festival etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
festival etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2009 Perşembe

Festival Günlüğü (Le Plaisir de Chanter)

Festivalin sonuna yaklaştıkça izleyici sayısında bariz bir düşüş gözüme çarpıyor bu aralar. İkinci haftasında izlediğim filmlerde, salonlar ilk haftaya göre oldukça boş gibi göründü diyebilirim. Elbette %70 lerde bir doluluk oranı bu düşük izleyici fakat ilk hafta bu oran %90ların üzerindeydi. Neyse efenim, festivalde, şu ana kadarki en büyük hayal kırıklığım bu film desem yalan söylemiş olmam herhalde. Festival öncesi program yaparken de oldukça ilgimi çekmesine rağmen umduğumu pek bulamadım La Plaisir de Chanter(Şarkı Söylemenin Keyfi) isimli komediden.

Bildiği bir sır yüzünden öldürülen bir adamı araştıran iki polis memuru bu adamın dul eşinin de sırlardan bir kaçını bilebileceği üzerine yoğunlaşıp onun kayıt olduğu şan ersi grubuna giriyorlar öğrenci olarak. Sonrasında, gruptaki her biri nevi şahsına münhasır öğrenciler arasındaki lişkiler, bol bol gişe esprileri ile örülü bir komedi izliyoruz. Bu filmin festivale seçiliş amacını merak ediyorum cidden. Filmin oyuncusu geldi bugün salona ve kısa bir söyleşi yaptı. Onun için midir acep? Her ne nednele olursa olsun bence festivale yakışan bir film değildi "Şarkı Söylemenin Keyfi".

15 Nisan 2009 Çarşamba

Festival Günlüğü (La Mujer Sin Cabeza)

İki günlük bir aranın akabinde, festivale geri döndük. Dün biletim olmasına rağmen iki filme gidemedim vakitsizlikten ötürü. Kısmet diyeceğiz artık. Bu sabah da Gümüş Ülke, Altın Sinema: Arjantin teması kapsamındaki LA Mujer Sin Cabeza(Başsız Kadın) isimli filmi görme şansım oldu.

Efenim, Donnie Darco'yu izlediniz mi bilmiyorum. Hani arkadaş tavsiyesiyle değil de konusu hakkında pek fikir sahibi olmadan, "olm doni darko diye bir film var süper konu, beynin ebesini sikerten bir senaryo yazmış adamlar" tarzı öneriler haricinde hakkında bir şey bilmeden ilk defa izledikten sonra verilen "ne ki bu şimdi" tepkisine benzer bir tepki ile ayrıldım salondan. "Ne ki bu şimdi". Kesinlikle tekrar izlenmeli ufak da olsa bir şeyler anlayabilmek için bu filmden herhalde. Arjantin sinemasında David Lynch izleri sezinlemeim değil hani. Hayır festival kitapçığında, internet sitesinde de sıkmışlar "sınıf ayrımcılığı, negatif uyanış" falan diye. Yanlış filme mi geldim acaba diye bile düşündüm. Kim hazırladıysa bu filmlerin özetlerini kendisini tebrik ediyorum ben.

Efenim filmde ellili yaşlarında olduğunu tahmin ettiğimiz Vero isimli diş doktoru bir gün yolda giderken arabasıyla bir şeye çarpar. Bu çarptığı şeyin ne olduğunu göremeyiz. Filmin bir kısmı bu çarpılan şeyin başıboş bir hayvan mı yoksa bir insan mı olduğuna dair şüphelenmelerle geçerken, aynı olayların ardı ardına tekrarlandığı sahneler izliyoruz. Örneğin, saksıcı adam ile diyaloglar, arabalarını yıkamaya gelen çocuk ve yağmur ile sele dair konuşmaların olduğu sahneler. Filmin sonuna doğru ise, bu olayların hiçbirinin yaşanmamış olabileceği idesi üzerinde duruluyor. Açık konuşmak gerekirse bir şey analamadım ben filmden. Tekrar izleyebilirsem daha rasyonel değerlendirme imkanım olabileceğini düşünüyorum. Tek seyirlik filmlerden değil kesinlikle. Herkese iyi akşamlar diliyorum.

