perşembe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
perşembe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2010 Cuma

2009 Last Fm İstatistikleri ve Burger King Sosları

Efenim herkese merhabalar. Uzun süredir yazamadıktan sonra, kaç zamandır aklımdaki bazı yazıları yazmak arzusundayım fekat öncelikle burger kinge iki çift lafım olacak. Ramiz Dayı vurgusuyla kendisine diyorum ki "...Mesele iki tane sosa 50 kuruş vermek değil yeğen. Mesele ballı hardallı sosa banılacak soğan halkalarını, sarımsaklı mayoneze bandırılacak patetesleri düşünürken kasada yaşanan duraksamadır. Mesele en mutlu hissettiğin anda daha da beklemektir. Şimdi anladın mı..mesele neymiş..kardeş?"

Neyse efendim 1. geleneksel last fm istatistiklerimi açıklamam tüm şehirlerimiz ve yavru vatanda heyecan yaratıyor biliyorum. şaka lan ikinci oluyor bu. Şimdi bu yıl liste gerçekçiliğini biraz yitirdi çünkü iki üç tane youtube üzerinden çok fazla dinlediğim şarkı var bu listede mevcut olmayan. Onları da yazının sonunda şey ederim aklıma gelirse. Artık aralara bir yerlere serpiştirilmeliler. Hadi bakalım;

20- Lulu - The Man With the Golden Gun: Efenim aynı isimli James bond filminin introsu, seriyi tekrar izlediğimde dikkatimi çekmesinin akabinde indirdiğim james bond introları albümünden sıkça dinlediğim parçalardan biri olarak listeye girmiş bulunmakta. eğer enerjik biçimde uyanmışsanız güle oynaya kahvaltı hazırlamak için pek ideal parçalardan. Dinlenme Sayısı ise 32. Dinlemek için ise buraya

19- The Last Shadow Puppets - The Chamber: Efenim bu şahane deneysel grubun çıkardığı son yılların en iyi albümlerinden biri olarka gördüğüm "the Age of the understatement" albümü bu yıl rekorlar kırarak listeye 8 parça soktu. Chamber da onlardan biridir. Bir sigara yaksanıza...dinlerken..buradan..

18 - Murat Yılmazyıldırım - Adsız Özlem: Şimdi ne yalan söyleyeyim, Düş sokağı sakinleri grubu hakkında olsun üyeleri hakkında olsun feci geyikler çevirmişizdir arkadaşlar arasında üniversite dönemimizde. Halen de çeviririm ama bu parçayı da es geçmem arkadaş. Bu sesten duyduğum en şahane parça. "günleri geçiremem..Kalbimden düşer sevişmeler" derken bir tek benim mi içim eriyor?...35 defa dinlemişim bilgisyarımda. Buradan dinlenebilir

17- Burcu Güneş & Fuat Güner - Ateş ve Suyun Aşkı: yılın sonlarına doğru çıkan Sihirbaz albümüyle Burcu Güneş bu kez de olmuş dedirtti bana. İşte bu olmuş albümünün en olmuş parçası. Can Yücel'in sözlerinin nefis uyarlaması üzerine pek kelam edilmemeli diye düşünüyorum. 37 dinlemede kendisi. Şuradan da dinlenebiliyor.

15 - Dido - It Comes and It Goes: Aynı dinleme sayısına sahip iki şarkı var sırada. Last Fm ikisini de 15. sırada olarka belirlemiş. Biz de kendisine uyuyoruz. İlki, Dido'nun bu yıl içinde çıkarttığı albümü Safe Trip home'un en sevdiğim parçası. Manik Depresif olmak nedir diye bir şeyler karalasaydım bu parçadan mutlak bahsederdim efenim. Şuradan da dinlerdim.

15- The track Team - Agni Kai: Efsane çizgi dizim Avatar: The Last Airbender'ın efsane müziklerinden biri olan Agni Kai da bu yıl içinde en fazla dinlediklerimden biri. Buyrunuz 38 dinlemeye ulaşmış Ateş Bükücü düellosundan ismini alan müziği buradan dinleyiniz efenim.

14 - Bendeniz - Kapında Günerim: bilenler bilir, Bendeniz hanım kızımız en çok sevdiğim aynı zamanda da en çok kızığım şarkı icracılarından biridir. İlk üç albümü gibi bir albüm çıkartmasını kaç yıldır bekliyoruz bir bilsen ah okuyucu bir bilsen.. Bu yıl listenin bendeniz parçası ise kendisinin en iyi slowlarından biri olan Kapında günlerim.. "Seni üzmek için gelmedim...Kokunu çekti inan tenim.." desin ben burada yarama yara ekleyeyim izninizle bir daha.. 39 dinlemede kendisi..buyrunuz

13- Sezen Aksu - Pardon: Çok ama çok hafif yağmur çileştiren ya da yoğun bir yapmurun ardından ıslak sokaklarda dudakta ıslak bir şarap tadıyla Beyoğlu'nda yürümek nasıl bir şeydir diye düşünüyorsanız mutlak bu parçayı dinleyiniz derim efenim..Yürüyorum Düş Bahçeleri'nde nin parıl parıl parlayanlarından... Buradan

12- Funda Arar - Yak Gel : Efenim zamanın eli albümünün en fazla dikkat çeken parçasıydı ilk dinlemeden. hatta ilk dinlemeden sonra bu labümdeki en büyük hit bu parça olur diye geçirmiştim içimden. Doğal olarka da albümü elime geçirdiğim ilk günlerde en fazla kendisini dinledim bıkmadna usanmadan...
Buradan

11- Ajda Pekkan - Dertliyim Arkadaş: Her yıl yine yeni yeniden başka şarkısına takıldığım süperstarımızın en bir güzel şarkılarından. 59 dinleme ile yılın sonlarında listeye fırtına gibi girmiştir bu yıl da süperstar. bu parçada dörtlük sonlarındaki ancak Ajda hanımın yapacağı nefis vurguya dikkat efenim. Öldürür adamı öldürür açık konuşuyorum. "Bilseydim kalbimi sana vermezdim" derkenki o nağme bin yaraya muadil kalpte..buyrunuz

10- Glen Hansard ve Marketa Irglova - If you want Me: Once filminin soundtrackinden gelen klasik... 61 dinlemede.. Zaman zaman kronik sevda yaralarım tuzlanır benim. İşte o gecenin playlistinin mutlak içindedir..Mutlak..

9- The Last Shadow Puppets - Seperate and Ever Deadly: Efenim bu yıl last fm istatistiklerini darmadağın eden grubumuz The Last Shadow Puppets. İlk ona soktuğu yedi parça ile de durum ortada zaten. Albümün neredeyse tamamı listede. Son yıllardaki en başarılı çalışmalardan biri bence the Age of understatement albümü..İşte o albümden 62 dinleme ile dokuzuncu sıradaki parça da bu..

8- Sezen Aksu - Mış gibi: Sezen Aksu'nun Gülben Ergen'e verdiği şahane parçalardan biri daha..Kendisi de bir yerlerde okumuş. Sağolsun S bana gönderdi bu şahaneyi.. Hem de sezen hanımın kendi sesinden.. 81 dinlemede kendisi..


7- The Last Shadow Puppets - Calm Like you: Alex turner ve Miles Kane'in yarattığı bir başka şahane.. Üzerine ne denir bilemedim.. 101 dinlemede. Buradan..

6- The Last Shadow Puppets - Meeting Place: The Last Shadow Puppets ile tanışmamı sağlayan pek yaralayıcı parça.. Bu şarkıyı duyduğumda hemen bu albümü edinme düşünceleri direk olarka beynime kazındı ve rahat duramadım indirmeden. 102 dinlemede kendisi.. buyrunuz.

5- The last Shadow Puppets - My Mistakes Were Made For You: Efenim albümün en fazla hit olmuş çıkış parçası. DAha isminden adamı parçalayabilecekken yetmiyor şarkının kendisi de fena etki yapıyor bünyede. Ne varsa adada var arkadaş. 104 dinlemede kendisi

4- The Last Shadow Puppets - Standing Next to Me: Grubun her şeyiyle Beatles'a şahane selam çaktığı ve belki de Beatles'dan sonra o müziğin ruhuna en yakın durduğu parçalardan biri. Klibi de şahanedir ayrıca. Ben de diğer parçaları gibi grubun, sıkılmadna dinledim, dnliyorum günlerce..105 dinlemede efenim. Buradan

3- Burcu Güneş: Gözlerinde Bıraktım Aşkı: Cıstak cıstak bir şarkı olmasına rağmen sözleriyle beni epeyce etkileyen sihirbazın güzel tracklerinden biri bu parça. Bu özler nasıl bu kadar piç edilir anlayamıyorum halen orası ayrı ama dinlemekten de vazgeçmem kendisini. Burcu hanım hakkında da kafamda uzun süredir yazmak istediğim bir yazı var ama sonraya artık o da.. 115 dinleme ile ilk üçte efenim kendisi.

2- The Last Shadow Puppets - The Age of The Understatement: Efenim albüme ismini veren parçamız. Listede ilk ikide kendisi. Şunu söyleyeyim; İstiklal'de yürüken mp3 playerımda bu parça çalınca kendimden geçiyorum ben. Adımlarım birden ritmikleşiyor, hızlanıyor acaip havaya giriyorum. Danalar gibi kareoke de yapılır bu şarkıda. "the idea of seeing you here
is enough to make the sweat grow cold"
da nasıl bir sözdür arkadaş. Fena....
yılın en çok dinlediğim şarkıları listesinde iki numarada ve 119 kez dinlenmiş tarafımdan kendisi. Mp3 playerda çalınanlar sayılmıyor bile daha..Buyrunuz havaya giriniz

1- The Last Shadow Puppets - Black Plant: Introsuna ölünüp bitilesi yılın en fazla dinlediğim parçası bu parça...
"there’s holes in hearts
desire starts to make demands
and dear boy you’d be a fool to make your plans with her"
der susarım ben.. 129 dinleme ile sadece yılın en çok dinlenen şarkısı olmamış aynı zamanda last fm all time istatistiklerinde de zirveyi zorlamaya başlamıştır kendisi.. buyrunuz efenim

Herkese iyi günler diliyorum.

29 Ekim 2009 Perşembe

8 Ekim 2009 Perşembe

Rapidshare ve Paylaşım Felsefesi Bölünmesi (Share or Get Fucked!)

Tüm geceyi çalışarak geçirdiğim bir kendi halinde Beyoğlu sabaha karşısından merhabalar efenim. Bu ilk cümledeki gereksiz bilgiyi verdim çünkü bu akşam çeşitli sistemlerle uğraşırken, aklıma birden gelip gece boyu gitmeyen bir mevzudan bahis eyleyeceğim.

Napster'ı bilirsiniz. En azından kullanmamış olsanız da hikayesini mutlak duymuşsunuzdur bilgisayar dünyası ile az çok alakadarsanız. Napster, internet üzerinde paylaşım felsefesinin doğuşunun simgelerinden biri. Paylaşım felsefesi ne denirse üzerine uzun uzadıya söz edemeyeceğim, belki yazının ilerleyen kısımlarında bu iki kelimeyle neyi kastettiğimi anlatmayı başarmış olabilirim. konuya dönersek, Napster ile internet kullanıcıları internetten müzik indirme konusunda yeni bir dönem başlatmayı başarmışlardı. Türkiye'de o dönemler 56K modemlerin nostaljik sesi eşliğinde internete bağlanmaktaydık henüz. İnternet kullanımı da çok az olduğu için, yerli müzik endüstrisi bu konunun üzerine pek fazla düşmüyordu ve şimdi olsa anında kapanacak olan mp3 siteleri vardı. Onlara bilhassa yeniden değineceğim lakin bu siteler, ilgili mp3 dosyalarını host ederek indirilmesine olanak sağlamaktaydılar. bilinen ve benim de zamanında 56K modemle şarkı indirmiş olduğum "www.mp3yukle.com" sitesini hatırlar teferruatlı internet kullanıcıları.

