a little story etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
a little story etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Aralık 2008 Salı

Perfectly Exact #9 & #10 (Kısım 2)

Sanaa’da 6 marketi vardı H’nin. Bunlardan, şuan içinde bulundukları Yemen ve Sana merkezinin de bulunduğu birinci seviye marketti, üç tanesi orta büyüklükteki ikinci seviye ve kalan ikisi de orta-küçük sınıfındaki üçüncü seviye marketlerdi. Araba’nın hazır olması haberi almalarıyla dışarıya çıkarken A ve C, çalışanlar onları dikkatlice izliyordu. Her birinin aklından efsanevi A ve C’nin bu iki kişi olup olmadıkları geçiyordu. Daha doğrusu A ve C’yi görmeleri büyük heyecan yaratmıştı. Kasiyerler, işlemlerini neredeyse kaplumbağa hızında yapıp dışarı çıkarken onları izliyor, iç çalışanlar da yanlarından geçerlerken iş yapar gibi görünüp, biraz uzaklaştıklarında, ellerindeki her neyse bırakarak bakışlarını Sana ve Yemen müdürüyle birlikte marketin dışına çıkmakta olan bu ikiliye çeviriyorlardı.

Yemen için sıcak olmasa da dünyanın bir çok ülkesindeki yaşayanlar için oldukça sıcak sayılabilecek bir hava vardı dışarıda. A ve C pek de dikkat çekmeden arabaya binmek üzerelerdi. Heyecanı her halinden belli olan müdür ise, bu ikiliyi yeterince memnun edemediğini düşünüyordu hala.
“Başka bir isteğiniz var mı efendim?”
“Teşekkürler. Şimdilik bu kadar, çalışmaya devam”
Pekala bu pek motive edici sayılmazdı normalde fakat bunu söyleyen kişinin A olması bir çok şeyi değiştirirdi. İşin ilginci başka biri olsa yalan olduğu her halinden belli olan bu replikler (ne yaptıklarıyla ilgilenmemişti bile!) A söylediğinde son derece motive edici oluyordu. Sürücü koltuğuna binmek üzereyken C’nin gözüne ilerideki sokağa giden ve az önce içeride bulunan bir müşteri takıldı. Pek bir şey almamıştı, fakat yürürken zaman zaman onlara bakıyordu. Pek değil, topu topu iki defa bakmıştı fakat C iki bakışı da yakalamıştı. İkinci bakıştan sonra adamın hızlandığını fark etmesi C’nin şüphelenmesi için yeterli sebepti. Arabaya, şimdiye kadar binmesi gerekirken, dışarıdaki o müşteriyi izleyen C, A’nın dikkatini de çekmişti. Yan koltuğa çoktan oturmuş olan A’ya doğru kapıdan başını eğdi.
“Sanırım, geldiğimizi fark ettiler.”
“Ne oldu?”
“Şu müşteri, biz ilk geldiğimizde marketteydi ve bizden sonra ayrıldı. Görünüşe göre, bir temizlik bezi dışında pek alışveriş yapmamış.”
“Benim de gözüme çarpmıştı”
“Gidelim”
C hızlıca araya bindi ve çalıştırdı. Sanaa müdürü, bu konuşmaya şahit olduğuna şaşırmıştı. Kendisi çoğu zaman çalışanlara dahi dikkat etmezdi. Sanırım pek çok yerde anlatılan ün buradan kaynaklanıyor diye düşündü. Hızlıca patinaj çekip hareket geçen arabanın içinden A, müdüre doğru başını damdan uzatarak “tekrar geldiğimde bu kez kontrole geleceğim” diyerek uyarısını yapmak istedi.