12 Nisan 2009 Pazar

Festival Günlüğü (Tulpan, El Nino Pez, Flammen & Citronen)

Efenim festival tüm coşkusuyla devam ediyor. Bu repliği de içeren festival tanıtım filmini oldukça beğendiğimi söylemek isterim bu yıl. Sonlara doğru emek sinemasındaki, yer gösterici abinin çıkması ise güzel bir düşünce olmuş. Neyse efenim festival kapsamında dün Tulpan ve Elnino Pez(Balık Çocuk), bu sabah da Flammen & Citronen i izleme şansım oldu.

İlk film olarak dün seyretme imkanı bulduğum Tulpan'dan bahsedeyim. Bir çok festivalden ödülle dönmüş bu yapımdan ben de girmeden evvel oldukça büyük beklentiler içerisindeydim. Nitekim beni hayal kırıklığına uğratmayarak beklentilerimi karşıladı. A Nyomozo'nun bir gün önce zirveye oturduğu "festival kapsamında gördüğüm en iyi filmler" listemde(böyle uzun isimli liste olmaz olsun) zirveyi zorladı diyebilirim. bir süre kararsız kaldım acaba A Nyomozo'yu zirvende indirebilir mi diye. Nitekim çok yakın puanlarla A Nyomozo zirvedeki yerni korurken Tulpan'ı ikinci sıraya yerleştirdim. Film Kazakistan'ın iç topraklarında geçiyor. Her yer step ve bozkır. En yakın şehir 500 km uzakta. Bu topraklarda göçebe yaşamın yanısıra hayvancılıkla geçinen bir aileye konuk oluyoruz. Asa, ablası, ablasının kocası ve onların üç çocuğundan oluşan bir aile. Asa, gerçekten hayvan bakımı otlatma gibi konularda son derece yeteneksizdir fakat artık yaşını başını da almıştır. O yöreye göre evlenme çağındadır. Civardaki tek evliliğe uygun aday ise Tulpan isimli hatundur. Bir yandan bu hikayeye girerken aslında birbirine yedirilmiş bir çok katmanı bulunan konuyla güldürmeyi başaran, zaman zaman derin düşüncelere daldıran, kültüre pek yabancı olmadığımız için de anında içine çekebilen bir film Tulpan. Filmi izlerken kafama takılan bir başka düşünce ise, bu filmin sürekli ödül almasının nednelerinden biri Kazakistan'da bozkırda geçiyor olması diye düşündüm. Bu film Almaata da geçseydi pek bir isim yapabileceğini sanmıyorum. Genelde batılı ödül vericilerin doğu filmlerini izlerken farklı şeyler görmek istediği kanaatine kapıldım. Şimdi derin derin açmayayım ama biraz da kızdım kendilerine. Hoş..tavşan dağa küsmüş :) Başka gösterimi kaldı mı bilmiyorum ama fırsatınız varsa mutlaka görün efenim.

Dün izlediğim ikinci film ise Gümüş Ülke Altın Sinema: Arjantin temasına dahil olan El Nino Pez(Balık Çocuk) isimli filmdi. Arjantin teması kötü film çıkarmıyor diyebilirim. Yine beğendim ama en iyiler arasında gösterecek kadar değil. Yine de eli yüzü düzgün film denir ya, aynen öyle. İyi bir film. Açıkçası Saving Face isimli filmde iki genç kızın fırtınalı aşkı temalı yapımlar kotamı doldurmuştum bir iki yıl önce. Zaman zaman saving face'i hatırlatsa da kendi duruşunu ortaya koyabilmiş film. Öte yandan genç kızların ikisi de oldukça başarılı oyunculukları ile göz dolduruyorlar. Bir de filmin sonunu pek beğendiğimi söylemek isterim.

