If You Want Me (Once): Bu şarkıyı ilk defa sevgili Os göndermişti bana. Sonrasında Once filminden olduğunu öğrendik. Şarkıyı sevmiştim, ilgili sahneyi izlediğimde ise tam anlamıyla tutuldum..i was paralayzed.. Filmi halen izlemedim ama bu parçanın çaldığı sahneyi her izlediğimde sessizce bakakalıyorum ekrana..


4- Naci En Alamo (vengo): Remedios Silva Pisa'nın 17 yaşındayken söylediği versiyonu ile Vengonun sonunda insanın içini dolduran eşsiz bir parça. Özellikle Vengo'nun sonundaki o yol sahnesi, yolun ve yolculuğun masalımsı bir sihri oluğunu düşünen beni hayran bırakıyor kendine. Elbette bu parça bu sahnenindir..Etkilemenin ötesindedir..


3- Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz (İstasyon): yerli sinemanın, karakteri izleyiciye verme açsından en başarılı senaryo örneklerinden biri olduğunu düşünüyorum bu filmin. Üç günde yazılıp çekilmiş değil de üzerinde uzun uzadıya vakit harcanmış, filmdeki karakterlerin kendi dünyaları, düşünceleri ve kişilikleri müthiş alt metinlerle yazılmış gibi..Filmin benim açımdan en etkileyici sahnesi de, sonlara doğru çalan Eşkıya Dünyaya Hükümdar olmaz parçasının sahnesidir. Karakterler o kadar iyi yazılmıştır, konu o kadar iyi işlenmiştir ki o parçanın her notası, her kelimesi hikayeye ve karakterlere derinlemesine uyar..Zülfü Livaneli'nin bu düzenlemsi de mevzubahis parçanın gelmiş geçmiş en iyi düzenlemesidir gözümde.


2- Girl, You'll be a Woman Soon (Pulp fiction): Bir müzik bir sahneye ne kadar uyabilir sorusunun "en fazla işte bu kadar" diye gösterilecek cevabıdır gözümde. Mia Wallace ve Vincent Vega güzel bir akşamdan sonra eve dönerler. Mia eksikleri olan şeyin "müzik" olduğunu belirtir tam da ilk paragrafta bahsettiğim olguyu vurgularcasına.. Ve biraz geriye sarıp "play" tuşuna basar. İşte o noktadan sonra dans ederken müzik ile en yoğun bütünleşen kahramanın olduğu sahneyi izleriz. Paltosu gömleğiyle Mia Wallace'ın bu parçadaki dansı, sanki müziğin, şarkının bir elementi gibidir. Bütünleşmiştir. Hayran olduğum bir sahnedir o dans. Lütfen "I've been misunderstood for all of my life...but what they're sayin', girl, just cuts like a knife.." kısmındaki gömleğiyle, ceketiyle ve özellikle paltosuyla birlikte müziğin akışı ile nasıl bütünleştiğini izleyin Mia'nın..


1- Eğreti gelin (Eğreti Gelin): Bir filme yakışan parça nasıl yapılır sorusunun en belirgin cevabı..Barış Pirhasan'ın sözlerine Sezen Aksu'nun unutulmaz yorumu, Yerli sinemanın eli yüzü düzgün bu filmini bir kaç gömlek yukarıya taşır gözümde. Ayrıca benim en etkilendiğim sahnedir bu filmdeki şarkının çalındığı sahne. Parçanın da en büyük hayranlarından biriyimdir herhalde.. Öyle sözler var ki, tek satırla filme dair uyumu ya da vuruculuğu kat kat yukarıya taşıyor.."..Ali derim dünya döner.." "..Çocuk uyur, er uyanır koynumda.." "..Kırk düğüne bedel günahımız.." Muhteşem...Aşka dair duyguları tam anlamıyla veren, gerçekten tek satır olup da kitap kitap şey anlatan sözler..Anlayana..



Herkese iyi günler diliyorum..

16 Nisan 2009 Perşembe

Festival Günlüğü (Le Plaisir de Chanter)

Festivalin sonuna yaklaştıkça izleyici sayısında bariz bir düşüş gözüme çarpıyor bu aralar. İkinci haftasında izlediğim filmlerde, salonlar ilk haftaya göre oldukça boş gibi göründü diyebilirim. Elbette %70 lerde bir doluluk oranı bu düşük izleyici fakat ilk hafta bu oran %90ların üzerindeydi. Neyse efenim, festivalde, şu ana kadarki en büyük hayal kırıklığım bu film desem yalan söylemiş olmam herhalde. Festival öncesi program yaparken de oldukça ilgimi çekmesine rağmen umduğumu pek bulamadım La Plaisir de Chanter(Şarkı Söylemenin Keyfi) isimli komediden.

Bildiği bir sır yüzünden öldürülen bir adamı araştıran iki polis memuru bu adamın dul eşinin de sırlardan bir kaçını bilebileceği üzerine yoğunlaşıp onun kayıt olduğu şan ersi grubuna giriyorlar öğrenci olarak. Sonrasında, gruptaki her biri nevi şahsına münhasır öğrenciler arasındaki lişkiler, bol bol gişe esprileri ile örülü bir komedi izliyoruz. Bu filmin festivale seçiliş amacını merak ediyorum cidden. Filmin oyuncusu geldi bugün salona ve kısa bir söyleşi yaptı. Onun için midir acep? Her ne nednele olursa olsun bence festivale yakışan bir film değildi "Şarkı Söylemenin Keyfi".

15 Nisan 2009 Çarşamba

Festival Günlüğü (La Mujer Sin Cabeza)

İki günlük bir aranın akabinde, festivale geri döndük. Dün biletim olmasına rağmen iki filme gidemedim vakitsizlikten ötürü. Kısmet diyeceğiz artık. Bu sabah da Gümüş Ülke, Altın Sinema: Arjantin teması kapsamındaki LA Mujer Sin Cabeza(Başsız Kadın) isimli filmi görme şansım oldu.

Efenim, Donnie Darco'yu izlediniz mi bilmiyorum. Hani arkadaş tavsiyesiyle değil de konusu hakkında pek fikir sahibi olmadan, "olm doni darko diye bir film var süper konu, beynin ebesini sikerten bir senaryo yazmış adamlar" tarzı öneriler haricinde hakkında bir şey bilmeden ilk defa izledikten sonra verilen "ne ki bu şimdi" tepkisine benzer bir tepki ile ayrıldım salondan. "Ne ki bu şimdi". Kesinlikle tekrar izlenmeli ufak da olsa bir şeyler anlayabilmek için bu filmden herhalde. Arjantin sinemasında David Lynch izleri sezinlemeim değil hani. Hayır festival kitapçığında, internet sitesinde de sıkmışlar "sınıf ayrımcılığı, negatif uyanış" falan diye. Yanlış filme mi geldim acaba diye bile düşündüm. Kim hazırladıysa bu filmlerin özetlerini kendisini tebrik ediyorum ben.