Neyse efenim o dönemler interneti ya çıplak kadın resimleri görmek (o vakitler internetten film izlemek ne mümkün), müzik indirmek veya mirc ile chat ortamlarında zurna kanallarına takılmak olarak benimsemişti zaten az sayıdaki yerli kullanıcı. zaten 56K ile daha ileriye gidebilmek de biraz zordu. Napster ise kullanıcılarına "internette paylaşmak" üntesinin ilk konusunu tanıtır gibiydi. Çünkü şarkıları paylaşanlar, bir kurum veya site değil bizzat kullanıcıların kendileriydi. Kendi imkanlarını başkaları ilgili dosyayı çekebilsin diye kullanıma açmaktaydılar. Pek tabi kısa sürede napster bir dava kaybederek miladını tamamladı.

Akabinde, benim de ilk kez bu kavramla tanıştğım P2P dönemi başladı ki bu programlardan bazıları halen daha günümüzde yaşamlarını devam ettirebilmekteler. Biraz daha zamanda ilerleyerek Kazaa isimli P2P programıyla tanıştık. Özellikle yerli halk da öncekine göre daha yoğun kullanmaya başlamıştı bunu zira tek tuk da olsa yerli parçalara ratlanıyordu Kazaa'nın arama motorunda. benim de sözlükle tanıştığım dönemdi Kazaa'yı 64 mbRam 600 Celeron işlemci ve 6 Gb hard diskli bilgisayarıma kurduğum dönem. Yamulmuyorsam benim için 2001 civarıydı ya da 2002. O vakte kadar mp3 ihtiyaçlarını, az önce kısaca değindiğim üzere mp3 sitelerinden, porno ihtiyaçlarını arkadaşlardan edinilen ve içinde sadece resimlerin olduğu cdlerden karşılayan ben de paylaşım kavramıyla tanıştım. Bu gerçekten çok güzel bir olaydı o zamanki bana göre. Sistemi ilk çözdüğüm vakitler upload sınırımı tamamen açmıştım "benden de dosya çekin benden de" diye içimden geçirerek. Ki halen daha uploadı 1Kb'la sınırlayan bu işin kavramsal yönünden bihaber dangozlar mevcut. P2P sistemi de gerçek bir gelişmeydi. Üstelik Kazaa, aleyhinde açılan davaları bir bir kazanarak, biz kullanıcılarını da sevindirmekteydi.

Velhasıl kelam bir gün Kazaa'nın yeni bir versiyonunu yüklemem gerektiğinde o versiyon, az önce saydığım özelliklerdeki bilgisayarımı aşınca sürekli takılan, bilgisayarı dağıtan bir hale dönüştürdü Kazaa'yı. ben de alternatif aramaya koyuldum ve herhangi bir yerde halen "en iyi P2P programı hangisi" diye sorulsa tereddütsüz ismini vereceğim Ares ile tanıştım. Kazaa'nın hantal yapısına göre oldukça hızlı, bilgisayarı çok yormayan şahane bir programdı ki kendiini 2006 civarına kadar bilgisayarımda tutmuşluğum vardır kullanmasam da. P2P sisteminin en iyi işlediği programdı.

Akabinde yeni binyıl ile Ed2K sistemi geldi ve algoritmik açıdan getirdiği yeniliklerle de paylaşım felsefesi kavramının da yönünü değiştirdi. Hoş, ben kendisini 2006 ya kadar kullanmadım ki 2006 da da çok kısa bir süre kullanmıştım. 2000'li yılların başları için gerçek bir devrimdi Ed2K sistemi ve "internette paylaşım" kavramının da bir adım ilerlemesine olanak sağlamıştı. Zaman önce, uluslarası bir yazılım firmasının müdürü(başka bir tanınmış sima da olabilir) "eğer insanlar elinde olanı paylaşmasaydı, internet bu günkü haline ulaşamazdı" demişti. Kesinlikle bu sözün altına ben de imza koyabilirim. Burada bahsettiğim mp3, film gibi şeylerin paylaşımı olsa da internetin gelişmesi insanların bildiklerini paylaşmasıyla paraleldir. Ne kadar değersiz olduğunu düşünürseniz düşünün, hiç ummadığınız bir amaçla hiç umulmayan bir insanın işine yarayabilir bir bilginiz olabilir. İşte internetin ilerlemesinin ve bugün, bugünkü büyüklüğünde olabilmesinin ana nedenlerinden biri de budur. İnanların bildiklerini paylaşması.

O ilerleme günümüzde en son Torrent seviyesine ulaştı. Bu ilerlemenin bir yüzüydü. Diğer yüzünde ise daha sonra bu yönle birleşip yeni bir sentez oluşturacak konseptler vardı. Daha önce kısaca değindiğim gibi 56K zamanlarımızda bazı siteler kendi bünyesinde mp3 dosyalarını tutarak kullanıcıların indirmelerine olanak sağlıyorlardı. Yani az önce bahsettiğim, kullanıcılar bizzat download/upload kaynakları yaratmıyordu. Sitenin kendi upstream ve Downstream kaynakları kullanılıyordu. Siz sadece "indir" diyordunuz. Elbette tüm dünyada olduğu gibi bu sistem gerek, sitenin sahiplerine getirdiği olağanütü trafik yükü gerekse legal konulardan ötürü sonlanacaktı. Fakat yine de yukarıda bahsettiğim Napster, P2P, Ed2K ve bir kısım da Torrent kullanıcıları oradna bir şeyler indirenleri paylaşımcı olarak görmeyip sürekli itelediler.

Bu siteler kapandıktan sonra ilgili alanda pek bir gelişme kaydedilmezken ve P2P'ler ile Ed2k ortamların kralıyken Rapidshare gelip bu alandaki dengeleri kendi lehine doğru değiştirdi. Günümüzde de en çok kullanılan paylaşım arayüzü olan Rapidshare i bu ikinci kısımda ele almamın yönü dosyaları indirirken, kullanıcının kendi trafiğini açmak zorunda kalmaması ve sitenin trafiğini kullanması. Anlatmak istediğim ana konuya gelirsek, upload açmak durumundaki kullanıcılar bu nedenle rapidshare i uzun süre "paylaşım" kavramının dışında tuttular. Oysa ki gerçekten öyle miydi yoksa Rapidshare paylaşım felsefesinin bir adım ilerisi olan yer miydi? Bana sorarsanız ikinci şıkkı seçerim. Rapidshare'ın "paylaşım" kavramıyla bu denli büyüdüğünü düşünmek herhalde abes olmaz. Bilindiği üzere Rapidshare veya muadili File hosting sitelerini Browse edemezsiniz. İşte paylaşımın olduğu yer tam da burası aslında ve rapidshare'ın ilk bahsettiğimiz siteler gibi ömrünü sonlandırmayan şey de bu. Bu yönüyle direk olarak internette paylaşmak kavramıyla özdeş bir yapıda. Bazı kullanıcılara göre, eğer siz kendi uploadınızı açmazsanız paylaşımcı değilsiniz mottosu geçerli olsa da işte tam da bir adım ilerisi ile kastettiğim noktaya geliyoruz. Açmak zorunda değilsiniz..bir yerde ilgili linkleri paylaşmanız yeterli. İşte P2P veya Ed2K gibi reel olarak uploadınızdan da paylaşım yaptığınız sistemlerin bir adım ötesi olarak uploadınızı açmadan paylaşmayı sağlayan ve bence Ed2K ayarında bir devrim "internette paylaşım" kavramı için. Bu konuda rapidshare veya muadili sitelerin çok hor görüldüğüne şahit olup üzülmüşlüğüm vardı. İçimde kalmasın deyip buraya yazdım ehefkladsjfjaskldfjadsl

1 Ekim 2009 Perşembe

Well... Back Again

Efenim herkese merhabalar. Uzun süredir yazmıyordum. Bu süre içerisinde bayram vesilesiyle yeniden memlekte gidip iki haftalık bir dönem geçirdim. Aslında döndükten sonraki ilk yazıyı memlekete dair yazacaktım lakin yazma denemelerimde kendimi tatmin edici bir dile ulaşamaığım için şimdilik öteledim bu mevzuyu. O nedenle bayramdan notlar alt başlıklı memleket metinli mevzulardan bahsetmeden, son günlerde gözüme, kulağıma, kafama takılan konulara eğileceğim. anam bu ne formal bir girişti böyle. giriş paragrafı yazmayı becerebilsem direk öykü kitabı çıkarma çalışmalarına başlayacağım zaten. dlşsfsdaklf

Bir öykü veya bloga bir yazı dahi yazarken, geriye dönüp silmişliğim veya düzeltmişliğim çok nadirdir. bu nedenle bir çok yazımı tekrar okuyunca belli başlı cümle düşüklükleri arada gözüme çarpıyor.

Sevgili S can bir insandır! Müzik hakkında konuşmayı pek seviyorum kendisiyle. Gözlemlediğim şeyleri, anlayacağını bilerek anlatabiliyorum. bu gerçekten muazzam bir olaydır. Anlattığınız bir mevzuyu karşıdakinin anlamadığını veya ilgilenmediğini hisettiğinizde nasıl şevk kaybolur bilirsiniz. İşte S ile müzik hakkında konuşurken bu hiç olmuyor. Aynı yerlerine takıldığımız o kadar parça var ki say say bitmez. Ayrıca bir tür kozmik bağ ile bu mevzuda bağlı olduğumuza kanaat getirdim ben geçenlerde. Örneğin aklımdan geçen bir şarkıyı online olur olmaz sorması gibi. bunun olabilme ihtimali nedir ki?

Beyoğlu sahaf festivali 2009 kapsamında Takim Gezi Park'na uğradım bugün. fırsatınız varken görmenizi tavsiye ederim. Pek güzel çizgi roman albümleri bulup aldım. Bir de almak istediğim bir seyehatname vardı lakin bir de baktım ki paramı tüketmişim ala ala.

harcamalara dikkat etmek gerekiyor efenim. Daha filmekimi var önümüzde. Biletler 3 ekimde emek sineması ve biletix gişelerinde satışta olacak. Hafta içi gündüz seansları (11:00 - 13:30 - 16:00) yine 3,5 tl olurken 19:00 seasnları ve hafta sonu seasnları 12-8 tl olacak. 21:30 gala seansları ise 15 tl. Programa göz atmak için şu adrese uğrayablirsiniz.

Öte yandan bu hafta memleketten döner dönmez her türlü sanatsal ortama atasım geldi kendimi nedense. Uzun süreir görmek istediğim Pera müzesindeki Osmanlı'da denizcilik konulu sergiye de yarın uğramak niyetindeyim.

That said..;

Bu günlerde Whopper'ın sarsılmaz liderliği sarsılmaya başladı sanki gözümde. Steakhouse'a alşınca tekrar whopper yediğimde bir tatsızlık hissettim. haşa huzurdan diyeyim. tövbe yarabbim tövbe. Sen beni affet yareppim dinimiz amin.

Ayrıca geçenlerde "A seni mcDonald's tan çıkarken görmüşler" denince başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Mevzu şu ki; ne big mac ne de yediğim herhangi bir McDonald's menüsü kesinlikle muadil burger King ürünlerinin yanına yaklaşamazken fikirlerimi 1.75 tl'lik köftelim değiştirdi. Geçenlerde aldığım bu ürünü acaip beğendim. gizli gizli gidip alıyorum şimdi. Mc Donald'sın yerlerde sürünen kredi notunu vasat altına yükseltti bu ufacık tefecik burger...Moody's gibi hissettim kendimi.

B+'dan A--'ye yükselen kredi notu gibi hiyerarşisini pek çözemediğim bu sıralamanın en güzel örneklerinden biri Kırkpınar güreşlerinde var. Baş-başaltı-tozkoparan-büyük-büyük orta büyük- küçük orta küçük gibi isimleri var kategorilerin.

Bugün sahaf festivalinde birini gördüm. Tanıdığım bir sima lakin nereden tanıdığımı bir türlü çıkaramadım. bir süre düşünerek kafayı yedim diyebilirim. Başım önde kaptırıp eve gelmişim o düşüncelerle.

Klavyemin S ve D tuşları iyi basmıyor.

Sözlükte bir şeyler olmuş sanki yokken. Bir taciz mevzusudur gidiyor.

herkese iyi akşamlar diliyorum efenim.