Bu sabah izlediğim film ise bir çok ünlü simâyı da salonda filmi izlemek üzere yerini almış olarak gördüğümüz Flammen & Citronen isimli filmdi. Bunda pazar sabahı olması ve "yönetmenin katılımıyla" şeklinde yayınlanması planlanmış olmasının etkisi büyüktü elbette. Yalnız yönetmen değil de filmde Ateş rolünü oynayan abi gelince şaşırdık biraz. Neyse efenim filmi ben pek beğenmeim genelin aksine. İkinci dünya savaşında Almanlara teslim olup topraklarını savaşmadan açan Danimarka da geçiyor film. Özgürlük birliği hareketi vasıtasıyla ve İngilizlerden de gelen yönlendirmeler sonucu, kilit pozisyondaki Nazileri öldüren Ateş ve Citronen in çevresinde geçiyor film. Bir çok benzer film gibi, şaşırtıcı sürprizlerle dolu olan filmde sevdiğim yön, ikinci dünya savaşı temalı propoganda filmlerinin aksine Almanları sürekli yerden yere vurmamasıydı. Onun haricinde ekstra hiç bir şey göremedim ve aynı tarzda çok daha başarılı örnekleri bulunan bir yapım olarak niteliyorum kendisini.

Salı gününe kadar festivale ara veriyorum efenim. Malum sınavlar dolayısı ile yarın İzmit'te olacağım. Herkese iyi günler diliyorum.

10 Nisan 2009 Cuma

Festival Günlüğü (A Nyomozo)

Efenim bugün izlediğim A Nyomozo(İz Sürücü) filminden sonra, beğendiğim filmler sıralaması yine değişti ve A Nyomozo tepeye oturdu. Yeni sıralama;
1- A Nyomozo
2- La Rabia
3- Easy Virtue
4- Leonera

şeklinde artık. Bakalım çok şeyler beklediğim ve haftasonu görmeyi planladığım Tulpan neler getirecek.

Efenim, modern bir kara mizah örneği olarak gösterilebilecek bu film aslında tam da kara mizah sayılmaz. İksv'nin sitesinde yazdığı gibi aslında, her çeşitten biraz var filmde. Hiç beklenmeyen yerlerde kuvvetli kahkahalar attırırken bir yandan dedektifçilik oynamaya soyunduran, bir yandan da ara ara gerilim dozunu ortaya serpiştiren başarılı kurgusu ve senaryosuyla dudak ısırtıyor film. Filmin sonunda seyircinin içtenlikle yaptığı alkışları da fazlasıyla hakediyor bence. Fırsatınzı varsa haftasonundaki son gösterimini kaçırmayın derim.

Konuya gelirsek, annesinin hastalığı neddeniyle, onu tedavi ettirmek için Stockholm'e yollayacak parayı, kendisine bir gün çıkagelen "tepegöz"ün teklifiyle, birini ölürerek almaya çalışan tibor filmimizin ana kahramanı ve yaratılmış en şahane karakterlerden biri. Her türlü soruya rasyonel cevaplar verip, "date"i olan hatun ile her gece sinemaya gidip daha sonraki aşamaya geçemeyen, daha doğrusu geçmeyen bu karakterin kafasında yaptığı düşünce ve sonuca ulaşma çalışmalarındaki görüntüler de yaran cinsten. Neyse efenim, Tibor tepegözün teklifini kabul eder ve daha sonra da kendisine bir mektup gelir. Bu mektup kurbandandır ve içinde çok ilginç bilgiler vardır. Bu bilgiler sonrası dallanıp budaklanan konu bizleri hem zeka ürünü bir dedektiflik hikayesine hem bol bol kahkahaya ve aksiyona götürür. fırsatınız varsa son gösterimi mutlaka görün efenim.

yarın da bir aksilik olmazsa "Tulpan" ile "El Nino Pez (Balık Çocuk)" i göreceğim. Bakalım listede kendilerine nerede yer bulabilecekler. Herkese iyi geceler diliyorum.

9 Nisan 2009 Perşembe

Festival Günlüğü (La Rabia, Leonera)

Sözlükte çok güldüğüm bir başlık var. "bir oral seks yap da kendimize gelelim" diye bir başlık. Bu başlığa gönderme yaparak şunu demek isterim ki bir Arjantin çek de kendimize gelelim ey festival. Gümüş Ülke Altın sinema: Arjantin kapsamında gördüğüm iki film, sinema izlediğimi hatırlattı bana festivalde. Kendimize geldik. Öte yandan filmlerden sonra eve geldiğimde bir de sezonun en iyi bölümlerinden birini göstermiş olan Lost'un yeni bölümünü de izleyince seyir açısından fazlasıyla tatmin edici bir gün geçirdim. Ders mers çalışacak durumda değil kafam bu akşam hiç :)