Efenim filmde ellili yaşlarında olduğunu tahmin ettiğimiz Vero isimli diş doktoru bir gün yolda giderken arabasıyla bir şeye çarpar. Bu çarptığı şeyin ne olduğunu göremeyiz. Filmin bir kısmı bu çarpılan şeyin başıboş bir hayvan mı yoksa bir insan mı olduğuna dair şüphelenmelerle geçerken, aynı olayların ardı ardına tekrarlandığı sahneler izliyoruz. Örneğin, saksıcı adam ile diyaloglar, arabalarını yıkamaya gelen çocuk ve yağmur ile sele dair konuşmaların olduğu sahneler. Filmin sonuna doğru ise, bu olayların hiçbirinin yaşanmamış olabileceği idesi üzerinde duruluyor. Açık konuşmak gerekirse bir şey analamadım ben filmden. Tekrar izleyebilirsem daha rasyonel değerlendirme imkanım olabileceğini düşünüyorum. Tek seyirlik filmlerden değil kesinlikle. Herkese iyi akşamlar diliyorum.

12 Nisan 2009 Pazar

Festival Günlüğü (Tulpan, El Nino Pez, Flammen & Citronen)

Efenim festival tüm coşkusuyla devam ediyor. Bu repliği de içeren festival tanıtım filmini oldukça beğendiğimi söylemek isterim bu yıl. Sonlara doğru emek sinemasındaki, yer gösterici abinin çıkması ise güzel bir düşünce olmuş. Neyse efenim festival kapsamında dün Tulpan ve Elnino Pez(Balık Çocuk), bu sabah da Flammen & Citronen i izleme şansım oldu.

İlk film olarak dün seyretme imkanı bulduğum Tulpan'dan bahsedeyim. Bir çok festivalden ödülle dönmüş bu yapımdan ben de girmeden evvel oldukça büyük beklentiler içerisindeydim. Nitekim beni hayal kırıklığına uğratmayarak beklentilerimi karşıladı. A Nyomozo'nun bir gün önce zirveye oturduğu "festival kapsamında gördüğüm en iyi filmler" listemde(böyle uzun isimli liste olmaz olsun) zirveyi zorladı diyebilirim. bir süre kararsız kaldım acaba A Nyomozo'yu zirvende indirebilir mi diye. Nitekim çok yakın puanlarla A Nyomozo zirvedeki yerni korurken Tulpan'ı ikinci sıraya yerleştirdim. Film Kazakistan'ın iç topraklarında geçiyor. Her yer step ve bozkır. En yakın şehir 500 km uzakta. Bu topraklarda göçebe yaşamın yanısıra hayvancılıkla geçinen bir aileye konuk oluyoruz. Asa, ablası, ablasının kocası ve onların üç çocuğundan oluşan bir aile. Asa, gerçekten hayvan bakımı otlatma gibi konularda son derece yeteneksizdir fakat artık yaşını başını da almıştır. O yöreye göre evlenme çağındadır. Civardaki tek evliliğe uygun aday ise Tulpan isimli hatundur. Bir yandan bu hikayeye girerken aslında birbirine yedirilmiş bir çok katmanı bulunan konuyla güldürmeyi başaran, zaman zaman derin düşüncelere daldıran, kültüre pek yabancı olmadığımız için de anında içine çekebilen bir film Tulpan. Filmi izlerken kafama takılan bir başka düşünce ise, bu filmin sürekli ödül almasının nednelerinden biri Kazakistan'da bozkırda geçiyor olması diye düşündüm. Bu film Almaata da geçseydi pek bir isim yapabileceğini sanmıyorum. Genelde batılı ödül vericilerin doğu filmlerini izlerken farklı şeyler görmek istediği kanaatine kapıldım. Şimdi derin derin açmayayım ama biraz da kızdım kendilerine. Hoş..tavşan dağa küsmüş :) Başka gösterimi kaldı mı bilmiyorum ama fırsatınız varsa mutlaka görün efenim.

Dün izlediğim ikinci film ise Gümüş Ülke Altın Sinema: Arjantin temasına dahil olan El Nino Pez(Balık Çocuk) isimli filmdi. Arjantin teması kötü film çıkarmıyor diyebilirim. Yine beğendim ama en iyiler arasında gösterecek kadar değil. Yine de eli yüzü düzgün film denir ya, aynen öyle. İyi bir film. Açıkçası Saving Face isimli filmde iki genç kızın fırtınalı aşkı temalı yapımlar kotamı doldurmuştum bir iki yıl önce. Zaman zaman saving face'i hatırlatsa da kendi duruşunu ortaya koyabilmiş film. Öte yandan genç kızların ikisi de oldukça başarılı oyunculukları ile göz dolduruyorlar. Bir de filmin sonunu pek beğendiğimi söylemek isterim.

Bu sabah izlediğim film ise bir çok ünlü simâyı da salonda filmi izlemek üzere yerini almış olarak gördüğümüz Flammen & Citronen isimli filmdi. Bunda pazar sabahı olması ve "yönetmenin katılımıyla" şeklinde yayınlanması planlanmış olmasının etkisi büyüktü elbette. Yalnız yönetmen değil de filmde Ateş rolünü oynayan abi gelince şaşırdık biraz. Neyse efenim filmi ben pek beğenmeim genelin aksine. İkinci dünya savaşında Almanlara teslim olup topraklarını savaşmadan açan Danimarka da geçiyor film. Özgürlük birliği hareketi vasıtasıyla ve İngilizlerden de gelen yönlendirmeler sonucu, kilit pozisyondaki Nazileri öldüren Ateş ve Citronen in çevresinde geçiyor film. Bir çok benzer film gibi, şaşırtıcı sürprizlerle dolu olan filmde sevdiğim yön, ikinci dünya savaşı temalı propoganda filmlerinin aksine Almanları sürekli yerden yere vurmamasıydı. Onun haricinde ekstra hiç bir şey göremedim ve aynı tarzda çok daha başarılı örnekleri bulunan bir yapım olarak niteliyorum kendisini.

Salı gününe kadar festivale ara veriyorum efenim. Malum sınavlar dolayısı ile yarın İzmit'te olacağım. Herkese iyi günler diliyorum.

10 Nisan 2009 Cuma

Festival Günlüğü (A Nyomozo)

Efenim bugün izlediğim A Nyomozo(İz Sürücü) filminden sonra, beğendiğim filmler sıralaması yine değişti ve A Nyomozo tepeye oturdu. Yeni sıralama;
1- A Nyomozo
2- La Rabia
3- Easy Virtue
4- Leonera

şeklinde artık. Bakalım çok şeyler beklediğim ve haftasonu görmeyi planladığım Tulpan neler getirecek.

Efenim, modern bir kara mizah örneği olarak gösterilebilecek bu film aslında tam da kara mizah sayılmaz. İksv'nin sitesinde yazdığı gibi aslında, her çeşitten biraz var filmde. Hiç beklenmeyen yerlerde kuvvetli kahkahalar attırırken bir yandan dedektifçilik oynamaya soyunduran, bir yandan da ara ara gerilim dozunu ortaya serpiştiren başarılı kurgusu ve senaryosuyla dudak ısırtıyor film. Filmin sonunda seyircinin içtenlikle yaptığı alkışları da fazlasıyla hakediyor bence. Fırsatınzı varsa haftasonundaki son gösterimini kaçırmayın derim.