18 Eylül 2009 Cuma

Kurozuka'nın olayı Nedir?


Merhabalar efenim. Nasılsınız? Beni soracak olursanız vasatın altındayım. Lakin bu durum bir şeyler izlemeye engel değil, bilhakis teşvik edici. Takip ettiğim dizilerde yeni sezon başlayana kadar Kurozuka isimli animeyi seyredeyim dedim. Toplam on iki bölümden oluştuğunu öğrendiğimde bu aralığa iyi gidebileceğine kanaat getirip başladım. Şu ara dokuzuncu bölümü izledim. Daha full Metal Alchemist ve Death note'u izlememiş biri olarak sıkı bir anime takipçisi olduğum söylenemez.

Anime'yi türkçeye çeviren Şahrud Fansub ekibine teşekkür ederek başlamak gerek söze. Çok iyi bir çeviriye imza atmışlar lakin ülkede pek fazla izleyen yok sanırım. Olay şu ki dokuzuncu bölüm olmasına rağmen ve dizi toplam on iki bölüm olmasına rağmen konuya daha yeni yeni gireibldim ben. İlk bölümlerde "ne oluyor lan bir şey anlamadım ben" diye izlerken zamanla izledikçe her dizide olduğu gibi yapımın doğasının içine girebilimeyi başardım.

Öncelikle çizimler efektler ve renklerin müthiş biçimde uygulandığını söylemek isterim. Sadece bu çalışmalar için bile görülebilir bence. Zaten Sony yapımı olduğunu ve birinci sınıf olduğunu belli ediyor bu açıdan. Her animede olduğu gibi açılış ve kapanış jenerikleri ve şarkıları kendine hayran bırakacak düzeyde. Özellikle kapanış jeneriğinin hastası olduğumu belirtmek isterim ki yazının sonuna onun da youtube linkini koyacağım.

Konuya gelince, aslında konuyu başta biraz okumasaydım hiç bir şey anlamadan izleyecektim sanırım diziyi. Bin yıllık bir aşk hikayesini konu alıyor temelde ve sonsuzluk üzerine kurulu. Yani zaman yolculuğu olarak algılanabilir ama bu geçişler bir tür flash forward ve flash back niteliğinde diye düşünüyorum. Zaman yolculuğu olduğunu söyleyemem. Belki kalan son dört bölümde bu konuya netlik getirilir. Bu aşk hikayesinin içinde, imparatorluk, vampirler, asteroid, yeraltı mücadelesi veren özgürlükçü örgütlenmeler üzerinde ilerliyoruz. Aşk hikayesini doğal olarak, bir animeden beklendiği şekliyle sadece aşk temeliyle izlemiyoruz. Dizi bir çok fantastik bilim kurgu öğelerindne belirtiler taşısa da kendi yolunda bunları başarıyla birleştirmiş görünüyor lakin işleniş ve kurgu anlaşılmakta ve daha önce değindiğim gibi içine almakta zorluyor seyredeni. Elbette ki oldukça sert şiddet sahneleri içermesi de eminim ilginç fetişist eğilimleri olan david crononberg, david lynch veya quentin tarantino'yu da etkilemiştir diye düşünüyorum. Hatta David Crononberg'in Crash filmi karakterleri bu diziyi izleyerek sevişseler şaşırmam.

Neyse efenim anime konusunda yetkin olmadığımı biliyorum ama çizimleri ve renkleri açısından bu on iki bölümlük animeye göz gezdirmekte yarar var diye düşünüyorum. Son olarak kapanış şarkısının videosunu ekleyerek şimdiden herkese iyi bayramlar diliyorum.

10 Eylül 2009 Perşembe

Oradan, Buradan, Şuradan Shobou

Önceden vardı bu Şubuo. Antin kuntin reklamları vardı. Özenip sinema şubuosuna üye olmuştum. Genel olarak çalarsa annemdir mesajsa Turkcell'dir modunda telefon kullandığımdan, günde bir kaç defa mesaj gelmesini seviyordum. Sonra kalktı tabi. Kim para verip tek mesajlık bilgi almak için uğraşır ki artık? Gir beyazperde de takıl manyak mısın?

Şunu seviyorum, ülkeden ülkeye, hatta ilden ile kahvaltı kültürünün gösterdiği farklılığı. Belki de ülkedeki her şehri görmeyi en çok bu yüzden istiyorum. Örneğin İstikal'in ara sokaklarından birinde sürekli kahvaltıya gittiğim bir yer var. Bugün kahvaltı ederken tabağa biber de eklemişler. Bilmiyorum hazırladığınız kahvaltı sofranıza taze biberi bir kaç parçaya bölerek, masanın çeşitli kısımlarına dağıttınız mı. Belki kahvaltıda biber yemezsiniz lakin onun kokusu masaya inanılmaz bir ahenk sağlıyor. Bir gün denemenizi tavsiye ederim. Yalnız bir parçası acı çıktı biberin yandım. Bir de bu var, örneğin acı aromanın yiyeceklere yoğun olarak eklendiği şehirlerde(örneğin Adana, Gaziantep, Şanlıurfa gibi) kahvaltı kültürü de ilginç farklılıklar gösteriyor. Örneğin geçenlerde bir arkadaşımın Şanlıurfa'dan akrabası gelmişti. Kendisiyle kahvaltı ederken, Urfa'da kahvaltıda sıklıkla ciğer yendiğini söyledi. Epeyce şaşırdım doğrusu. Sonra da gözümüzün önünde kahvaltı tabağını beğenmeyerek ciğer dürüm söyleyerek afiyetle yedi kendisi. Bu farklılığı seviyorum. Biliyorsunuz ki ülkede farklı bölgelerden şehirlere gittiğinizde günlük alışkanlıklarla birlikte yiyecek anlamında da, diğer bölgelere göre farklılıklar var. Ülkedeki her şehirde kahvaltı etmek gibi bir hayalim var. Mesela bir sabah Ahtamar'da, başka bir sabah Giresun'dan karadenizi izleyerek, bir başka sabah Nevşehir'de, ertesi sabah Bilecik'te kahvaltı etmek ne güzel olur yahu. Sadece şehirler değil mesela bugün kahvaltı ederken Alman olduğunu sandığım taş gibi bir Milf denebilecek abla geldi. Baya bira içti kahvaltıda.

Kahvaltı tabağı söylediğinizde yumurtayı da ekleyen mekanları daha bir samimi buluyorum ben. Ama az pişmiş getiriyorlar o çok kötü. hiç de sevmem. yine de yumurta eklenmesi ne bileyim böyle daha bir naber kanka muhabbetine sokuyor beni mekanla.

Şimdi konudan konuya atlamak olacak ama, elimde mizah dergileriyle gezmeyi sevmiyorum. Sadece mizah dergisi değil, yazılı basın ürünleriyle ama en çok mizah dergilerini aldığım için onlara denk geliyor. Yani utanıp çekinmek gibi bir şeyden değil sanki onu taşırken ellerimi boşuna kullanıyormuşum gibi geliyor. Daha yararlı bir şey için kullanmalıyım ellerimi diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. Hemen bir bakkala gidip poşet alınabilecek nitelikte başka bir alışveriş yapıyorum. Her şeyi o poşete koyuyorum. Bir de ilginç olan mesela dışarı çıktığımda "hadi bugün Beşiktaş sahilde oturup etrafa bakınayım, şöyle kendime bir gün ayırayım" dediğim zaman hep almış oluyorum o yazılı medya ürünlerini. Mesela çıkıp bir şeyler yiyip eve gelmek üzere yola koyulduğumda hiç de almamış oluyorum.

Son zamanlarda Lale Devri konusuna daldım feci halde. Soğuk kış gecelerinde helva sohbetlerini ya da Nedim'in de geldiği bir sadabat akşamını yaşamış olmayı çok isterdim..

Böyle işte..

7 Ağustos 2009 Cuma

On Süperstar Şarkısı



Merhabalar efendim. On şarkı serisine Süperstarımız Ajda Pekkan ile devam ediyorum. Gerçekten bu kez on şarkıyı seçmek için bir güne yakın uğraştığımı söylemek isterim. Her on şarkı yazımdan önce olduğu gibi burada da belirtmek isterim ki, koyduğum on parça tamamen kişisel bir tercihtir. En iyi şarkılar bunlardır gibi bir iddiası yoktur. Benim kişisel geçmişime yaptıkları etki ile değerlendirilmişlerdir. Evet gerekli açıklamayı yaptıktan sonra, buyrunuz efenim on Ajda Pekkan şarkısını sıralamaya;

10- Mihrabım Diyerek: Bu ünlü sanat müziği eserini, gerçekten bu dalda usta isimler başarıyla seslendirdiler. Ajda Pekkan da biraz daha farklı söylemiş aslında. Tam bir sanat müziği diyemeyiz Ajda Pekkan’ın söylediği versiyonuna ama şarkıya o kadar yakışmış ki, tekrar tekrar dinlemeden durulamıyor.. Zaten şarkının bulunduğu 1981 tarihli Felek albümünü baştan sona boğaza karşı dinleyebilirsiniz..İstanbul’da bir Boğaziçi akşamının huzurunu her şeyiyle ortaya koyan bir albümdür.. bu liste de o albümden üç şarkı var.. birisi de bu..Buyrunuz efenim, işte Mihrabım Diyerek isimli klasik parça..



9-) Yazık Olur: Ajda Pekkan’ın en sevdiğim parçalarından biri..Süperstar bu şarkıyı o kadar hissederek okumuş ki, o yüreğin parçalanışını fakat o parçalanmaya rağmen kabullenmenin zorunluluğunun bilinci tamamen gerçek biçimde kendine yer buluyor şarkıda.. Biten ilişki…Özlem, aşk..her şeye rağmen güçlü olma isteği..Ah bu şarkı adamı cayır cayır yakar..Yıkarsan yazık olur…gidersen yazık olur.. Belki de “böyle” bir aşka söylenebilecek en basit ama bir o kadar sehl-i mümteni ihtiva eden söz..”yazık olur” dur sadece..Yazık olur..



8- Duygularımın Bittiği Yerde: Ajda Pekkan’ın eski şarkılarının çoğunda olduğu gibi bu parçada da ılık bir akşam rüzgarının eşlik ettiği hissediliyor şarkıya.. Bir akşam rüzgarı eşliğinde, boğaziçinin şehr-i hüzününü sunan çok ama çok sevdiğim bir parça..



7- Oyalama Beni: Burak Yeter Remixi ile bu yaz tekrar moda olan bu parçanın eski ve orijinal versiyonu elbette ki çok daha güzeldir bence. Şarkının öyle bir duruşu var ki..”Bir anlık heves için..Bir anlık heyecanla” deyişindeki o hayat ve canlılık ifadesinin ajda pekkanın sesinden dünyaya yayılması için bile dinlenmeli sadece..



6- Oyun Etti gözlerin: Yine çok bilinmeyen fakat dinlendiğinde insanı alev alev yakıp yaşadığı dünyadan alıp götüren mükemmeliyetçi süperstarın, mükemmel parçalarından biri.. Şarkıda anlatılan “an”ın ötesinde – ki o an anlatılırken Ajda Pekkan hanımefendinin sesinin o anı resmen yaşadığını söylememe gerek yok sanırım- bir tür kendiyle hesaplaşma da var sanki şarkıda.. Hani derler ya “it’s complicated”.. o iç karmaşasının özellikle Ajda hanımın sesinde her şeyiyle var olduğu nefis bir parça..Bolca gözleri dolduran ve oyun ettiren…



5- Eğlen Güzelim: Eğer listede yeni parçalardan da bekleyenler varsa şunu söylemek isterim ki, listedeki en yakın çıkış tarihli parça bu.. Süperstar’ın şarkılarında gerçekten de bir Boğaziçi zarafeti var.. Bu parça da bunu hissettiriyor. Öte yandan, hayatta sıkışıp kalınmış hissedilen anlar varır. Yani evet benim hayatım bu kısır döngüye sıkıştı diye düşünülen anlar..Ama zaman geçtikçe hayat…akıp gider..Belki de çok çeşitli biçimde..Ama o vazgeçmişlik zamanları, insan düşmanlarına da boşverir. Yani uğraşmaz..Önemsemez..Belki de bu aslında onları en çok sinir edebilecek şeydir.. Bu şarkıda biraz bu his var ama umut da var..Ve biliyor ki, zamanı geldiğinde çok ama çok can yakacak o umut…



4- Dertliyim Arkadaş: Yaklaşık bir ay önce winampımın güzelliği sayesinde keşfettim bu şahaneyi…Yine saklanmış ve gizlenmiş gerçek bir hazine..Çok can yakan bir parça. Belki sözleri basit –ki bence kesinlikle değil ya da süperstar yine öyle okuyor ki dünyanın en vurucu sözlerindenmiş gibi geliyor.- ama o nağmeler ve ses, o Boğaziçi müziği…İşte budur..Ve lütfen şarkıyı dinlerken “bilseydim kalbimi sana vermezdim” ve “hani sen ellerin olmayacaktın” kısımlarını müthiş okuyuşuna dikkat edin Ajda hanımın..O nasıl bir nağmedir ve o nasıl bir sestir öyle..Sadece bu ses ve nağmenin mükemmel birlikteliği bile adamı bin kere hançerler..