Günün ilk filmi, aynı zamanda şu ana kadar festival kapsamında gördüğüm en sağlam film, La Rabia(Öfke) isimli yapımdı. Altın sinemadan altın bir örnek. Fazlaca sert, oldukça dolu, söylemek istediği etkileyici sözleri olan, konu aralarına serpiştirdiği çizimlerden oluşan kısa görüntülerle de bir çok hikayeyi anlatan yapım. Kısaca konusundan bahsetmek gerekirse, Arjantin in bir köyündeki iki küçük çocuğu merkeze almaya çalışan ama genel olarak onların ailelerinin psikolojini perdeye seren bir konu diyebiliriz. Dilsiz olan kız Nati ve Laedea isimli çocuğun arkadaşlığının ötesinde Nati'nin annesinin Laedea'nın babasıyla olan ilişkisini de görüyoruz. Hatta öyle ki bu sevişme sahneleri daha ilk gösterildiği anda salona gelen namuslu hanımkızceğizlerimizden(author mode on :) bazıları salondan koşarak çıkıp kendilerini bu ahlaksızlıktan kurtardılar. Sevişme sahnelerinin ötesinde köy hayatının, doğal yaşamın şehirde yaşayan birine göre vahşiliğine bana göre doğallığına adaptasyonunu da net biçimde gördük. Özellikle hayvanların kesildiği ve öldürüldüğü bazı sahnelere midenin dayanması kolay değildi. Buna rağmen şunu belirtmek isterim ki filmin başında "bu filmdeki havanlar doğal biçimde yaşayıp ölmüşlerdir" yazısından sadece çekim için bu hayvanların öldürülmediğini görüyoruz. Bana göre filmin en etkileyici sahnesi onca kesip biçmeyi çocukların önünde yapmanın akabinde resim çizen Nati'ye annesinin "bunları değil, çiçek, böcek, güneş çiz ki öğretmenin seni sevsin" demesiydi. O sahneden fazlaca etkilendiğimi söylemek isterim. Bir de filmi izlerken, Nati'nin Pichon'u vuracağını düşünmeye başlamıştım ama annesiyle sevişmesinden ötürü değil, Laedea'yı dövdüğü için. Neyse efenim cumartesi 19.00 da Rexx'te oynayacakmış tavsiye olunur bu son gösterim cümleten ama sert görüntüler olduğunu yeniden tekrar edeyim.

Günün ikinci filmi Leonera(Aslan İni) idi. Gümüş ülke Altın Sinema: Arjantin kapsamında ilk gösterimi yaptı bugün. La RAbia'dan sonra biraz hafif kaldı tabi ama Easy Virtue ve La Rabia hariç izlediğim diğer filmlerden çok daha fazla begendiğimi belirtmek de isterim. Film Julia'nın apartman dairesinde bir kaç ölü adamı farketmesi ve akabindeki telefon konuşmasıyla açılıyor. Sonrasında, Julia o kişileri öldürmekten tutuklu olarak yargılanıyor. Tutukluluk esnasındaki kontrolde hamile olduğu ortaya çıkıyor. Konu buradan sonra o olayın(cinayetin) neden yaşandığı ekseninden, bir anne - çocuk ilişkisine dönüşüyor ve Julia'nın hapse girdiği olayın asıl yüzünü öğrenemiyoruz. Zaten filmin derdi de o değil. bugüne kadar hapishaneye ve hapishane yaşamına dair bir çok film ve dizi izledik. İlk aklıma gelenler, Duvar, Oz, Prison Break ilk sezonu, The Last Dance gibi yapımlar. Ama hiçbirinde hapishanede doğum ve hapishanede doğum yapan annelerin durumu ele alınmamıştı. Film genel olarak bu konunun üzerinde duruyor. Julia yıllar süren yargılanma aşamasında çocuğunu doğuruyor hatta bir kaç yıl da büyütüyor. Kanunlar gereği dört yaşından itibaren anne hapiste kalacaksa çocuk öncelikle bir akrabaya verilebiliyor eger akraba yoksa veya akrabalar çocugu almazsa da yetiştirme yurduna konuluyor. Julia'nın annesi çocuğu sahiplenirken Julia bu durumdan pek de hoşnut kalmıyor aslında. Fırsat bulunursa izlenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum daha fazla anlatmadan konuyu.