Konuya gelirsek, annesinin hastalığı neddeniyle, onu tedavi ettirmek için Stockholm'e yollayacak parayı, kendisine bir gün çıkagelen "tepegöz"ün teklifiyle, birini ölürerek almaya çalışan tibor filmimizin ana kahramanı ve yaratılmış en şahane karakterlerden biri. Her türlü soruya rasyonel cevaplar verip, "date"i olan hatun ile her gece sinemaya gidip daha sonraki aşamaya geçemeyen, daha doğrusu geçmeyen bu karakterin kafasında yaptığı düşünce ve sonuca ulaşma çalışmalarındaki görüntüler de yaran cinsten. Neyse efenim, Tibor tepegözün teklifini kabul eder ve daha sonra da kendisine bir mektup gelir. Bu mektup kurbandandır ve içinde çok ilginç bilgiler vardır. Bu bilgiler sonrası dallanıp budaklanan konu bizleri hem zeka ürünü bir dedektiflik hikayesine hem bol bol kahkahaya ve aksiyona götürür. fırsatınız varsa son gösterimi mutlaka görün efenim.

yarın da bir aksilik olmazsa "Tulpan" ile "El Nino Pez (Balık Çocuk)" i göreceğim. Bakalım listede kendilerine nerede yer bulabilecekler. Herkese iyi geceler diliyorum.

9 Nisan 2009 Perşembe

Festival Günlüğü (La Rabia, Leonera)

Sözlükte çok güldüğüm bir başlık var. "bir oral seks yap da kendimize gelelim" diye bir başlık. Bu başlığa gönderme yaparak şunu demek isterim ki bir Arjantin çek de kendimize gelelim ey festival. Gümüş Ülke Altın sinema: Arjantin kapsamında gördüğüm iki film, sinema izlediğimi hatırlattı bana festivalde. Kendimize geldik. Öte yandan filmlerden sonra eve geldiğimde bir de sezonun en iyi bölümlerinden birini göstermiş olan Lost'un yeni bölümünü de izleyince seyir açısından fazlasıyla tatmin edici bir gün geçirdim. Ders mers çalışacak durumda değil kafam bu akşam hiç :)

Günün ilk filmi, aynı zamanda şu ana kadar festival kapsamında gördüğüm en sağlam film, La Rabia(Öfke) isimli yapımdı. Altın sinemadan altın bir örnek. Fazlaca sert, oldukça dolu, söylemek istediği etkileyici sözleri olan, konu aralarına serpiştirdiği çizimlerden oluşan kısa görüntülerle de bir çok hikayeyi anlatan yapım. Kısaca konusundan bahsetmek gerekirse, Arjantin in bir köyündeki iki küçük çocuğu merkeze almaya çalışan ama genel olarak onların ailelerinin psikolojini perdeye seren bir konu diyebiliriz. Dilsiz olan kız Nati ve Laedea isimli çocuğun arkadaşlığının ötesinde Nati'nin annesinin Laedea'nın babasıyla olan ilişkisini de görüyoruz. Hatta öyle ki bu sevişme sahneleri daha ilk gösterildiği anda salona gelen namuslu hanımkızceğizlerimizden(author mode on :) bazıları salondan koşarak çıkıp kendilerini bu ahlaksızlıktan kurtardılar. Sevişme sahnelerinin ötesinde köy hayatının, doğal yaşamın şehirde yaşayan birine göre vahşiliğine bana göre doğallığına adaptasyonunu da net biçimde gördük. Özellikle hayvanların kesildiği ve öldürüldüğü bazı sahnelere midenin dayanması kolay değildi. Buna rağmen şunu belirtmek isterim ki filmin başında "bu filmdeki havanlar doğal biçimde yaşayıp ölmüşlerdir" yazısından sadece çekim için bu hayvanların öldürülmediğini görüyoruz. Bana göre filmin en etkileyici sahnesi onca kesip biçmeyi çocukların önünde yapmanın akabinde resim çizen Nati'ye annesinin "bunları değil, çiçek, böcek, güneş çiz ki öğretmenin seni sevsin" demesiydi. O sahneden fazlaca etkilendiğimi söylemek isterim. Bir de filmi izlerken, Nati'nin Pichon'u vuracağını düşünmeye başlamıştım ama annesiyle sevişmesinden ötürü değil, Laedea'yı dövdüğü için. Neyse efenim cumartesi 19.00 da Rexx'te oynayacakmış tavsiye olunur bu son gösterim cümleten ama sert görüntüler olduğunu yeniden tekrar edeyim.

Günün ikinci filmi Leonera(Aslan İni) idi. Gümüş ülke Altın Sinema: Arjantin kapsamında ilk gösterimi yaptı bugün. La RAbia'dan sonra biraz hafif kaldı tabi ama Easy Virtue ve La Rabia hariç izlediğim diğer filmlerden çok daha fazla begendiğimi belirtmek de isterim. Film Julia'nın apartman dairesinde bir kaç ölü adamı farketmesi ve akabindeki telefon konuşmasıyla açılıyor. Sonrasında, Julia o kişileri öldürmekten tutuklu olarak yargılanıyor. Tutukluluk esnasındaki kontrolde hamile olduğu ortaya çıkıyor. Konu buradan sonra o olayın(cinayetin) neden yaşandığı ekseninden, bir anne - çocuk ilişkisine dönüşüyor ve Julia'nın hapse girdiği olayın asıl yüzünü öğrenemiyoruz. Zaten filmin derdi de o değil. bugüne kadar hapishaneye ve hapishane yaşamına dair bir çok film ve dizi izledik. İlk aklıma gelenler, Duvar, Oz, Prison Break ilk sezonu, The Last Dance gibi yapımlar. Ama hiçbirinde hapishanede doğum ve hapishanede doğum yapan annelerin durumu ele alınmamıştı. Film genel olarak bu konunun üzerinde duruyor. Julia yıllar süren yargılanma aşamasında çocuğunu doğuruyor hatta bir kaç yıl da büyütüyor. Kanunlar gereği dört yaşından itibaren anne hapiste kalacaksa çocuk öncelikle bir akrabaya verilebiliyor eger akraba yoksa veya akrabalar çocugu almazsa da yetiştirme yurduna konuluyor. Julia'nın annesi çocuğu sahiplenirken Julia bu durumdan pek de hoşnut kalmıyor aslında. Fırsat bulunursa izlenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum daha fazla anlatmadan konuyu.

Akaşm eve gelince de Lost, adeta beni ekran başına kilitleyen bir bölümle karşıma çıktı. Beşinci sezonu çok iyi gidiyor bu dizinin gerçekten. Yakında diziler için bir sezon sonu öncesi değerlendirmesi yapmayı düşünüyorum. Orada detaylı olarak değinmek istiyorum Lost'un beşinci sezonuna da.

Yarın da festival kapsamında A Nyomozo(İz Sürücü) filmini izleyeceğim kısmet olursa. Herkese iyi geceler diliyorum.