3- Üç Kalp: Ajda Pekkan’ı bana sevdiren şarkılardan biri..İlginç tesadüflerle dolu aslında süperstarın şarkılarını tek tek keşfedişim..bir defa sanki sonu olmayan bir hazine gibi..İkincisi ne zaman tutulup bir şarkıyı defalarca dinlesem bir süre sonra coverları yapıldı..Yani bu sanki bir tür kozmik enerji gibi..Üç kalp i ajda hanımın altmışlardaki sesiyle keşfedip defalarca dinledikten sonra Hepsi grubu coverladı.. İkinci sıradaki şarkı, yakın zaman önce coverlandı..ilginç bir durum bence..Buraya, bulması çok ama çok zor bir kayıt olan orijinal kaydını koyacağım şarkının, Ajda hanımın sonradan yaptığı cover da değil. İlk söylediği kayıt..



2- Baksana Talihe: Yine coverlanan ama Ajda hanımın o adamın içini eriten tatlı sesinin yanına yaklaşamayan şekilde coverlanan bir parçada sıra. O mahmur ve şapşal aşık sesini süperstar kaydında yine kanlı canlı duyarken maalesef yapılan iki coverda da bu duyguya rastlayamadım ben seslerde.. İnsanı bıktırmayacak, hem gülümseten hem de içini eriten bu şarkıyı dinlemekten hiç bıkmıyorum.. Pazar sabahı playlistimde hep yer alır..



1- Gerçek ve Düş: Hani yazıda sıkça bahsettiğim Boğaziçi kavramı var ya..İşte en çok bu şarkıdadır..Zaten bir Boğaziçi akşamında geçer şarkı..Yorgun benliğime huzur veren bana göre en güzel süperstar parçası.. Bu şarkıyı dinlerken “bir rüzgar olup boğaziçinde esmemek” ne mümkün… Ne söylesem bilemiyorum bu parça için çünkü yerli müzik tarihinde çok ama çok nadir bulunan kıymetlerden biri..

30 Temmuz 2009 Perşembe

Katre-i Matem (Rüya Gibi Bir İstanbul)

"Lale ile acı gerçekler mutlu düşlere, paslı demirler parlak gümüşlere, yavuz bakışlar tatlı gülüşlere döner birden; lale ile uğruna can verilecek bir sevgili yaşar içimde. lale bağıma taç ve ben ona muhtaç.

Kapa gözlerini ve dinle sakî, bir İstanbul lalesinin çığlıklarını duyuyor musun?!.. İstanbul'a çıkmayan bir lale yolu, laleye çıkmayan bir İstanbul kadar kayıptır, yitiktir. rüzgarları toplayan hüzünler aşklar yoksa İstanbul bahçelerinde ve bir kabir başında ışıklar yas tutar gibi laleler ağlar seher vakitlerinde.

Uyan sakî, lale devrindeyiz!!.."

Geçen gün hangi kitabı alsam diye düşündüğümü yazmıştım. İskender Pala'nın Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk tan sonra çıkardığı romanı Katre-i Matem'i almaya karar verdim. Alırken bu kadar çabuk bitireceğimi tahmin etmiyordum. hatta bloga yazacak kadar şahane bulacağımı ise hiç hesaba katmıyordum. nitekim bu 468 sayfalık şahane, iki günde kendini elden düşürtmeden heyecanla okutmayı başardı. Geceyarısı gibi ikinci yarısını okumak üzere elime aldığım kitabı okurken zaman öyle bir akıp geçmiş ki, tam da şu vakit, sabahın ilk saatlerinde bitirerek bırakabildim ancak.

Biraz bahsetmek gerekirse, yazar İskender Pala, kitapta anlattığı hikayeyi bir müzayede esnasında satılan el yazması bir defterde okuyor. "Yek Cinayet Şast u Şeş Sual" yani "Bir Cinayet Altmış Altı Soru" başlıklı hikaye işte bu kitabın da hikayesi oluyor. Zaten kitap 66 kısımdan oluşuyor ve her kısımın ismi, işte o 66 sorudan biri. Buradaki 66 ise, Ebced hesabında Lale'ye karşılık geliyor. Lale devrinde geçen kitap gerçek bir el yazmasına dayandığı için ve o dönemde yazıldığı için, Lale devri'nin Rüya İstanbul'unu, bir yanda şatafat ve zevk-ü sefanın bir tarafta ise fakirliği süregeldiği İstanbul'unu o kadar iyi yansıtıyor ki, sanki evden çıkıp, Galata'dan Haliç'e yürürseniz 1729 ve 1730 un İstanbul'unda olacakmışssınız hissini uyandırıyor. O dönemde, İstanbul'da olan birinin ağzından gerçek bir yazmadan uyarlandığı için dönemi okuyucuya adeta yaşatıyor. Bu el yazmasını ise kitabın sunuş kısmında İskender Pala şöyle anlatmış;

"
...
Sözü uzatmayayım.
kitabın en uzun ve son bölümünde şimdi size anlatacağım öykü yer alıyordu. Öykünün sernamesi, kırmızı mürekkep ile ve mihrâbiye nakışlar içinde yazılmıştı: Yek Cinayet Şast u Şeş Sual..
...
İlk satırları okurken çayımı yudumlamaya yeni başlamıştım. birkaç dakika sonra adeta başka bir aleme gittiğimi hissettim; işte o kadar.

Ne olmuştu, zaman nasıl geçmişti, hiç bilmedim. Bir ara soğuktan titreyerek ürperdim. Hayret!.. Sabah oluyordu ve fincandaki çay çoktan soğumuştu. Ben öykünün yarısına kadar gelmiştim ve ruhum cinayetler ile lale renkleri arasında çatışmalar yaşıyordu. Okuduğum satırlar yüreğimi sızlatmıştı. Dürüstlükle söylemeliyim ki bu öyküyü yayınlamayı ilk o sabah düşündüm.

Bütün aramalarıma rağmen hiçbir kütüphanede bu hikayenin başka bir kopyasına rastlayamadım. Kimin yazdığına dair yaptığım araştırmalar ve çabalarım hep sonuçsuz kaldı. Her kim yazdıysa, kitabın başına kendisiyle ilgili bir not koymuş ama kimliğini belirtmemişti. notu okuyanlar, onun kimliğini açıklamaktan çekindiğini hemen anlayabilirlerdi. olup bitenleri sonuna kadar okuyunca yazarın bu tavrına hak vermek gerektiğini düşündüm. Gerçi pek çok Osmanlı el yazmasının aksine bu kitabın başından sonuna dek kaydedilmiş hiçbir yazar, hattat, cilt ustası, nakkaş, ithaf edilen veya sunulan kişi adına rastlanmıyordu ama belki tarihin karanlık koridorlarında aydınlık bir gezinti, ileride onların kim olduklarını bize gösterebilir. Şüphesiz bazı araştırmacılar bunu başaracak, elimizdeki kitabın en azından yazarını veya size aktaracağımız öykünün başka bir kopyasını bulup Osmanlı tarihinin bir bölümünü yeniden yazmak gerektiğini söyleyeceklerdir. O zamana kadar, bu öyküyü size ben anlatmış olacağım ve siz bu kitabın yazarı olarak beni bileceksiniz....
...
"

Kitabın girizgâhında ise o el yazmasını kaleme alan kişinin ağzından yazılmış bir pasaj görülüyor;

"
Kalemimi hokkaya bandırdığım şu anda - ki Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'yı canından; Sultan III. Ahmet'i de tahtından eden cehennemden nişan eylül ihtilalinin üzerinden henüz iki hafta geçti.- şahit olduğum olayları yazıp yazmamakta kararsız sayılırım. Bilemiyorum. Yazmak gerektiğini düşündüğüm şeyler bir bakıma devlete ait sırları ifşa etmek gibi bir ihanetin ağırlığını da vicdanıma yükleyecek. Öte yandan Şark'ın kutsal çiçeği laleye dair yorumlarda bulunacak ve belki şükûfeciyan esnafını gücendirmiş de olacağım. Ama birisi çıkıp yiğit Şehzade Ahmet'i, aşağılık isyancıların yaptıklarını, cennete benzeyen İstanbul'u ve Sadabat'ın laleye kattığı zarafeti anlatmazsa bu dahi tarihe şehre haksızlık sayılırdı. haddim olmayarak işte ben bu zorlu işe kalkıştım.
İmdi, bütün olup bitenleri 66 babda -bilirsiniz "lale" adının ebced hesabındaki karşılığı 66 eder- size hulasa etmeye çalışacağım. İki denizin kucağında, iki karanın elleri üstünde zarafetle parlayan İstanbul'da, eylül yapraklarının elediği bu hüzünlü günlere dair yazacaklarım belki de can güvenliğim kadar halk içindeki itibarımı da zedeleyecektir, ne ki gerçeklerin de üstü örtülmemelidir diye düşünüyorum. Hani şair, "Bir hakikat kalmasın dünyada Allahım nihan" der ya; işte öyle. Öte yandan eğer okunmayacaksa gerçekleri yazmanın kime ne yararı olabilir ki?!..
İleride belki yırtar atarım.
Ben kim miyim?
Bunun ne önemi var."

İşte bu gizemli kişinin yazdığı dönemin gerçeklerine dayanan bu öykü nefes kesici biçimde elden bırakılamıyor. Ayrıca yine gizemli yazarın, elyazmasının sayfalarının kenarına yazdığı derkenarlar da bir çok güzel aşk hikayesini barındırıyor. Bu derkenarlardan bazılarını bloga yazmayı düşünüyorum. bolca aşk, topkapı'dan Sadabat'a, Galataya Haliç'e, İstanbul'un rüya şehir olduğu zamana doğru, gizem, siyaset, dönemin aristokrasisi ve dönemin sıradan İstanbul'u ve yeniden bolca "aşk"ı ihtiva eden bu kitabı önemle tavsiye etmekteyim efenim.

23 Temmuz 2009 Perşembe

Avatar Evreni (Kısım 4) - Ateş Ulusu


Gezegenin ekvator çizgisinin batı kısmında kurulmuş olan ve Japonya, Endonezya, İzlanda, Çin gibi ülkelerden esinlenerek oluşturulmuş bir sürü volkanik adadan meydana gelen ülkedir. Ateş ulusu, ateş bükmeyi sağlayan pirokinetiğin Ateş Bükme sanatını gerçekleştirenlerin memleketidir. Ateş ulusu silahlı kuvvetleri bir asırdan fazla süren zaman içinde gezegenin çoğunda emperyalizm ve kolonicilik anlayışına uygun olarak hakimiyet kurmuştur.