Öndeki arabayı takip etmeye başlamışlardı.
“Sence takip etmeli miyiz?” dedi A.
“Bizi fark etmiştir. Muhtemelen Alfaha’ya gitmeyecek.”
“Bizi ne kadar oyalarsa oyalasın sonunda bir yere gitmesi gerekecek. Yakalamamamız imkansız.”
“Evet ama bize bilgi verecektir diye düşünürsek J’yi kaçıracağız”
“Haberi olduysa J, çoktan bulunduğu yerden çıkmıştır.”
“Bizimle karşılaşma ihtimali yüksek. Oradan çıkmayı göze alamaz”

Bu küçük fikir alışverişine A’nın telefonu çalarak ara verdi.
“Nereye gidiyorsunuz” B’nin telefondaki sesi heyecanlıydı.
“Alfaha’ya” dedi C. A biraz hayalkırıklığına uğramış gibi görünse de J’nin oradan çıkamamış olduğu düşüncesi ağır basmaya başlamıştı.
“Pekala, ilerideki sokaktan sola dönün. Doğu’ya gitmeniz gerekiyor”

İlerideki sapağı gören A, biraz kararsızdı. Normalde çok fazla kararsız kalmazdı ama öndeki arabayı da izlemek gerektiğine inanıyordu. Bu endişesini zaman zaman gözünü yoldan ayırıp, aynaya ve A’ya bakan C fark etmişti.
“Merak etme o araba da buradan çıkamayacak”
Rahatlatmaya çalışıyordu. A yine de işini garantiye almak için telefona doğru hamle yaptı
“B, bir araç daha var. Renault broadway eski model. Yerel polis ile irtibata geçip onu yakalayıp oyalattırabilir misin. Kafandan bir suç uydur ve yakalansın. Salıverilince biz geri dönüp onu ele geçiririz.”
“Anlaşıldı”
Plakasını söyledikten sonra, koltuğuna doğru yaslanan A, sadece başını oynatarak C’ye baktı. Bu bakışı fark eden C, ufak bir göz kırpma ile karşılığını verdi.

Kısa bir yolculuğun ardından Alfaha bölgesine giriş yapan ikili, arabalarını parkedip durdurdular. Muhtemelen hangi marka arabayla geldikleri artık bilindiğinden dışarıya çıktılar. Hızlıca sokağa doğru harekte geçtiler. İkisinin de bir eli, bellerindeki silaha oldukça yakın duruyordu. Artık yapmaları gereken sokağı ve yerleşim yerlerine hızlıca gözleriyle taramaktı. İkisi de gözlem konusunda oldukça başarılı olduklarından, aradıklarını bulabileceklerine inanıyorlardı. Bir süre sokaklarda dolaşmalarının ardından, üç katlı bir binanın ikinci katındaki pencereyi fark etmeleri de uzun sürmedi. Öncelikle, güvenli bir yere geçmeleri gerektiğini ikisi de biliyordu. Kendilerini bekliyorsa J mutlaka yukarıya çıkış için bir önlem almış olmalıydı. Hatta binanın bulunduğunu da an itibarı ile öğrenmiş olabilirdi çoktan. Tam da bu esnada az ilerilerinde bir telsiz gördüler. C telsize doğru hareketlenirken A da onu koruyordu. Etraf oldukça sakin görünmesine rağmen bir çatışma ihtimali her an ortadaydı. Telsizi elinde alan C, düğmeye basarak konuştu.
“Hello”
Cevap geleceğini biliyorlardı ikisi de. Hiçbir telsiz tesadüfen Sanaa’nın arka sokaklarına düşmezdi.
“Merhaba C.” İkisi de karşıdaki kişinin C’nin adını bildiklerine şaşırmıştı fakat telsizdeki sesin J’nin sesi olduğu da su götürmez bir gerçekti. “Madem ki buradan çıkamayacağım, o halde konuşalım, diğer türlü siz de çıkamayacaksınız çünkü. Yirmi dakika sonra otoparkta. Gelmenizi isterim.” J’nin sesi kendinden emin geliyordu..

Perfectly Exact #9 & #10 (Kısım 1)

Sanaa’daki en büyük H marketine girdi A ve C. Buraya girmeleri çalışanlar ve yönetici için büyük lütuf sayılırdı genelde. Genelleme yaparken sadece Sanaa ile sınırlı tutmak yersizdi aslında. Dünyanın neresindeki H marketlerine girerse girsin A veya ailesinden biri başbakan gibi bir muamele görürdü. Çünkü dünyanın A’nın sayısını unuttuğu kadar fazla ülke ve şehrine yayılmış olan H marketleri onlara aitti. Hala da merkezi yönetim ile varlığını devam ettiren bir oluşum olduğundan, bir nevi kral sayılabilirdi A, H marketleri için. Geleceklerinden son anda haberi olmuştu H marketleri Sanaa Müdürü’nün. Genelde tebdili kıyafet dolaşan padişahlar gibi denetlediği olurdu A’nın marketlerini ancak bu seferki biraz farklıydı. O yüzden gelmeden kısa süre önce haber verme gereksinimi duydular.