8 Nisan 2009 Çarşamba

Festival Günlüğü (I Married A Strange Person, Brudguminn)

Efenim dün planladığım filmleri izleme şansım oldu. Ayrıca yeni programıma göre bilet almak için harekete geçsem de şiddetle görmeyi arzu ettiğim "$9.99, Sunshine Cleaning, Revanche ve Milk" e hiç bir yerde boş yer kalmamış bile çoktan. Neticede alabildiklerimi aldım bu filmler dışında. Ha bir de Yaz Saati var tabi. Ona da boş yer kalmamış. Bu sene ödüllerin favorisi olarak gösteriliyor bazı sinema yazarları tarafından lakin izlemek kısmet olmayacak bana.

Neyse efenim dün de iki filmi görme şansım oldu daha önce belirttiğim gibi. Bunlardan ilki Bill Plympton Canlandırma sineması temasına dahil olan "I Married A strange Person" isimli canlandırma filmiydi. Bilmiyorum daha oynayacak mı ama gidip görmenizde yarar var diye düşünüyorum. Ben filmden çıktığımda, izlediğimden oldukça memnun haldeydim. Hatta dvdsini bulmanın pek mümkün olmaması nedeniyle tekrar izlesem muhtemelen bir sürü, titizlikle iliştirilmiş ayrıntı bulunacak film diye düşünüyordum. Filmde bir takım nesneleri arzu ettiği başka bir nesneye dönüştüren Grant'ı izliyoruz. Elbette sonradan onun peşine takılan, ratingleri yerde sürünen medya patronunu da görmek mümkün. Filmin bomba sahneleri, Grant'in vefalı eşinin sürekli olur olmaz her yerde "son günlerde çok değişti" demesi ile, medya patronumuzun Grant'i bulup getirmesi için tuttuğu albay ın ateş etme merakıydı. Oldukça eğlendiğimi söylemek isterim kısaca bu filmde.

Günün ikinci filmi akşam 19.00 da gösterilen Brudguminn(Belalı Düğün) isimli İzlanda da geçen yılın gişe şampiyonu filmdi. Her ne kadar Recep İvedik izleyen öküzdür ayıdır gibi genellemeleri sevmesem de iki ülkenin box office listelerinde tavan yapmış yerli yapımları kıyaslıyor insan, ister istemez. Tabi ki her ülkenin kendi izleyicisinin özellikleri vardır perdede görmek istediği. Abd seyircisinin güldüğü duruma izlanda seyircisi gıkını bile çıkartmaz bazen. Yine de filmde eğlendim fazlaca. Öncelikle İzlanda da bir ada köyünde geçiyor film ve o manzaraya vurulmamak mümkün değil. Öte yandan gelinin annesinin para merakı ve son anlarda yaptığı buzdolabı pazarlığı yerlere yatırırken, damadın arkadaşı ve gelinin babasının opera merakı, rahibin bahtsızlığı oldukça eğlendirdi beni. Elbette bu film bir festival filmi değil bence. Bir çok sahnenin veya diyaloğun gişe için konduğu görülebiliyor yine de niteliksiz abd ve türkiye komedilerinden bin kat iyi.

Efenim bir günlük aradan sonra yarın da, gümüş ülke altın sinema arjantin temasına iki filmle giriş yapacagım bir aksilik meydana gelmezse. Bunlardan ilki La Rabia(Öfke) ve ikincisi de Leonera (Aslan İni). Bakalım heyecanla beklediğim bu tema bizlere neler gösterecek. Herkese iyi seyirler diliyorum.

6 Nisan 2009 Pazartesi

Festival Günlüğü (Tatarak, La Belle Personne, Easy Virtue)

Efenim gecikmeli de olsa festivale başlamış oldum ben de bugün. Halen verip şu illetten kurtulamadığım üç dersim var ve sınavları, seçimler nedeniyle de tam festivalin ortasına ertelendi. Fak! Hem de Edirne'ye gitmeye karar verdiğim için önceden bilet almadım. Yeni bir program yapıp film sayısını düşürmek durumunda kaldım. Yeni programın ilk günü olan bugün doğaçlama tercihler ile, bugün, yarın ve perşembe için biletlerimi aldım sabah Emek sineması gişesinden. Tahmin ettiğim gibi görmek istediğim bazı filmlere yer kalmamış.

Neyse efenim sabah izlemek istediğim film Tatarak(Sazlıkta) için Atlas sineması gişesinde bilet kalmadı denirken Emek sinemasındaki ana gişeye uğradığımda yer olduğunu öğrendim ve şahane bir yerden de bilet alıp daldım. Tatarak'ı izlerken iksv ye oldukça kızdığımı belirtmek isterim, internet sitesinde filmin sonu yazılı direkt olarak. Öte yandan filmde, izlediğim ilk film olduğu için hoşgörülebilse de vasatın üzerinde gösterilebilecek yön göremedim. Yani tamam filmin sonu yazılı ama oradaki duyguya bakacaksın ceku denirse de özellikle seyirciyi içine almaya çalışan daha doğrusu seyirciyi kendi duygusuna çekmeye hiç de çalışmayan bir film. Bu yönüyle sıradışı görünebilir ve sadece kendi derdiyle ilgilendiği tezi ortaya konulabilir. Yine de 6/10 u geçebilecke bir puanı olacağını söylemek zor.

Günün ikinci filmi Yeni Rüya sinemasındaki La Belle Personne (Güzel İnsan) idi. Tatarak'ta uğradığım düş kırıklığını temizlemeyi başardı diyebilirim. Annesinin ölümünün ardından yeni bir okula gelen Junie ile genç İtalyanca öğretmeni Nemours arasındaki "gizli" ilişkiyi kendine şiar eden film, bu ilişkinin ötesinde son bölümlerinde allak bullak eden entrikaların ve planların gösterilmesi ile izleyiciyi oldukça şaşırtmayı başardı. Açıkçası filmin sonunda Junie okulu terk ederken de bunun bir entrika olduğunu düşünüp vapurda her an Nemours'u görebilmeyi beklesem de o kadar ileriye gidilmemiş. Alt metin olarak da Junie'nin bir çok yol ayrımından mütevellit seçimlerinde hiç birisini seçmemeyi seçmesini başarılı biçimde ortaya koyuğunu düşünüyorum. Asıl üzerinde durulması gereken noktanın ise Otto'nun intiharı olduğunu düşünüyorum. Filmde hem Junie'nin annesinin ölümü hem de Otto'nun intiharının üzerinde pek durulmamasına rağmen, derdini ortaya koymasında bu iki olayın çok önemli yeri olduğu kanaatindeyim.

Günün üçüncü filmi, 1920'lerin İngilteresinden şahane bir "british comedy". Easy Virtue(Evlilik Sınavı), bir yandan klasik britanya tiyatrosunun havasını yakalamayı başarırken, mizahi yaklaşımıyla da İngiliz mizahının inceliklerini ortaya koyuyor. Günün en beğendiğim filmi oldu Easy Virtue. Tavsiye etmek istememe rağmen, festivaldeki son gösterimi oluğunu gördüm. Umarım festivalden sonra gösterime girer ve bir kez daha eğlenceli bir 90 dakika geçiririz. Sık sık birinci dünya savaşını laf arasında metinine sıkıştırsa da sırıtmamayı başararak eli yüzü düzgün bir film çıkarılmış ortaya. Bu film için söyleyceğim tek şey, eğer klasik britanya tiyatrosunu ve mizahını seviyorsanız bu filme bayılacağınızdır.