Kültürleri
Avatar evrenindeki bir çok kültür ve yerleşim gibi Ateş Ulusu da kesin olarak Çin'den etkilenerek oluşturulmuştur. Ateş ulusundaki moda geleneksel Çin giyimi ile oldukça benzerdir. çeşitli renklerin, paltoların ve silahların katmanlarından oluşan giyimleri geleneksel Çin'e yakındır. Ateş ulusu vatandaşları ve yöneticileri, siyahtan, kahverengi ve kırmızıya kadar çeşitli elbiseler giyerken altın ve mücevherat da aksesuar olarak sıklıkla kullanılır.
Ateş ulusu amblemi, kırmızı bayrağın üzerinde siyah ateşten oluşur. bu amblemin olduğu bayrak, ateş ulusunun kendi şehirlerinden ve kasabalarından fethettikleri yerleşim birimlerine kadar bir çok kez görülmüştür. Diğer ulusların aksine bu amblem ordu veya donanma kuvvetleri üniformalarında bulunmaz.

Agni Kai

Ateşbükücüler bir anlaşmazlığa düştüklerinde veya onurlarını geri almak maksadıyla yüzyılalrdır süregelen bir gelenek olan ateş bükücü düellosu Agni Kai'ı uygularlar. KArşılaşma açık havalı bir arenada gerçekleştirilir ve izleyiciler de bulunabilir. Bu karşılaşmalardaki hedef, rakibinin dengesini bozmak ve etkisiz hale getirmektir. Bu düellolar yüzlerce ateş bükücünün hayatına mal olmuştur ve mücadelede affetdici davrananlara da iyi gözle bakılmaz. Agni kelimesi sanskritçe ateş kelimesinden türetilmiştir.

Eğitim
Ateş ulusu, gerçek hayattaki resmi okullardakine benzer bir eğitim sistemine sahiptir. Tarih, Müzik, Etik, Savaş Hali ve Ateş Bükme derlseri, çeşitli öğretmenler tarafından öğrencilere öğretilir. Aynı zamanda bu eğitim bir beyin yönlendirme işlevi de görüp öğrencilerde yüksek milliyetçilik ve ateş lorduna sadakat sağlamak için kullanılır. Öğretmenler, disiplin ve düzen konusunda katı olup öğrencilere dans sanatı veya kendini ifade etme biçimlerini göstermeyi reddederler. Ayrıca tarih kitaplarındaki konularda bolca sansür ve propaganda mevcudiyeti görülebilir (Örneğin, Hava Göçebeleri soykırımı, Göçebelerin ordusu olmamasına rağmen "Hava Göçebesi ordusuyla meydan savaşı" şeklinde tarif edilir.)

Ordu
Ateş Ulusu ordusu, dört ülke içindeki en güçlü ordudur. Mekanik silahlı kuvvetlere sahip olan tek askeriyedir. Ateş ulusu, kara temelli savaş makineleri ve araçlarının yanı sıra, donanma için de aktif gemiler kullanır. Aynı zamanda hava gücüne sahip olan da tek ulustur. Ayrıca her yüzyılda bir "Sozin'in Kuyrukluyıldızı" sayesinde ateş bükücülükleri en şiddetli silaha dönüşür.
Ateş ulusu ordusu, bükücü olmayan askerler de barındırır. Bu askerler genellikle, mızrak, kılıç ve kalkan ile kuşandırılırlar. Ordunun bükücü elemanları ile silahsız dolaşırlar. En büyük silahları ateş bükücülükleridir.
Ateş ulusu ordusu, Çin ve Moğol orduları gibi asker feda etmekte tereddüt etmez. Bir savaş planı toplantısında, generallerden biri, sadece dikkati başka yöne çekmek için çok sayıda askerin feda edilmesini önermiştir.
Yu Yan Okçuları, 100 metreden bir sineği tereddütsüz vurabilecek, çok özel eğitilmiş dövmeli askerlerdir. Komutan Zhao'nun emri altındadırlar. Son derece yeteneklidirler ve Aang'i, yani Avatar'ı bile bir süreliğine ele geçirmişlerdir fakat sonrasında Avatar kaçmayı başarmıştır.
Bir ada ülkesi olması ve her yanı sularla çevreli olması neticesinde, Ateş ulusu donanması oldukça gelişmiştir. Ateş ulusunun gemilerde metal kullanması gemilere, toprak bükücüler tarafından zarar verilmesini önlemektedir.
Ayrıca ateş ulusu, "Mekanikçi" olarka bilinen tasarımcının yaptığı savaş balonlarına sahiptir. İlk başarısız ateş ulusu istilasının sonuna doğru, bu balonlar istilayı tamamen püskürtmek ve sona erdirmek için kullanılmıştır.

Tarihleri
Orjinal olarak, Ateş bilgeleri, adaları Büyük bilge(Ateş Lordu) ile birlikte yönettiler. Ateş bilgileri bir süre özgürdüler fakat sonraları büyük bilgeye sadakate zorlandılar. Ateş ulusunda, Ateş Lordu ünvanı ile mutlak monarşi mevcut oldu.
Lord Sozin zamanında yeni bir Ateş Ulusu geleneği yaratıldı. Bu geleneğe göre, her kim ki bir ejderhayı öldürürse onun güçleri efsanevi olarak anılacaktı. Ejderhalar, uzun yıllardır insanlığın arkadaşı olmalarına rağmen bu gelenekten sonra büyük nefret duymaya başlayıp gizlenme yerlerine saklandılar. Eğer bir ateş bükücü bir ejderhayı öldürürse "Ejder" ünvanını kazanıyordu. Son ejder, sonraları "Batının Ejderi" olarka da anılacak olan Prens Iroh idi. Ejderha ile dövüşürken "Ejder Ağzı" olarka bilinecek tekniği keşfetti. Bu teknik, ağızdan ateş çıkartmayı mümkün kılıyordu. Ardından bu tekniği ailesine öğretmeye çalıştı. Fakat, Iroh'a göre, öldürdüğü ejderha yaşayan ve varolan son ejderhaydı. Daha sonra ise Güneş Savaşçıları olarka bilinen kabilenin korumasında iki ejderhanın daha yaşadığı öğrenildi.

Yerleşim Birimleri
Hapishaneler
Ateş ulusu ordusu, kömür madenleri ve hapishaneleri de kullanırdı. Hapishaneler, diğer uluslardan esirlerin getirildiği korunaklı yerlerdi. Metalden yapılmışlardı.

Kaynar Kaya

Kaynar Kaya (The Boiling Rock), ateş ulusunun güvenlik önlemleri en yoğun olan, en ünlü hapishanesidir. Ateş ulusunun en tehlikeli suçluları ve diğer uluslardan ele geçirilen esirlerin elebaşlarının tutulduğu bir yerdir. Hapishane, bir yanardağ kraterine inşa edilmiş olup etrafı aşağadıki volaknın ısısı ile ısınan kaynar sular ile çevriliydi. Hapishaneye ulaşımın tek yolu, volkanın dışındaki savaş balonuyla ulaşılan bir limanın yukarısındaki kablo ile bağlanmış bir teleferiği kullanmaktı.Ateş ulusu suçlulularından oluşan hapishane nüfusu da epey fazla olduğundan yöneticiler tarafından kesin şekilde koyulmuş bir ateş bükme yasağı uygulanmaktaydı. Bu kuralı çiğneyen her hangi bir mahkum "soğutucu" olarka adlandırılan izole ve son derece soğuk bir odaya kapatılırdı.

Ember ADası

Ember adası, öncelikle tatil amaçlı kulanılan bir Ateş Ulusu adasıdır. Ada üzerinde Ateş Lordu Ozai'nin de aile üyelerinin zaman zaman geldiği bir malikanesi vardır. Adadaki ana etkinlik alanlarından biri "Ember ADası Oyuncuları" olarak bilinen tiyatro grubunun sergilediği oyunlardır. En ünlü oyunları "Buzdağındaki Çocuk" isminde olup Aang ile Ateş Lordu Ozai'nin mücadelesini konu alan ve Ozai'nin zaferiyle sonuçlanan oyundur.

Roku'nun Adası

Ateş Ulusu Başkenti'nden 150 kilometre kadar uzakta olan ve Avatar Roku'ya ev sahipliği yapmış küçük bir adadır. Avatar Görevlerinden arta kalan zamanlarında Avatar Roku ve eşi Ta Min bu adadaki evlerinde vakitlerini geçirirlerdi. Adayı yakan ve Roku'nun ölümüne neden olan bir volkanik patlama sonucu harabe olarka görülmüştür.

Ateş Bükücülük
Ateş Bükmenin ilham kaynağı ve orjini güneş iken, insanlara bu sanatı Ejderhalar öğretmişlerdir. Ateş Bükme felsefei, Bugünkü Ateş Ulusu'nda, ilk çıktığı zamanlardan çok farklıdır. Orjinal olarak, yaşamı, enerjiyi ve sıcaklığı temsil ederken Ateş ulusu'nda öfke ve kızgınlıkla doldurulmuştur. Ateş Bükücülük, iç huzur gibi mental durağanlığı, disiplini, duygusal durağanlığı ve nefes alıp verme ve genel sağlığın iyi olması gibi fiziksel durağanlığa çokça bağlıdır. Ateş bükücüler, gündüzleri geceden daha kuvvetlidirler. Güneş tutulması süresince bükücülüklerini kaybederler. Eğer bir kuyruklıyıldız yakınlarda ise, ateş bükücülerin kuvveti oldukça artar, onlara uçabilme ve büyük ateş dalgaları yaratabilme gibi kuvvetler sağlar. Sozin, kuyrukluyıldızı ilk kez tüm hava göçebelerini ortadan kaldırmak için kullanmış ve savaşı başlatmıştır. Ozai ise, Toprak KRallığındaki herkesi ortadan kaldırmak ve savaşı sonlandırmak için kullanmaya çalışmış fakat Aang tarafından engellenmiştir.
Ateşbükme hareketleri temelde Kuzey Shaolin stiline dayanır. Kuzey Shaolin Kung Fu'su, hızlı, başarılı ve ani atakları gerkli kılar. Bu da ateş bükmeyi, dört sanat içindeki en agresif dövüş sanatı yapmaktadır. Nefes kontrolü ateş bükücülük için son derece önemlidir. Genç ateş bükücülere ilk olarak nefes kontrolü öğretilir çünkü bu olmazsa yarattıkları ateşin kontrolünü çok çabuk kaybederler.

Uzman Teknikler
Yıldırım
Yıldırım yaratmak tüm duyguların ve kafadaki huzurun yokluğunu dikte ederek tamamen Yin ve Tang'a odaklanmasını gerekli kılar ve sadece inanılmaz derecede tecrübeli ateş bükücüler tarafından gerçekleştirilebilir. Aynı zamanda bir bükücü, yaratmaktan ziyade yıldırımı yönlendirmeyi de başarabilir.

Uçmak
Bazı yetenkli ateş bükücüler, ateşi ayaklarının altına tutarak doğan enerji ile çok daha yukarıya zıplamayı veya ilerlemeyi başarabilirler.

Ateş Nefesi
Iroh bir ejderha gibi ağzından ateş çıkarabilir. Zuko'ya da bu tekniğin kullanımı ilk sezonda gösterilmiştir. Sozin'in Kuyruklıyıldızı bölümünde Azula, Aang, Ozai de ateş nefesi yaparken görülmüştür.

Mavi ateş
Normal ateşe göre çok daha sıcak olan bu ateşi yaratabilme yeteneğine bir tek Azula sahiptir. Mavi Ateş, ikinci kitapta normal ateşe göre daha güçlü olarak gösterilmesine rağmen, üçüncü kitapta sade ateşe eşit güçte olarka gösterilmiştir. Mavi ve Kırmızı Ateş'in hangisinin daha güçlü olabileceği eğitimle alakalıdır. Final bölümünde Zuko'nun kırmızı ateşi Azula'nın mavi ateşini karşılayabilmiştir. Zuko o zaman ateş bükmeyi, orjinal ateş bükücüler lan Ejderhalardan öğrenmiştir.