Akaşm eve gelince de Lost, adeta beni ekran başına kilitleyen bir bölümle karşıma çıktı. Beşinci sezonu çok iyi gidiyor bu dizinin gerçekten. Yakında diziler için bir sezon sonu öncesi değerlendirmesi yapmayı düşünüyorum. Orada detaylı olarak değinmek istiyorum Lost'un beşinci sezonuna da.

Yarın da festival kapsamında A Nyomozo(İz Sürücü) filmini izleyeceğim kısmet olursa. Herkese iyi geceler diliyorum.

8 Nisan 2009 Çarşamba

Festival Günlüğü (I Married A Strange Person, Brudguminn)

Efenim dün planladığım filmleri izleme şansım oldu. Ayrıca yeni programıma göre bilet almak için harekete geçsem de şiddetle görmeyi arzu ettiğim "$9.99, Sunshine Cleaning, Revanche ve Milk" e hiç bir yerde boş yer kalmamış bile çoktan. Neticede alabildiklerimi aldım bu filmler dışında. Ha bir de Yaz Saati var tabi. Ona da boş yer kalmamış. Bu sene ödüllerin favorisi olarak gösteriliyor bazı sinema yazarları tarafından lakin izlemek kısmet olmayacak bana.

Neyse efenim dün de iki filmi görme şansım oldu daha önce belirttiğim gibi. Bunlardan ilki Bill Plympton Canlandırma sineması temasına dahil olan "I Married A strange Person" isimli canlandırma filmiydi. Bilmiyorum daha oynayacak mı ama gidip görmenizde yarar var diye düşünüyorum. Ben filmden çıktığımda, izlediğimden oldukça memnun haldeydim. Hatta dvdsini bulmanın pek mümkün olmaması nedeniyle tekrar izlesem muhtemelen bir sürü, titizlikle iliştirilmiş ayrıntı bulunacak film diye düşünüyordum. Filmde bir takım nesneleri arzu ettiği başka bir nesneye dönüştüren Grant'ı izliyoruz. Elbette sonradan onun peşine takılan, ratingleri yerde sürünen medya patronunu da görmek mümkün. Filmin bomba sahneleri, Grant'in vefalı eşinin sürekli olur olmaz her yerde "son günlerde çok değişti" demesi ile, medya patronumuzun Grant'i bulup getirmesi için tuttuğu albay ın ateş etme merakıydı. Oldukça eğlendiğimi söylemek isterim kısaca bu filmde.

Günün ikinci filmi akşam 19.00 da gösterilen Brudguminn(Belalı Düğün) isimli İzlanda da geçen yılın gişe şampiyonu filmdi. Her ne kadar Recep İvedik izleyen öküzdür ayıdır gibi genellemeleri sevmesem de iki ülkenin box office listelerinde tavan yapmış yerli yapımları kıyaslıyor insan, ister istemez. Tabi ki her ülkenin kendi izleyicisinin özellikleri vardır perdede görmek istediği. Abd seyircisinin güldüğü duruma izlanda seyircisi gıkını bile çıkartmaz bazen. Yine de filmde eğlendim fazlaca. Öncelikle İzlanda da bir ada köyünde geçiyor film ve o manzaraya vurulmamak mümkün değil. Öte yandan gelinin annesinin para merakı ve son anlarda yaptığı buzdolabı pazarlığı yerlere yatırırken, damadın arkadaşı ve gelinin babasının opera merakı, rahibin bahtsızlığı oldukça eğlendirdi beni. Elbette bu film bir festival filmi değil bence. Bir çok sahnenin veya diyaloğun gişe için konduğu görülebiliyor yine de niteliksiz abd ve türkiye komedilerinden bin kat iyi.

Efenim bir günlük aradan sonra yarın da, gümüş ülke altın sinema arjantin temasına iki filmle giriş yapacagım bir aksilik meydana gelmezse. Bunlardan ilki La Rabia(Öfke) ve ikincisi de Leonera (Aslan İni). Bakalım heyecanla beklediğim bu tema bizlere neler gösterecek. Herkese iyi seyirler diliyorum.