Yarın da 11.00 de emek sinemasında, Billy Plympton'ın canlandırma sineması kapsamında "I married a strange person" ve 19.00 da İzlanda'dan "Belalı Düğün" ü izleyeceğim şidetlenmezse karın ağrım. Yok yok şiddetli de olsa bilet aldım ya giderim artık lşsfalşsdflşks

19 Mart 2009 Perşembe

Seksi Film Karakterleri

Sinema dergisinin 2000 ya da 20001 deki sayılarından birinde vardı en seksi 50 film karakteri listesi. Karakterler oyunculardan farklıdır. Onları ne kadar oyuncudan ayrı düşünebilirse izleyici o kadar başarılıdır..Neden Geena Davis'i bir daha Thelma & Louise deki kadar seksi görmediğimizi de düşünebiliriz. Neyse efenim, ilk aklıma gelenlerden oluşan bir liste yaptım yine. Seksi film karakteri deyince aklıma gelenleri sıraladım hemen. Numaralı liste yapacak kadar seviyeleştiremedim o yüzden karakter isimlerine göre alfabetik şekilde yazmaya karar verdim. Buyrunuz;

* Betty Blue: 37°2 le matin isimli filmin, sinema tarhinin en ilginç karakterlerinden biri olacak tiplemesi Betty. Film uzun bir sevişme sahnesiyle açılır zaten. Betty de filmin içerisinde gerek çocuksu, çok nadiren de olgun tavırlarıyla seksapelliğini vurgular. Son derece sorunlu ve bence daha çocuk olmasına rağmen haksızlığa karşı dayanamayışı ve seviği tamircisi ile "var" olması ile şehvetli ve çekinmediği sevişmeleri ile Betty Blue listede olmayı hakedenlerden diye düşünüyorum.

* Catherine Tramell: E böyle bir liste yapılır da kendisi girmezse gerçekten o er kişinin yaptığı listenin güvenilirliği kalmaz derim ben. Sinema tarihinin en seksiliği ile ün yapmış en kült karakterlerinden olan bu, buz kıracaklı yazara Sharon Stone can verimişti. 1992 yapımı Basic Instinct'in muhteşem psikolojik gerilimli konusundan çok Catherine Tramell konuşulur. Hele ki sorgu sahnesindeki bacak bacak üzerine attığı sahne klasik olmuştur bile çoktan..Sharon Stone'a da büyük bir şan ve şöhret getirmiştir bu servetini umarsızca harcayan yazar..

* Elizabeth: E yani efenim benim listemde açık ara bir numarada Elizabeth karakteri. Kim Basinger'ın efsanevi rollerinden biri olan 9 1/2 Weeks'in baştan çıkarıcı Elizabeth'i, nice doksanlar ergeninin bir numarasıdır. Bilmiyorum kaç erkek Elizabeth'in göbeğinde eriyen o buz olmak istemiştir. Ayrıca yine erkekler arasında "ulan saçları mickey rouke gibi yapsam böyle sevişebilir miyim" düşüncelerini bir lanet gibi byinlere kazımıştır. Yapmayın etmeyin ağalar. Olmuyor öyle ben lisede çok denedim. Hoş memlekette Elizabeth gibi arzulu bir kadının var olabileceği düşüncesi de uzak ihtimaller denizinde yüzüyor.

* Gilda: Bu, arzulu kadının Marilyn Monroe ile ortaya çıkışıdır bence. Gilda, ilerde femme fatal olarak da anılacka karakterlerin çıkış noktası olmalı diye düşünüyorum. Seksi, sofistike, umursamaz ve ilgili. İstediğinde kendisine bağlayan istediğinde uzaklaştıran en fettan karakterlerden biridir. Bu klasik karaktere hayat veren Rita Hayworth'un ünlü sözünü aklımıza getirelim "erkekler Gilda ile yatıyorlar, sabah Rita ile uyanıyorlar.." Kaç kişinin Gilda nın şarkı söylediği vakitte, dirseklerine kadar olan eldivenlerini sıyırdığı sahnede içi geçmemiştir ki..

* Lara Croft: Tamam, her ne kadar Angelina Jolie faktörü olsa da, bir çok erkek için Lara Croft hayranlığı oyunu oynamaya dayanır. Cate Archer'ı sevmek gibi biraz. OYunda Lara ile maceradan maceraya atlarken, filmde Angelina Jolie'nin nefis can vermesiyle eksikliğini hissetmedik, elbette seksiliğinin de.

* Persephone: Yunan mitolojisine dayanan bu karakter Matrix'in devam filmlerinde karşımıza çıktı. Monica Bellucci de oynayınca bu karakterinin baştan çıkarıcılığına kurban gitmemek mümkün değil. Neo yu öpmesiyle, Trinity'nin o sarsılmaz yerini şöyle bir çalkalamıştır kendisi. Nasıl baştan çıkarıcı olunur konulu derslerde bir ünite olarak okutulmalı diye düşünüyorum.

*Rita: Gerçek adını öğrenemediğimiz bu Mulholland Drive karakteri de, filmin çoğu bölümünde gözüme fazlaca seksi görünmüştür. Saçlarının taranışı bile tahrik edicidir bence. Hele Naomi Watts ile seviştiği sahnelerde artık listeye kesinlikle girmesi gerektiğini ortaya koymuştur. David Lynch'in yarattığı en baştan çıkarıcı karakterlerden biridir, Gilda'nın afişini gördükten sonra ismini Rita olarka belirleyen karakterimiz.

* The Devil: Şeytan hiç bu kadar seksi resmedilmemişti herhalde. Elizabeth Hurley'nin, garibim Brendan Frasier'a anlaşma imzalatmaya çalıştığı ve türlü numaralarla yedi dileğini de piç ettiği şeytanı canlandırdığı Bedazzled filminden. Filmin bir çok yerinde şeytan gerçekten karşı konulmaz bir arzu ile insanı kendine çekebilir, hele ki Elizabeth hurley'nin vücuduna girmişse. Haşa huzurdan tööbe yareppim dinimiz amin. şldsflkşsda

Yarışma Dışı:

Bu kısımda listeye almadığım, bazılarının sadece sahneleri, bazılarının da karakter değil de oyuncuların seksi sıfatında olmalarından dolayı koydugum bir kaç aday olacak.

* Emmanuelle: Tamam, küçüklüğümüzde cumartesi gecelerimizin en büyük güzelliğiydi Sylvia Kristel'in genellikle canlandırdığı bu karakter. Şimdi yirmilerinin ortalarındaki erkekler için bir seksilik kıstasıdır emmanuelle karakteri. Bir karşı cins emmanuelle den seksi görünüyorsa sınıfı geçer, yok görünmüyorsa sınıfı geçemez. İşte biz buna literatürde "emmanuelle eşiği" deriz. Bir çok erkeğin ilk göz ağrısıdır bu memlekette. Kırmızı nokta kavramanın özdeşidir. Geceleri baba odaya girecek diye elde kumandayla kısık kısık izlemenin müsebbibidir. Ergenliğin anlamlarından biridir Emmanuelle. Öyle deme sevgili okuyucu, bugün bir erkeğin fantazi dünyası gelişmişse bunda emmanuelle in payı çok büyüktür. Bu a tarihi bir gerçektir.