9 Temmuz 2009 Perşembe

12-13-14-15-16-17 Şubat 1997

12 Şubat 1997 Çarşamba
Reklam: Şabanlar bugün giddecekmi?..Mehmet nasıl tüfek attı..Edirne’ye giecekmiyiz..AZ SONRA
Bu sabah yine kalktık. Yemek yiyecektik fakat akşam telefon ettiler. Arif gelsin diye arif abim bugün 9:00 arabasında edirne’ye gidecekti. Şabanda gitti.
Reklam:Mehmet nasıl tüfek attı. Edirne’ye gidecekmiyiz…AZ SONRA
Oynamaya çıktım. Kahvede gürkanı çağıracaktım. Sonra ayşe ablanın evinin orda mehmeti gördüm. Geldi. Oynadık. Sonra Gökhan kurşun getirdi. Mehmet içinden kurşunları çıkarıp barutla tüfek attı. Çok ses çıkardı.(Oğlum ne psikopat çocukmuşssunuz lan siz)
Bugün 14:30 otobüsü ile Edirne’ye geldik. Tv’de bu akşam Zeyna yokmuş. Ali abim bayağı iyiymiş.

13 Şubat 1997 Perşembe
Bu sabah kalktım öyle uyuşuk uyuşuk televizyona bakıyordum. O yine bugün babaannemler gelecekmiş.(hee o yüzden uyuşuk uyuşu ktelevizyona bakıyormuşssun demek ki. Problem Solved!!) Geldiler. Neyse annem dedi ki “saçlarını kestir” bende kestirmeye…”devam edecek..”
Reklam: Tadelle Türkiye bu tadı seviyor.
Köpeğimize ne oluyor. Susuzluktan hasta mı oluyor..AZ SONRA
(Bambaşkaymışsın!!)
“..devam” gittim. İlk geldiğimde biri traş oluyordu. Sonra ben traş oldum. Saçları normal oldu. Ondan sonra gezdim. Sinema afişlerine baktım. 7 şubata ışıklar sönmesin varmış. Yarın da hortum var.
Eve geldiğimde birde baktım. Demir kapı açık. Tahta kapı kapalı. Bir not var. Ablam yine anahtarı unutmuş. Yaklaşık 2.30 saat bekledim(2.30 derken 138 dakikayı kastetmiyorsun umarım.. Bakın beklerken ne oldu. Köpeğe bir baktım. Durmandan yalanıyor. Susuzluktan olduğunu anlayıp ona dışarıdan su verdim. Kilit bir yerde imiş sonra kapıyı açıp içeri girdik.

14 Şubat 1997 Cuma
Bugün çok erken kalktım. Sabah programlarına baktım. “devam edecek…”
Twister nasıl bir film…Köpeğimize ne oluyor…Akşam nasıl elektrikler kesiliyor..AZ SONRA
Bugün gezmeye gidecektim. Sinemaya da gidecektim. Sinemada Twister “hortum” vardı. Önce ali abmlere gittim. Sonra sinemaya gittim. Bilet aldım sonra dışarıda gezip içeriye girdim. Hortum güzel bir film. Küçük bir kız babasını hortumda kaybediyor. Sonra hep hortum kovalıyor. Filmde aşk sahneleride var. Sonra eve geldim.
Annemler falan evde idi. Annem dedi ki köpeğimiz çok durgun neler oluyor acaba dedi. Bende hiç bilmiyorum neler oluyor. Akşam elektrikler kesildi sonra geldi. (çok önemli bilgi. söylemesen dünyanın tüm düzeni değişirdi..)

15 Şubat 1997 Cumartesi
Bu sbah kalkınca annem dediki Bugün Ali abinlere gideceğiz kırk yasin var
Sonra gittik. Hilal, Hediye, Arif Abim, Beytullah Abim hepsi orda idi. Yemekler çok güzeldi.
Eve gelince babamı yeniden “Hortum”a gitmeye ikna ettik. Gürkan’ıda aradım. Oda elimde olursa gelirim dedi.

16 Şubat 1997 Pazar
Merhaba bugün AZ SONRA yazmayacağım.(İsabet olmuş) Bugün hortuma gittik. Babam gelmedi. Gürkanı çağırdık. O gelmedi. Bu akşam Beşiktaş – Fener maçı var. Yarın okul açılıyor. Neler olacak oda yarın.


17 Şubat 1997 Pazartesi
Bu sabah çok heyecanlıyım çünkü okula başladım. 2. dönemde ilk günüm yine hareketli gitti. Gökhan Duygu’ya arkadaşlık teklif etti. Duygu teklif etmedi.(E ona teklif edildiyse onun da etmesine gerek olmadığından olabilir mi acaba?) Bu olay yarın neler getirecek acaba. Gürkan ile beraber Twister – Hortum filmine bir kez daha gittim.(Kaç oldu lan!) Ders programı yine değişmiş. Allak bullak olmuş. Benan’a bugün yıldız falını öğrettim. Bugün yine ödev vardı. Daha ilk günden ödev olurmu sinirlendim.(Çok haklısın küçük ben)
Beşiktaş akşam feneri 1-0 yendi. Çok sevindim.
(Yendik mi lan!)



Bu yazı da neyin nesi lan dersen şu gönderiye bir bak.

İzmit'in Sokakları (29.09.2005)

İzmit’in sokakları yaprak içindeydi;
Başımda, unutamadığım şehrin havası;
Dilimde hep oraların şarkıları;
Ellerim ceplerimde,
Bir aşağı, bir yukarı.
Sonbahar;
İzmit’in sokakları yaprak içindeydi.

Orhan Veli Kanık – Yol türküleri
28 Eylül 2005 Çarşamba 23:57

İzmit’in köprüsü betondur beton,
"Nasıl kadrin bilmez yanında yatan"
Sensin gece gündüz gözümde tüten
Yüreğim yanıktır, ciğerim delik.
Of, of, kemirir bağrımı of, ince hastalık

Orhan Veli Kanık – Yol türküleri
29 Eylül 2005 Perşembe 00:03

2 Temmuz 2009 Perşembe

17-18-19-20-21 Ocak 1997

17 Ocak 1997 Cuma

Bugün sinemaya gidicektik. Gittikte ben Gürkan, Özgür beraber gittik. Kızlar da geldiler. Striptease vardı.(Yuh! Yuh ki ne yuh! Takıldığı hatunları Striptease filmine götüren orta okul çocuğu) Çok güzeldi. Gürkanla beraber özel konulardan konuştuk. Akşam üstünde anneannemlere iftar yemeğine geldik. Yedik.
Ve bugün benim doğum günümün bir önceki günü. Ablam çok güzel hediye almış. Robot ve bu günlüğü o hediye etti. Bundan sonra önemli olayları ve sırları bu deftere dökeceğim

18 Ocak 1997 Cumartesi
Bugün cmt. Benim doğum günüm. Biliyormusunuz şu anda saat 08.38. Pazartesi günü Duygunun doğumgünü. Ona bir hediye almak isterdim fekat pazartesi günü inşallah gürkanla beraber doğum gününü kutlayacağız. Aslında Duygu çok hoşuma gitmiyor. Hoşuma giden Burcu oda Perşembe günü ing.den “1” aldım diye ağladı. Dayanamam hiç bende ağlayacaktım. Sonra okula gelmedi inşallah pazartesi gelir.

19 Ocak 1997 Pazar
Dün 2 arabasında köye geldim. Akşamı burada geçirdim. Bayağıda eğlendim. Şu Pazar sayfalarını niye böyle küçük yapıyorlar. Bazı zaman çok yazacağım geliyor.
Burcu’yu tanıtmak istiyorum. Eğer sayfa yetmezse çizim yerine, oda yetmezse 20 ocağa yazacağım.
Çizim Yeri;
“burcu gerçekten güzel bir kız. Sarı saçlı beyaz tenli, gözlüklü olsa bile yine çok güzel. “(Çok güzel tanıtmışsın aferin. Gözlüklü ama olsun diyerek de bu kadar ezilir karşıdaki kişi. Salak herif)
Devamı yarın

20 Ocak 1997 Pazartesi
Bugün duygu’nun doğum günü. Duygu’nun doğum gününü kutladık. Ama o her şeyin gizli kalmasını istiyordu.(Sanki devlet sırrı mübarek!) Özgür bana kızmış, bilmiyorum nedenini. Akşam ise öyle bir hyecan yaşadım ki nasıl mı? Cuma günü Gökhan okula gelmemişti. “250.000” liralar bugün getirilecekti. Aradım ama bulamadım. Neyse onun parasını da ben verdim.
Gökçen akşam ZEYNA’yı seyretmiş.(Burada yine araya gireyim. O vakitler feci biçimde Zeyna haranıydım. hatta günlüğün ilk sayfasında gazete köşelerinden kestiğim fotoğrafları bile var. öyle böyle değil ama taparcasına hastasıydım.) “Çok güzel” dedi. Bende tebrik ettim.
Şu anda saat 19.32. Burcu’yu tanıtmaya devam edeyim. Burcu’ya nasıl kabimin ısındığını anlatayım. Daha geçen sene ısındı. Bir ara ben Gökhan ile oturuyordum. Burcu’larda bizim yan sıramızdaydı. Onlarla konuştukça daha iyi tanıyordum. Yarın devam edeceğim. Ayrıca Zeyna’yı da yarın anlatacağım.

21 Ocak 1997 Salı
Bugün gürkan’la sinemaya gitmeye karar verdik. Cuma günü “Moll flanders(Sıra dışı bir kadın)” var.
Türkçe öğretmenimiz bugün yine gelmedi. Boş derste birini gördüm. Bizim sınıftan Yasemin’i(Hani lan burcu burcu diyordun? Bir günde soğudun mu). Birbirimize sadece boş derste değil her derste bakmaya başladık. Benimle ilgileniyor. Bende ona bir yakınlık duymaya başladım.
Şu anda saat 20.41. bu sene daha soğuk başladı bana Burcu. Ama ben aramızı yumuşattım tekrar konuşuyoruz. Şunla(Hoşlandığın kızdan "şu" diye bahset. Aferin) bu sene konuşmamız Sinema sayesinde onunla hep aynı filmleri seyrediyoruz. Dahada ısındık bu yüzden şimdi aramız hafif açılıyor. Onuda(bir tane bile doğru da yazımı olmaz mı yahu!) yarın yazacağım.

Orhan Veli (21.09.2005)

Yakın zaman içinde elime, Orhan veli’nin bütün şiirleri kitabı yeniden geçti. Yeniden okuyunca şuna kanaat getirdim ki; kişi hangi manevi vaziyette bulunursa bulunsun, Orhan Veli’nin o halet-i ruhiyeye uyacak bir şiiri mutlak var. Şu sıralar depresif halim ağır bastığı için ekseriya hüzünlü geliyor bana. Tüm bu etkenlerin –zaten bir tane saymışım- dışında Orhan Veli’nin, benim “mücadele” diye adlandırdığım, şahsıma ait olguma veya yabancı filmlerde sıkça görüldüğü üzere “what is your story” gibi bir soruda “story”e giriş anım veya “benim hayatımın işte o an gerçekten başladığını anladım” cümlesi kurduracak ve o cümlede geçen o an içinde bulunan bir şiiri de mevcuttur. Lafı pek bulandırdım galiba. Kısacası, benim hayatım – mücadelem- şimdi başlıyor demediğim, lakin; an itibarıyle geçmişe baktığımda şu an diyebileceğim bu cümleyi bir Orhan Veli şiiri çok iyi özetliyor, en azından benim açımdan.

“Gemliğe doğru,
Denizi göreceksin.
Sakın şaşırma…”

Orhan Veli 1945 yılında, garibi yayınladıktan beş yıl sonra, kendi öz eleştirisini ya da garibi kendine karşı savunma diye nitelediği bir yazı yazmış. Yazı 1941’deki Garip’in önsözüne göndermeler yapıyor yapmasına ama büyük bölümünde gerçek bir hayat hikayesi ve mücadelesi mevcut. Bu yazı dahi beni bu günlerde sıkça hüzünlendiriyor. Üç dört haftadır, sebebini buraya yazmayacağım ama çoğu yukarıda belirttiğim mücadelem ile doğrudan veya dolaylı gelişmelerden ötürü bu hüzün. Bu, yemeğin ana hammadesiydi, bir de o yemeğe tuz biber ekecek bir yalnızlık hissi var. Yanızlık deyince, öyle hemen kız arkadaş veya sevgili anlamında, kalben bir yalnızlık değil bu. Hoş, şu sıralar o yalnızlık bir tutam bile hüzünlendirmiyor beni. Sevgiliye ayıracak ne vaktim ne de kalbim hatta ne de duygularım var şu aralar. Yemeğin tuzu biberi olan yalnızlık, mücadelede yalnız kalma korkusu-ya da hangi duyguysa işte-.