6 Nisan 2009 Pazartesi

Festival Günlüğü (Tatarak, La Belle Personne, Easy Virtue)

Efenim gecikmeli de olsa festivale başlamış oldum ben de bugün. Halen verip şu illetten kurtulamadığım üç dersim var ve sınavları, seçimler nedeniyle de tam festivalin ortasına ertelendi. Fak! Hem de Edirne'ye gitmeye karar verdiğim için önceden bilet almadım. Yeni bir program yapıp film sayısını düşürmek durumunda kaldım. Yeni programın ilk günü olan bugün doğaçlama tercihler ile, bugün, yarın ve perşembe için biletlerimi aldım sabah Emek sineması gişesinden. Tahmin ettiğim gibi görmek istediğim bazı filmlere yer kalmamış.

Neyse efenim sabah izlemek istediğim film Tatarak(Sazlıkta) için Atlas sineması gişesinde bilet kalmadı denirken Emek sinemasındaki ana gişeye uğradığımda yer olduğunu öğrendim ve şahane bir yerden de bilet alıp daldım. Tatarak'ı izlerken iksv ye oldukça kızdığımı belirtmek isterim, internet sitesinde filmin sonu yazılı direkt olarak. Öte yandan filmde, izlediğim ilk film olduğu için hoşgörülebilse de vasatın üzerinde gösterilebilecek yön göremedim. Yani tamam filmin sonu yazılı ama oradaki duyguya bakacaksın ceku denirse de özellikle seyirciyi içine almaya çalışan daha doğrusu seyirciyi kendi duygusuna çekmeye hiç de çalışmayan bir film. Bu yönüyle sıradışı görünebilir ve sadece kendi derdiyle ilgilendiği tezi ortaya konulabilir. Yine de 6/10 u geçebilecke bir puanı olacağını söylemek zor.

Günün ikinci filmi Yeni Rüya sinemasındaki La Belle Personne (Güzel İnsan) idi. Tatarak'ta uğradığım düş kırıklığını temizlemeyi başardı diyebilirim. Annesinin ölümünün ardından yeni bir okula gelen Junie ile genç İtalyanca öğretmeni Nemours arasındaki "gizli" ilişkiyi kendine şiar eden film, bu ilişkinin ötesinde son bölümlerinde allak bullak eden entrikaların ve planların gösterilmesi ile izleyiciyi oldukça şaşırtmayı başardı. Açıkçası filmin sonunda Junie okulu terk ederken de bunun bir entrika olduğunu düşünüp vapurda her an Nemours'u görebilmeyi beklesem de o kadar ileriye gidilmemiş. Alt metin olarak da Junie'nin bir çok yol ayrımından mütevellit seçimlerinde hiç birisini seçmemeyi seçmesini başarılı biçimde ortaya koyuğunu düşünüyorum. Asıl üzerinde durulması gereken noktanın ise Otto'nun intiharı olduğunu düşünüyorum. Filmde hem Junie'nin annesinin ölümü hem de Otto'nun intiharının üzerinde pek durulmamasına rağmen, derdini ortaya koymasında bu iki olayın çok önemli yeri olduğu kanaatindeyim.

Günün üçüncü filmi, 1920'lerin İngilteresinden şahane bir "british comedy". Easy Virtue(Evlilik Sınavı), bir yandan klasik britanya tiyatrosunun havasını yakalamayı başarırken, mizahi yaklaşımıyla da İngiliz mizahının inceliklerini ortaya koyuyor. Günün en beğendiğim filmi oldu Easy Virtue. Tavsiye etmek istememe rağmen, festivaldeki son gösterimi oluğunu gördüm. Umarım festivalden sonra gösterime girer ve bir kez daha eğlenceli bir 90 dakika geçiririz. Sık sık birinci dünya savaşını laf arasında metinine sıkıştırsa da sırıtmamayı başararak eli yüzü düzgün bir film çıkarılmış ortaya. Bu film için söyleyceğim tek şey, eğer klasik britanya tiyatrosunu ve mizahını seviyorsanız bu filme bayılacağınızdır.

Yarın da 11.00 de emek sinemasında, Billy Plympton'ın canlandırma sineması kapsamında "I married a strange person" ve 19.00 da İzlanda'dan "Belalı Düğün" ü izleyeceğim şidetlenmezse karın ağrım. Yok yok şiddetli de olsa bilet aldım ya giderim artık lşsfalşsdflşks