* İffet: Müjde Ar'ı anmadan olmazdı elbette. Yerli sinemada seksilik ikonu deyince genelde Banu Alkan veya Serpil Çakmaklı öne çıkar ama herkes Müjde Ar'ı takdir eder. İffet filminin unutulmaz araba sahnesi ise yeşilçamın klasikleşmiş sahnelerinden olmayı başarmıştır. Sorarım size banu alkan veya serpil çakmaklı filmlerinin herhangi birinden bu denli klasikleşmiş bir sahne çıkar mı? Çıkmaz tabi ki. Müjde Ar, seksi karakterlerin ötesinde Türkiye'deki çok şeyi anlatan sosyal filmlerde oynamıştır bu karakterleri. Filmler sadece ucuz filmler değildir, kendi başına her biri ayrıntılı ve dolu filmlerdir.

Bo Derek:Şimdi bu artistimiz de benim bir önceki kuşağımı ihya etmiştir o kadar net konuşuyorum. Bu hanımefendinin bir filminde at üzerinde bir sahnesi vardır akıllardan çıkabilir mi azizim? Namümkün.

12 Mart 2009 Perşembe

Hayatımız Film


1999 tarihli Uluslararası İstanbul Film Festivali'nin sloganı olan bu cümle benim gördüğüm en iyi festival reklam kampanyalarından biriydi. Hatta benim açımdan İstanbul Film Festivali'nin en iyi kampanyasıydı, afişlerinden, gazete reklamlarına veya televizyon reklamlarına kadar. Şimdi internette o kampanyaya dair bir resim bulamamak ise her şeyiyle üzüntü verici bir durum. Neyse efenim bu meramımı da söyledikten sonra asıl konuya dönmek isterim. 28. Uluslararası İStanbul Film Festivali'nin programı açıklandı. Kitapçığını da 14 mart cumartesi gününden itibaren edinebileceğiz. Tabi ben de elime kağıt ve kalemimimi alarak 15 güne sığdırılan 57 filmlik bir program çıkardım kendime. Genelde bu tür planlarımı söylediğim zaman gerçekleştirememe gibi lanetim olmasına karşın bu kez kararlı oluğumu belirtmek istiyorum.

Toplam 7 salonda gösterilecek bu yıl filmler. Emek, Beyoğlu, Atlas, Yeni Rüya, Pera(saece son bir kaç günde), festivalin beyoğlu tarafını oluştururken, anadolu yakasında yine rexx sineması festival filmlerine ev sahipliği yapacak. Bu yıl City's sineması da haftasonları gösterim için festival kapsamına alınmış efenim. 4-19 Nisan 2009 tarihinde yapılacak festival için biletler gündüz seanslarına(11.00-13.30-16.00) ve yerli filmlere 3.5 tl olarak belirlenirken, diğer seanslarda(19.00-21.30) tam bilet 10, indirimli ise 7 tl olarka belirlenmiş. Galalar için ise 15 tl. bieltler 21 mart Cumartesi günü satışa çıkıyor ve biletix satış noktaları, biletix ile emek, atlas ve rexx sinemalarında kurulacak ana gişeden temin edilebiliyor olacak.

Neyse efenim bu temel bilgileri verdikten sonra gelelim ilk görüşte dikkat çeken bir kaç filme. Ha bir de unutmadan, bu yılki festivalin en memnun eden taraflarından biri Arjantin Bölümü kapsamı olmuş. Gümüş ülke altın sinema: Arjantin başlığı altında Arjantin sinemasından 8 film izleyebileceğiz. .bu sekiz filmden kendi programıma aldığım filmler ise şöyle;
* Liverpool
* Lluvia (Yağmur)
* La Mujer Sin Cabeza (Başsız Kadın)
* El Nino Pez (Balık Çocuk)
* Leonera (Aslan İni)

Güney amerika merakımın yüksek oluguna yazılarımda rastlamışsındır mutlak sevgili okuyucu:) Bu açıdan da Güney Amerika'dan gelecek filmleri genelde kaçırmamaya çalışacağım. Festivalde, Dünya Festivallerinden kapsamında da 20 film gösterilecek. bu filmlerden on tanesine de programıma sıkıştırmayı başardım.

* Bu filmlerden en merak ettiğim yine Güney amerika temelli olmasından dolayı kafadan 1-0 önde başlayan La teta Asustada(Acı Süt) isimli Peru-İspanya ortak yapımı film. 4 Nisan 16.00 da YEni Rüya ve 5 Nisan 13.30 da da Emek sinemasında izleyebileceğiz.

* Programımdaki dünya festivallerinden kapsamındaki ikinci film, Before Sunrise ve Before Sunset ile gönülümzdeki yeri silinmeyecek olan Julie Delpy'nin The Countess(Kontes) filmi.

* Adını bir kaç defa duyduğum Kazakistan yapımı Tulpan da merak ettiğim filmler arasında ve programıma elbette girdi.

* Parlez-moi de la pluie (Bana yağmurdan bahsedin) isimli Fransız yapımı film de ilgimi celbederek listemde kendine yer buldu.

* İkinci Bir La Lunes Al Sol vakası olabileceğini düşündüğüm, finlandiya yapımı Kolme viisasta Miesta (Üç Bilge Adam) filmi de programımda.

* İzlanda'da gördüğü ilgiyi boxofficemojo dan da takip edebildiğim, ve ülkenin Oscar adayı filmi de olan Çehov'un Ivanov'undan bir serbest uyarlama olan Brúðguminn(Belalı Düğün) de benim için festivalin sürpriz ama oldukça sevindirici filmlerinden..

* İnsanların özbenlikleriyle olan ilişkilerine realist yaklaşımı en iyi beceren ekollerden biri olan Japon sinemasından, yine yabancılaşma alt konulu Tokyo Sonatı da izlenmesi gereken filmlerden biri olarka listemde.

* İkinci dünya savaşı esnasındaki iki danimarkalı suikastçiyi temel alan Ateş ve Citroen de listemde.

* Oyunculuk ve kurgu anlamında daha öncei festivallerden de ödülle dönmüş olan, yine Güney Amerika menşeili Perro come perro(İt İti Isırır) merakla beklenenlerden.

* Festivalin en ilginç yapımlarınan biri de bu yılın Avusturya oscar adayı Revanche(Rövanş), partneri bir soygunda öldürülen kanun kaçağının intikam yemini etmişken, ortağını öldüren polisin eşi ile karşılaşmasını anlatıyor. bu ilgi çekici konu iyi kotarılabilirse şahane bir film çıkacağını düşünüyorum.