Bir mücadelem olduğunu fark ettiğimden veya buna karar verdiğim günden beri bir çok insan gözümde çok küçük yerlerde. Üzülerek yazıyorum ki bu böyle. Belki de, ettiğim mücadeleyi ve verdiğim çabayı anlayamayacaklarını düşündüğümden ötürüdür. Bu durumda benim tezimi destekleyen bir de atasözü mevcut dilimizde. “Bir musibet, bin nasihatten iyidir”. Genellikle kendime kızıyorum bu duygularımdan ötürü, buna karşın çok değer verdiğim kişiler de mevcut İzmit’te. Mücadelesine hayran olduğum ve onlarla dost olmaktan ötürü mutluluk duyduğum kişiler. Böyle de olsa, onlarla konuşurken dahi çok derinlerde gizlediğim zincirleme duygular var, büyük ihtimal asla öğrenemeyecekler, inşallah öğreniler.

21 Eylül 2005 Çarşamba 19.45
İzmit

Kayıtlar Intro

Merhabalar efenim, nasılsınız? Beni soracak olursanız vasat düzeydeyim. Kendi kendimle bir süre baş başa kalıp düşünme fikri zaman ilerledikçe iyi gelmeye başlıyor. Bu esnada Mosbius Designs’ın muazzam yöneticisi Ted Mosby gibi visdom walk olayını bile yaptım. Dlşsflşsd Öte yandan memleketteki evde interneti kapattırdığım için internet ile etkileşimimim sıfıra yakın bu günlerde.

Bu zaman diliminde eski eşyalarımı karıştırırken bir çok şeyi gördüm. Örneğin, 2004,2005 ve 2006 nın ilk yıllarına dair msn konuşma kayıtlarımı yedeklediğim bir cdmi bile buldum. Yedekleyip saklama huyumu bir kez daha kutladım lksdflkşsdfklşas. Bazılarını açıp okuyunca o günler gözümün önünde beliriverdi elbette. Filhakika, eski defterlerimden bir kaçını da buldum. Şunu belirtmek isterim, çok küçük yaştan beri epeyce çeşitlenmiş konulara dair onlarca defter tutmuşluğu olan bir mahlukatım ben. Bunlardan bazılarını bilerek ortadan kaldırdım ve sadece aklımda durarak yaşamlarını idame ettiriyorlar. Bazıları halen sağlam duruyor. Bunlardan bazı yazı örneklerini de buraya aktarmaya karar verdim. 1997’den 2007 civarına kadar çeşitli defterlerde çeşitli kayıtlarım var. Bunlardan bir kısmı elbette epeyce komik şimdi. Özellikle ortaokul zamanları tuttuğum günlüğüm. Öyle pek günlük tutan bir tip değilimdir. Zaten iki sene böyle bir olaya kalkıştım. Biri 1997 ve biri de 1998. ikisinde de bir iki ay içinde sıkılıp bırakmıştım. Zaten günlük dediğim de bildiğiniz ajanda tarzı bir şey. Yazıları o güne sığdırmak için epece kasmışım fakat çok da sistemli çalıştığımı söylemek isterim. Her neyse, yakın dönem yazılarımdan bazıları, şimdi katılmadığım görüşlerim, bazıları da halen katıldığım görüşlerim. Bazıları da burada otosansüre uğrayacak yazılarım olacak. Bazıları artık zaman aşımına uğradığı için çok da önemsemediğim şeyler. Burada genelde İzmit’te üniversitedeyken bazı yazılarımı yazdığım bir defterden ve 1997 yılında orta ikiye giderken tuttuğum günlükten örnekler yazacağım. Özellikle orta ikinci sınıftaki günlüğümü okurken gülmekten yığıldım ve dilbilgisi kurallarına hiçbir şekilde riayet etmeyen yazılarımı görünce de arada utandım. Buraya aktarırken elbette ki orjinal metindeki hataları da aynen aktaracağım. Parantez içinde de bazı değerlendirmelerimi yazacağım metin içinde. Belki on yıl sonra da “bu yazılara bakarak dalga geçmişim eheheheh” diye hatırlayıp bu blog sayfasına bakarım. Who knows? Söz uçup gider ama yazı baki kalırmış. Onaylandı!

18 Haziran 2009 Perşembe

Uzun Süreden Sonra Televizyon İzlemek ve Behlül ile Bihter'in Golü


Efenim son aylarda nadiren televizyonda birşeyler izliyorum. yerli dizi desen, artık iki buçuk satlik süreleri dolayısıyla 150 dakikamı ayırıp izlediğim bir dizi yok devamlı olarak. Son dönemde eski günlerine dönüş sinyalleri veren vadinin bir kaç bölümünü izledim. Onun haricinde bu akşam da Aşk-ı Memnu'nun final bölümünü izleme şansı buldum.

Kitaba az çok aşina olduğum için, baştan sona izlediğim tek bölüm final olmasına rağmen karakterlere ısınmakta pek problem çekmedım. Tabi arada sırada sözlükten de gördüğüm kadarıyla konunun uygun gittiğini pek sapmadığını da görüyordum. Neyse efenim gelelim bu final bölümüne. Neredeyse her tanıdığım Msn'de olsun yakın çevremde olsun Behlül'ün atacağı golü bekliyordu. Elbette ki Bihter'in de atacağı golü. Sekste kadının edilgen taraf olarak gösterilmesini pek hoş karşılamıyorum neyse. Kısaca Behlül ve Bihter'in atacağı gol diyelim. Tsubasa ve Misaki'nin beraber attıkları gol gibi. Ben de neticesinde ilgi duydum ve sezonun son bölümünü açıp izledim.

Karşımızda Kıvanç Tatlıtuğ ve Beren Saat gibi libido arttırcı etkisi bulunan oyuncular vardı. Zaten dizi Vahşi Kedi dizisi gibi bir ton entrikayla dolu kim kiminle yatacak mevzusunu ortaya almaya başlamış. Doğru da yapıyor bence. Final bölümünde gördüğümüz sevişme sahnesi yerli dizilere göre epeyce başarılıydı bence. Oyuncuları tebrik etmek gerek. Bunun yanı sıra diziyi izleyip libidoları fırlayan çiftler diziden sonra partnerleriyle Behlül veya Bihter'i düşünerek sevişebilirler. Sonrası hayal kırıklığı olur sanırım.

Neyse efenim öncelikle şunu söylemek isterim ki otelde buluştukları kısma bittim. Beren Saat'in giydiği gömlek, gömlek giyen kadınlara karşı olan zaafımı yeniden alevlendirirken düğmelerini açmasıyla verdiği çıldırtıcı dekolte ile puanları katladı gözümüzde. Bunun yanısıra diziyi ev arkadaşımla izlerken (ben karşı cins partnerle izleyemedim lan, ev arkadaşım ve göbeği ile birlikte izledik) Behlül ve Bihter'in gün kararlaştırma konuşmasında, Behlül'ün "bir yolunu bulacağım" tandanslı sözü üzerine hemen tespitler geldi. Bence bir erkek uçkurunun peşine gitmek üzereyse o yolu mutlaka bulacaktır. İster arkadaşının evi olsun ister otel falan işte neyse artık. Mutlak bir yolunu bulacaktır. Erkekte de kadında da uçkur derdi en yaratıcı fikirleri ortaya çıkarması açısından yararlı bence. Oteldeyken Behlül çocugumuz böyle olmaz diyerek de doğru kararı verdi. Öncelikle zaten zaman çok kısalmış, gizlilik tehlikeye girmiş evde unutulan telefondan dolayı. günler sepete girmedi neticesinde ki evlatlarımız amaçlarına ulaştılar sonra.

Öte yandan reklam arasında gördüğüm Çitliyo reklamındaki şu tarz diyaloglar ülkenin halinin ne kadar boktan olduğunu gösterdi bana;

-Yıllar önce kovduğun fakir ve gurulu genç vardı ya
-Eee
-İşte sonra başka bir işe girdim ama sigorta yapmadılar çıktım.

Sigorta yapmak bir zorunluluk olmasına rağmen toplumda anti hareket bu kadar kabul görmüş ve sindirilmişken işçi veya çalışanın haklarının nereye doğru gittiği büyük endişe uyandırıyor.

Haberler hala 19.00 da başlıyor. Sanırım gelecek haftadan itibaren 20.00'ye çekilecek. dizlerin bu kadar geç sezon finali yapmasından kaynaklanıyor sanırım bu durum da. ÜZerine uzun uzun konuşulacak bir konu aslında bir sezonun süresi ama onu da başka zaman konuşuruz. Şimdilik bu kadar, bir kaç ay sonra yerli dizi izlemeye takatim olursa gözlemlerimi yine yazabilirim belki. bu sürelerin artık kısalması lazım çok kötüye gidiyor sektör.

29 Mayıs 2009 Cuma

Hepsini İstiyoruuueam

Pek fazla geek sayılmam, kendimi bir geek kadar bilgili görmediğim için böyle söylüyorum aslında. Yarı geek olarak ben bunların hepsini istiyorum. Doğumgünümde alın bana ehehe :) Kaynak site burası. Buradakilerin yarısını istiyorum en az. :)






















28 Mayıs 2009 Perşembe

On Yeni Türkü Şarkısı


Bazen, farklı farklı dünyalar hayal etmişliğim olmuştur her insan gibi. Bu hayallerin her birinde bulunan ender öğelerden biridir müzik. Müziksiz bir hayat, yaşanılan bir "an"ı, hisedilen "his"si müzik ile taçlandırmamak hiç bir zaman aklımdan geçmiyor. Neredeyse her türden bir çok farklı şarkıcı ve parçayı severim. Bir çeşit "tür" taraftarlığım yok genel tutumumun aksine. Her şeyde taraf olmayı severim ama müzikte tür konusunda asla taraf olamam. Başka konularda ufak çaplı rekabet hayali yaratırım müziğe dair lakin bu tür konusunda bağlayıcı değildir. Neyse efenim bu paragrafı yazdım çünkü çeşitli sanatçıların pek seviğim parçalarını yazmak istedim. bunlardan ilki de yeni türkü olacak. Last fm istatistiklerim tutulmaya başlandığından beri ilk ondan hiç düşmeyen her daim dinlemekten keyif aldığım, konserlerine gittiğimde eşlik ederken kendimden geçtiğim şarkıların iyesi olan bu grubun parçaları arasında ayrım yapmak zor olsa da, her daim bir parçayı diğerinden daha çok sever insan. Sevme seviyesi 6 diyelim örneğin. 6 puan verilen şarkıyı sevmiş sayılıyorum kendimce. İşte her şarkıyı severim ama bazı şarkılar 6.2 puandadır bazıları 9.8. Sevdiğim şarkılardan bazılarını "daha çok" severim. Bu diğerlerini sevmediğim anlamına gelmez. Neyse bu uzun deskıripşın bölümünden sonra yeni türkünün kişisel tarihçemde en sevdiğim parçalarını ortaya sermek isterim.

10-) Telli telli: Küçüklüğümün bir numarası olan bu parça, elbette çok şey hatırlatır ve listededir. O zamanlar şarkıda anlatılmak istenileni anlayamıyordum belki ama müziğin çekiciliği tam olarak da bu diye düşünüyorum. Her neyse hikayeye uygun olarak "biz büyüdük ve kirlendi dünya" canlar.



9-) Rüzgar: Yeni Türkü'ye en çok bahar yakışır. Bahar vakti yeniden doğuşun, hayatın simgesidir. Hayat bazen yorgun bir günün ardından evin bahçesinde oturup şöyle bir gözleriyle dalmayı gerektirir. Yeni çiçek açmıştır bahçedeki bitkiler. Bir sıcak çay alıp akşam üzeri bahçdeki ahşap sandalyeye oturup bu parçayı dinlemek grkir zaman zaman..