Efenim Festivalin Uluslararası yarışma bölümünden de 7 film aldım programıma. Bunlar;

* Rumba
* Plaisir de chanter, Le (Şarkı Söylemenin Keyfi)
* Normal vaktinde izleyemediğim Yusuf üçlemesinin ikinci filmi olan Süt
* Bir Buçuk Oda (Bu rus filminin imdb linkini bulamadım malesef)
* De Usylinge(bulanık Sular) da cinayetten sekiz yıl yattıktan sonra hapisten çıkıp kilisede org çalmaya başlaya nbir gencin ölürdüğü kişinin eşiyle karşılaşmasını anlatıyor. Rövanşa olukça benzer konusu ile dikkat çekiyor.
* 9.99$ isimli fransız yapımı bu film çok şeye gebe diyorum ve festivalin derinlerinde patlayan bombalarından olabilir.
* Festivalin yarışma dışı kapsamında gösterilecek İngiliz yapımı olan Easy Virtue(Evlilik Sınavı) filmi de görmek istediğim filmlerden olarak programa girdi.

Oyh bu kadar uzun bir yazı olmasını beklemiyordum. yoruldum, Türk sineması, Akbank galaları, Yıllara meydan okuyanlar, Aşk olsun, Genç ustalar, mayınlı bölge, azizler asiler aşıklar, canlandırma sineması ve anılarına kategorisinde görmek istediklerimi de uygun bir vakitte yazacagım inşallah.

3 Mart 2009 Salı

Umutsuz Boşluk


Yeni bir film izleyene kadar biri "2009 da görüğün en iyi film hangi filmdir?" diye sorsa, cevabım "Revolutionary road" olurdu. İlk iki ayını geride bıraktığımız 2009'da şu ana kadar -bana göre- yılın en iyi filmlerinin aynı hafta gösterime girmesi ise üzücü bir durum. Slumdog Millionaire ve Revolutionary Road bu yıl izlediğim en iyi iki filmdi ve ikisi de aynı hafta gösterime girdiler. Şunu söylemek isterim ki her ne kadar dışarıdan dramatik bir trajedi gibi görünse de filmi izlerken o gerilimi hissetmemek mümkün değil.

Leonardo Di Caprio ve Kate Winslet ikilisi titanic'te oluğu gibi ve üstelik titanic'ten çok daha başarılı oyunculuklarıyla şahane bir harmoni oluşturuyorlar. Bu ikili adeta birbiriyle dans ediyor gibiydi oyunculuk açısından. Son derece uyumlular. Oyunculuk açısından da sezonun en iyi performansını gördüğümü söylemek istiyorum. Hem Kate Winslet hem de Leonardo Di Caprio için geçerli. Kate Winslet Oscarı The Reader ile aldı ama bu filmeki oyunculuğuna ödül verilseydi de gayet yerinde olurdu. İlker Yasin'i anmak istiyorum müsaadenizle. Hem The Reader hem de Revolutionary Road ile Oscarın sahibidir, iki oscarlıdır bence. Hem penaltı hem gol!!

Sam Mendes'in ilk dakikadan bizi içine soktuğu hikaye bir yandan önceki çalışması The American Beauty'i hatırlatırken daha ilk dakikalarda girdiği ayrıntılarla ve diyaloglardaki kelimelerin vuruculuğuyla American Beauty'den bir o kadar da ağır ve vurucu olacağını işaret ediyordu sanki. Filmde, öyle kelimeler var ki izleyiciyi tam ama tam da "orasından" vuruyor. Diyalogların yazılışı üzerine gösterilen özene hayran kaldığımı belirtmek istiyorum.

Film özetlenmeye çalışılsa bir amerikan ortasınıf ailesinin balon dünyası diye özetlenemeyecek kadar karmaşık ve insani bence. İnsani sözünün oturduğunu düşünüyorum çünkü hiç bir insan bir çok filmde oluğu gibi siyah davranışı göstermeyip beyaz davranışı gösterir karakterinde değil. İşte film de tam bu açıdan insani. Wheeler ailesinin karı ve kocası olan April ve Frank Wheeler'ın tartışma sahnelerinde ise o gerilim o kadar net verilmişti ki bir çok gerilim filmi izlediğimden daha fazla gerildiğmi belirtme ihtiyacı hissediyorum. Bunda diyalogların başarılı olmasının yanısıra Leonardo Di Caprio ve KAte Winslet'ın olağanüstü oyunculuğunun rolü epeyce fazla.

Film, umutsuz boşluğa düşmenin anlamını vermesi açısından da gömleğinin kumaşının iyi oluğunu belli ediyor. O umutsuz boşluğa kapılan sadece April Wheeler değil ya da Frank Wheeler değil aslında. elektroşok geçirmiş olan şuan ismini hatırlayamadağım karakter haricindekiler, vurgulanan "umutsuz boşluk"un içinde çırpınıyorlar. Bu boşluğun onlar da farkında fakat umutsuzluğun farkında değiller. Ama bu umutsuzluğun kaynağı Revolutionary road'ta yaşamaları mıydı? Paris'e gidince her şey düzelecek miyi? İki ay sonra ne olacaktı? İşte burası muamma değil aslında. Karakterlere umutsuz boşluğu veren o his içlerinde mevcut olan Kusma Kulübü kitabından fırlamışçasına rahatsız edici ve herkesin çok iyi bildiği işte "o" his. Susmak ve biraz düşünmek. Bazen bütün mesele bu sanki..filmde April'in bir kaç defa sessizliğe, konuşmamaya ihtiyacı olduğunu gördük. Daha en başta tiyatrodan eve dönerken, Frank ile kavga ettikleri bir çok bölümde, Frank'in en yakın arkadaşı ile seviştiğinde bile adamın "gidelim buralardan" şarkısını söylemesine rağmen, susmasını ve arabayı sürmesini istiyor April.

Her şeyden öte benim açımdan filmin en can alıcı yerleri, Frank'in April'e bahsettiği gerçeklik hissi konuşmasıydı. Asker olduğunda savaşa gittiğinde bu kadar heyecanlı ve "gerçek" hissettiğini söyler Frank. Hep düşünüğün bir şey vardır, kafanda kurarsın, hayalinde yaşatırsın ama tam da o anda tam da savaşta o gerçektir. O gerçeklik hissidir. Gerçeklik, dışarıdan kendilerine özenilen genç ve nazik Wheelerlar olmaları mıydı yoksa tam da Paris'e gitmeleri miydi? O gerçek hissi işte tam da o kararı verdikleri geceydi.

Toplumun veya sosyolojik baskının idealize ettiği yaşam, ne kadar gerçek olabilir i ki? Bu gerçeklikten kaçmak için oyunculuk yapmıyor muydu April Wheeler? ve o ne kadar mutlu olsa da toplum oyunu ve onu yerden yere vurmuyor muydu? Bu çerçeveden farklı duran April ve Frank ilk sahnede arabada konuşurken tam da tüm filmde göreceklerimizi anlatıyor gibiyiler. Biraz sessizlik isteyen April ve sürekli kendisinin suçlandığını April'in üzerinden anlatmaya çalışan Frank. Ve tam da filmin sonunda genç ve nazik Wheeler'lar üzerine komşuların düşünceleri en baştaki tiyatro sahnesine ne kaar da yakındı. Ya bu boşluğun umutsuzluğunu farketmeden sondaki yaşlı amca gibi kulaklığın sesini kısarsın ya da Frank'in en yakın arkadaşı gibi arka bahçeye çıkıp bir kaç dakika durursun..Ama eğer umutsuz boşluğu gördüysen işte onu görüyse ne yapacağını bilemezsin.."Biz herkesden üstün ve yetenekli oluğumuzu düşünüğümüz bir hayat için evlendik ve buraya taşındık...ama biz başarısızız, biz hiç bir işe yaramıyoruz. Bizim hiç bir farkımız yok.."

Bu sezonun en etkileyici filmi şu ana kadar Revolutionary road'tur gözümde. 10/10 vererek herke tavsiye ediyor ve iyi geceler diliyorum.

2 Mart 2009 Pazartesi

Bilginin Dolaşabilirliği


Sekiz akademi ödülünü kapmadan önce de, bir çok ödül töreninde isminden bahsettirmeyi başaran slumdog millionaire biraz geç de olsa Türkiye'de cuma günü gösterime girdi. Elbette cumartesi günü koşa koşa fitaşa akın ettik biz de. Ülkede gösterime girmeden evvel, dünya üzerine de yalnızca eleştirmen tayfası ve çevresinen oluşan bir kesimin ilgi gösterdiği film olmaktan ziyade, genel olarak sinema izleyicisinin de yoğun ilgi gösterdiği yapımdı gişede. boxofficemojo sitesinin international kısmından takip ettiğim kadarıyla da salon başına ortalamalarda yüksek gişeleriyle göz doluruyordu. Bu anlamda maddi açıan da slumdog millionare filminin gerçek bir hit oluğunu söyeyebiliriz. Yazının bundan sonraki paragrafları spoiler içerikli olacaktır. İzlememiş olanlar okumasa iyi olur, okursa da ekime kadar...

filme gitmedne evvel özellikle hakkındaki yazıları okumaktan kaçındım. Öncelikle söylemek isteiğim konu müzikleri olacak. Filmde, özellikle kovalamaca sahnelerinde çalan müziklerin yansıttığı atmosferin heyecanlılığı gayet de başarılıydı. Filmin hatırlanacağı noktalarından biri elbette başarılı müzikleri olacaktır.

Konu bildiğimiz üzere, ülkede kim beş yüz bin ister ismiyle yayınlanan "who wants to be a millionaire" yarışmasını temel alsa da, anlatmak istediğini söyleyebilmek için kullandığı bir arayol olmuş sadece. Hikayenin anlatılış yolu için böyle pek de denenmemiş bir yöntem seçildiği için ilgiyi daha baştan çekiyor. Filme gitmeden önce hayal kırıklığına ugrayacağımı sandığım esas nokta tam da buydu aslında. Bu yarışmanın hikayenin anlatılma yolundan daha fazlası olabilme ihtimali. Neyse ki bu ayarı tam da tutturabilmiş film. Who wants to be a millionaire sadece bir arayüz olarak kalmış ve ileriye gitmemiş.

Filmin ana kahramanı olan Jamal Malik'in yaşam öyküsü, izleyici ile özdeşleştirilebilecek düzeyde anlatılmış, filmin bir noktasında mutlaka izleyici kendisini Jamal'in yerine koymuştur diye düşünüyorum. Ben bolca kendimi onun yerinde düşündüm film esnasında. Oyunculuk üzerine konuşmanın da densizlik olacağı inancındayım nitekim, muazzam bir oyunculuk izlediğimi düşünüyorum ben perdede. Jamal'ın kardeşi Salim'i oynayan arkadaş özellikle de en küçük Salim'i oynayan arkadaşın yaptığı görece kötü hareketlerden veya verdiği kararlaran sonraki, bu kararının narkasında durduğunu gösteren güçlü fakat aynı zamanda da üzgün olduğunu belli eden bakışları fazlaca etkileyici idi.

Filmle ilgili sıkıntı duyduğum tek nokta son soru oldu. Açıkçası yani "ben bilmiştim, ben demiştim" maksadıyla söylemiyorum fakat çok net olarka on beşinci dakikada, son sorunun o malum soru olacağı belli oluyor. İlk başta çok fazla üzerinde durmayıp, son soru için bu kadar kolay soru sormazlar diye düşünmeme rağmen aynı metaforun bir kaç kere daha karşımıza çıkmasıyla artık kesinlikle son sorunun şekli belirlenmişti gözümde. Bence çok daha kazık bir soru olmalıydı lakin Jamal için kazık olabilir tabi de genel yarışmacı profili için kolay bir soruydu bence 20 milyon için. Tabi ordaki ironi çok hoş olsa da kendini daha filmin ortalarında belli etmesi nedeniyle pek de etkileyici olmadı benim açımdan.

Film, aldığı sekiz akademi ödülü haketti mi haketmedi mi bilemem. Bazılarına göre dünyada çok daha iyi filmler vardı fakat bu film Hindistan'da geçmesine rağmen İngiliz kültüründen de beslenmesiyle akademiyi cezbetmişti. Elbette bu tespitte gerçeklik payı vardır. Ama tüm ödüllerin gelmesini buna bağlamak biraz ağır olur.

Öte yandan film hint sinemasına yapılan göndermeleriyle de dikkat çekti. Zaten sorulardan biri ünlü bir hint artistiydi ve o vasıta ile de geleneksel hint sineması da filmin kendine referans aldığı noktalardan biri olduğunu gösterdi. Elbette sondaki dans sahnesine de değinmek gerek hint sineması demişken. O dans ile de, her ne kadar İngiltere menşeili bir yapım olsa da bir hint filmi olduğunu seyircinin gözüne sokuyordu. Bir de o son dans sahnesinde film boyunca gördüğümüz karizmatik mücadeleci Jamal, çizdiği imajı yerle bir etti. :) Elbette o sahneyi hint sinemasının bir özelliği olarak ele almalıyız her şeyden önce.

Filmle ilgili önemli noktalardan biri de, aslında bence asıl anlatılan daha oğrusu benim asıl olarak gördüğüm nokta da bilginin dolaşabilirliği idi. Bir çok yere göre azim ve istekle her şey yapılabilir gibi bir ana teması olsa da bana göre bilginin serbestliği ve insanların etkileşiminin bireye kattığı yüzlerce bilginin güzelliği idi. Hayatta her gün her dakika, herhangi bir konuyla meşgul olan bireyin bu meşguliyetlerinin sağladığı birikimin büyüklüğü gerçekten özenle yansıtılmış. bir çok zaman değersiz veya boş işlerle uğraşıyor olarka görsek de kendimizi "kenimi bildim bileli" sözündeki gibi insan kendini biliği yaştan itibaren o kadar çok öğrenime sahip ki birey yüzlerce kitap çıkabilir bir insanın kendi bilgilerinden.

Neyse efenim son olarak, bana göre oldukça başarılı ve kendi sinemasının izlerini taşımasına rağmen evrensel bir anlatım yoluyla kendini öne çıkarmış bir film olmuş Slumdog Millionaire. Bana göre tek eksi yönü son sorunun tahmin edilebilirliği ve o sorunun o yarışmanın son sorusu için oldukça kolay olmasıydı. Onun haricinde nefis bir öykü izlediğimi düşünüyorum perdede. 8/10 diyerek yazıma son verirkene büyüklerimin ellerinden küçüklerimin gözlerinden öpüyor, Revolutionary Road ve İki Çizgi'yi de kısa zamanda izlemek istediğimi belirtmek istiyorum.