8-) Karanfil: Ah bir karanfil, yağsa yağmur, "büyülense" yeniden dünya... Eşlik etmesi en güzel parçalardan biridir. Bir gece Yeni türkü konserinde iken, genelde bir iki tek atıp sahneye çıkan Derya abiye eşlik etmek için şişelerimiz ellerimizde, tam da şişeyi tuttuğumuz eli havaya kaldırarak tam da o kısmı söylemek yaşadığını hissetmesini sağlar insanın. "Dünya varmış" der içinden "bir karanfil yağsa yağmur, büyülense yeniden dünya" diye bağırırken Derya Abi ile. Bu şarkıya sahnedekiyle birlikte eşlik etmek, her insanın ölmeden önce yapması gereken 100 şeyden biri.



7-)Sonbahardan Çizgiler: Marika'nın tanışmamı sağladığı şahane bir güzellik olan bu parça benim için Ankara ile özdeşleşmiştir kısa sürde. Bu şarkyı ne zaman dinlesem Ankara ve Ankara yolları geçer aklımdan. hoş şarkı da zaten genel olarka Ankara'dan bahseder ama can alıcı kısmı "ne güzeldir yollarda olmak şimdi" demesidir Derya Köroğlu'nun içtenlikle. Ne güzeldir yollarda olmak şimdi be canlar.



6-) Yeşil Şarkı: Hani dedim ya en çok bahara yakışıyor diye bu parçalar. O tadı veren parçalardan biri yeşil şarkı.. Tam da o bahçede Rüzgar'dan sonra bu şarkı koyulur playliste..
"her sey kendi dilince konusur
karanlik ortse de ustunu
gecede devam eder renk
agacin dalinda ruzgarda"



5-)Aşk Yeniden: Bazen aşk hissini tanımlamaya asimptot çizen şarkılar ortaya çıkıverir. Benim bu konuda klasik olan, o yüzden dikkatlice dinlenilmden ezberdn eşlik edip söylenilen bazı şarkıları parmakla göstrmişliğim vardı. Örneğin "Senden Başka" isimli yetmişlerin klasik şarkısını herkes bilir, eşlik eder ama dikkatlice ne ddiğini dinlemez çoğu zaman. Orada benim gördüğüm en büyük aşklardan biri tarif ediliyor. Bu parça da aynı biçimde. "Gözlerim doluyor, aşkının şiddetinden..Ağlamak istiyorum" nasıl bir sözdür.. Bu hissi hissetmiş olanlar için vazgeçilmez ve o "an"ın tam karşılığını veren bir dizedir..



4-) Dönmek: Akşamüzeridir, kalabalık ve koşturmacalı otogardan otobüs harket eder. Sen, tam da cama başını dayamış dışarısını izlersin. Aklından bir sürü düşünce köyüne ziyaretler yaparsın. Bu köyler senin çizdiğin yollar ile birbirine bağlanır. Arkada Derya Köroğlu Murathan Mungan'ın unutulmaz dizelerini fısıldar kulağına.. Bir yere gitmeyi değil, yolda olmayı sevdiğini anlarsın. "Neresi sıla bize, neresi gurbet..Yollar bize memleket.."



3-) Resim: Dur bir dinlen..yorulmuşsun çalışmaktan. Hayat normal biçimde akıyordur. Oradan oraya koşturulur gündüz iş güç alt metniyle. Gece eve gelinip ufak bir şarap açılır. Ona bakılır..Baktıkça daha çok dinlenilir bu şarkı..Dinledikçe daha da yakar..Yaktıkça konuşmaya başlar.. "Biliyorum, görünce beni hep tanıyordum diyeceksin.."



2-) Nerelere Gideyim: Daha önce de "sigara" etiketiyle koymuştum bu parçayı. Pek sevdiğim bir arkadaşımın, zamanı asla eskimeyecek bir hediyesi..

"Dört yanımda dört nasihat
Az gülüş, bol zaiyat.."

"Senden bana zor bir miras.
Bol çetrefil, bol viraj..."



1-) İnatçı: Kişisel tarihçeme en fazla etkisi olmuş parça. Benim de en seviğim "bir" numaram doğal olarak. Bu şarkı hakkında yazabileceğim sayfalarca söz olmasına rağmen ketumlaşıyorum ne vakit duysam.. Severek okuduğum B'den bir alıntı yapmak istiyorum bu duruma ithafen..

"Sessizlik çok şey anlatır bilirim ben.Çok şey anlatmak için değil ama sendeki sessizliğim.Sessizlik huzurdur.Yanında huzur evlerinin tabelalarındaki yalnızlığı çağrıştıran,acayip bir huzur bulduğum içindir sessizliğim.."




Son olarak, Yağmurun elleri ve Olmasa Mektubun isimli klasik şarkıların listede mevcut olmamasına da değinmek isterim. İkisi de çok sevdiğim parçalardır ama kişisel tarihçeme bu on parça kadar etki etmemiştir. bu liste genel olarak kişisel tarihçemle ilgilidir. Başlığı seçerken de bu konuda özenli davranmak için pek çaba harcadım. En sevdiğim değil, en güzel değil, en iyi değil..Sadece on yeni türkü şarkısı.. Herkese iyi günler diliyorum.

16 Nisan 2009 Perşembe

Festival Günlüğü (Le Plaisir de Chanter)

Festivalin sonuna yaklaştıkça izleyici sayısında bariz bir düşüş gözüme çarpıyor bu aralar. İkinci haftasında izlediğim filmlerde, salonlar ilk haftaya göre oldukça boş gibi göründü diyebilirim. Elbette %70 lerde bir doluluk oranı bu düşük izleyici fakat ilk hafta bu oran %90ların üzerindeydi. Neyse efenim, festivalde, şu ana kadarki en büyük hayal kırıklığım bu film desem yalan söylemiş olmam herhalde. Festival öncesi program yaparken de oldukça ilgimi çekmesine rağmen umduğumu pek bulamadım La Plaisir de Chanter(Şarkı Söylemenin Keyfi) isimli komediden.

Bildiği bir sır yüzünden öldürülen bir adamı araştıran iki polis memuru bu adamın dul eşinin de sırlardan bir kaçını bilebileceği üzerine yoğunlaşıp onun kayıt olduğu şan ersi grubuna giriyorlar öğrenci olarak. Sonrasında, gruptaki her biri nevi şahsına münhasır öğrenciler arasındaki lişkiler, bol bol gişe esprileri ile örülü bir komedi izliyoruz. Bu filmin festivale seçiliş amacını merak ediyorum cidden. Filmin oyuncusu geldi bugün salona ve kısa bir söyleşi yaptı. Onun için midir acep? Her ne nednele olursa olsun bence festivale yakışan bir film değildi "Şarkı Söylemenin Keyfi".

9 Nisan 2009 Perşembe

Festival Günlüğü (La Rabia, Leonera)

Sözlükte çok güldüğüm bir başlık var. "bir oral seks yap da kendimize gelelim" diye bir başlık. Bu başlığa gönderme yaparak şunu demek isterim ki bir Arjantin çek de kendimize gelelim ey festival. Gümüş Ülke Altın sinema: Arjantin kapsamında gördüğüm iki film, sinema izlediğimi hatırlattı bana festivalde. Kendimize geldik. Öte yandan filmlerden sonra eve geldiğimde bir de sezonun en iyi bölümlerinden birini göstermiş olan Lost'un yeni bölümünü de izleyince seyir açısından fazlasıyla tatmin edici bir gün geçirdim. Ders mers çalışacak durumda değil kafam bu akşam hiç :)

Günün ilk filmi, aynı zamanda şu ana kadar festival kapsamında gördüğüm en sağlam film, La Rabia(Öfke) isimli yapımdı. Altın sinemadan altın bir örnek. Fazlaca sert, oldukça dolu, söylemek istediği etkileyici sözleri olan, konu aralarına serpiştirdiği çizimlerden oluşan kısa görüntülerle de bir çok hikayeyi anlatan yapım. Kısaca konusundan bahsetmek gerekirse, Arjantin in bir köyündeki iki küçük çocuğu merkeze almaya çalışan ama genel olarak onların ailelerinin psikolojini perdeye seren bir konu diyebiliriz. Dilsiz olan kız Nati ve Laedea isimli çocuğun arkadaşlığının ötesinde Nati'nin annesinin Laedea'nın babasıyla olan ilişkisini de görüyoruz. Hatta öyle ki bu sevişme sahneleri daha ilk gösterildiği anda salona gelen namuslu hanımkızceğizlerimizden(author mode on :) bazıları salondan koşarak çıkıp kendilerini bu ahlaksızlıktan kurtardılar. Sevişme sahnelerinin ötesinde köy hayatının, doğal yaşamın şehirde yaşayan birine göre vahşiliğine bana göre doğallığına adaptasyonunu da net biçimde gördük. Özellikle hayvanların kesildiği ve öldürüldüğü bazı sahnelere midenin dayanması kolay değildi. Buna rağmen şunu belirtmek isterim ki filmin başında "bu filmdeki havanlar doğal biçimde yaşayıp ölmüşlerdir" yazısından sadece çekim için bu hayvanların öldürülmediğini görüyoruz. Bana göre filmin en etkileyici sahnesi onca kesip biçmeyi çocukların önünde yapmanın akabinde resim çizen Nati'ye annesinin "bunları değil, çiçek, böcek, güneş çiz ki öğretmenin seni sevsin" demesiydi. O sahneden fazlaca etkilendiğimi söylemek isterim. Bir de filmi izlerken, Nati'nin Pichon'u vuracağını düşünmeye başlamıştım ama annesiyle sevişmesinden ötürü değil, Laedea'yı dövdüğü için. Neyse efenim cumartesi 19.00 da Rexx'te oynayacakmış tavsiye olunur bu son gösterim cümleten ama sert görüntüler olduğunu yeniden tekrar edeyim.

Günün ikinci filmi Leonera(Aslan İni) idi. Gümüş ülke Altın Sinema: Arjantin kapsamında ilk gösterimi yaptı bugün. La RAbia'dan sonra biraz hafif kaldı tabi ama Easy Virtue ve La Rabia hariç izlediğim diğer filmlerden çok daha fazla begendiğimi belirtmek de isterim. Film Julia'nın apartman dairesinde bir kaç ölü adamı farketmesi ve akabindeki telefon konuşmasıyla açılıyor. Sonrasında, Julia o kişileri öldürmekten tutuklu olarak yargılanıyor. Tutukluluk esnasındaki kontrolde hamile olduğu ortaya çıkıyor. Konu buradan sonra o olayın(cinayetin) neden yaşandığı ekseninden, bir anne - çocuk ilişkisine dönüşüyor ve Julia'nın hapse girdiği olayın asıl yüzünü öğrenemiyoruz. Zaten filmin derdi de o değil. bugüne kadar hapishaneye ve hapishane yaşamına dair bir çok film ve dizi izledik. İlk aklıma gelenler, Duvar, Oz, Prison Break ilk sezonu, The Last Dance gibi yapımlar. Ama hiçbirinde hapishanede doğum ve hapishanede doğum yapan annelerin durumu ele alınmamıştı. Film genel olarak bu konunun üzerinde duruyor. Julia yıllar süren yargılanma aşamasında çocuğunu doğuruyor hatta bir kaç yıl da büyütüyor. Kanunlar gereği dört yaşından itibaren anne hapiste kalacaksa çocuk öncelikle bir akrabaya verilebiliyor eger akraba yoksa veya akrabalar çocugu almazsa da yetiştirme yurduna konuluyor. Julia'nın annesi çocuğu sahiplenirken Julia bu durumdan pek de hoşnut kalmıyor aslında. Fırsat bulunursa izlenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum daha fazla anlatmadan konuyu.

Akaşm eve gelince de Lost, adeta beni ekran başına kilitleyen bir bölümle karşıma çıktı. Beşinci sezonu çok iyi gidiyor bu dizinin gerçekten. Yakında diziler için bir sezon sonu öncesi değerlendirmesi yapmayı düşünüyorum. Orada detaylı olarak değinmek istiyorum Lost'un beşinci sezonuna da.

Yarın da festival kapsamında A Nyomozo(İz Sürücü) filmini izleyeceğim kısmet olursa. Herkese iyi geceler diliyorum.