A ve C’nin geleceğinden son saatte haberi olmuş olan müdür, elinden geldiği kadarıyla çeki düzen vermişti mekana. Geldiklerini gördüğü anda da hürmetini gösterip önlerinde hafifçe eğilerek kendini tanıttı. Kendisini zaten tanıyan (daha doğrusu gelirken sadece ismini öğrenmişlerdi uçakta) A bu ayrıntıyı gereksiz bulmuştu. Bir an önce işe koyulup peşinde oldukları ekibi yakalamak istiyordu mümkün mertebe. İçeriye girdiklerinde, onları hayatları boyunca ilk defa gören ve muhtemelen bir daha da göremeyecek olan H Sanaa merkez marketi çalışanları bu anın tadını çıkarmak için dikkatlice izliyorlardı A ve C’yi. Dışarıdan gören olsa fotoğraf çektirmek için koşturulan bir ünlü sanırdı bu ikiliyi. Tamam, iki ünlü sanırdı.

Oldukça geniş bir alana yayılmış marketin sonlarında müdürün ofisine oturduklarında, kendilerinin kahve içip içmeyeceğinin sorulması sinir bozucu bir hareket gibiydi. A bu gereksiz hürmete müdahale etmek için harekete geçti. Aslında sıkça yaptığı kontrollerinde çalışanların davranış biçimlerine fazlaca özen göstermesiyle ün yapmıştı tüm dünyadaki H çalışanları arasında. Ve ne zaman hangi markette olacağını bilemezdiniz. Bir gün, Simferepol’deki küçük marketlerin birinde gezerken ertesi gün hata aynı günün akşamı Rabat’ta olabiliyordu.
“Bakın, biliyorum bana karşı dikkatli ve özenli davranmak istiyorsunuz. Başka zaman olsa kesinlikle bunu beklerdim ve sizi de sıkıştırırdım ama şuan başka bir işle uğraşmamız gerekiyor. Anlatabiliyor muyum?”
Bu sözler karşısında, rahatlaması gerekirken daha da bir heyecan ve sıkıntı basmıştı müdürü aslında. Beklemediği bir durumdu. Olağan ve namını çok duyduğu bir kontrol olduğunu düşünüp, haberi alması ardından geçen bir saati tamamen buna hazırlanarak geçirmişti. Bir anda savunmasız ve tabir-i caizse açıkta hissetti kendini. Tabi, bu hazırlığı anlatıp “bizi kontrol edin” diyemezdi artık. İstemese de boyun eğmek durumunda kalmalı ve şuan kendisi için tamamıyla sürpriz olan “şey”i öğrenip elinden geldiğince yardım etmeliydi.
“Tabi efendim, anlıyorum.”
Burada bir parantez açmak gerekmekte. H çalışanları, marketin bulunduğu bölgeden seçilmelerine rağmen müdürler merkezi yönetim tarafından yollanırdı. Bu koşullarda Edirne’deki eğitim merkezinden denmeli. Asıl olarak G’ye kayıtlı bir kuruluş olsa da H marketleri ve diğer şirketleri, G’ye kayıtlı olan hiçbir holding veya şirketin merkezi orada bulunmazdı. Zaten G kendilerinin kolaylık için yarattığı bir nevi katalizördü. H için de durum bundan farksızdı, resmi kayıtlarda G ülkesinin şirketiydi fakat tüm merkezi Edirne’de buluyordu. Yaklaşık 6.000 çalışanın çalıştığı devasa bir bina. G’nin toplam nüfusundan bile fazla. Bu binanın ekleri de vardı elbette. Bir nevi H’ın üssü gibiydi o alan. İşte dünyanın herhangi bir ülkesinin herhangi bir şehrindeki H marketlerinin şehir müdürleri, Bu kompleks yerleşimdeki eğitim merkezlerinde yetiştirildi. Elbette sadece müdürler değil, çeşitli alanlardaki bir çok çalışanı. Bu yüzden hepsi Türkçe ve en az iki dilin yanında çalışacakları ülkenin de dilini bilirlerdi. Oldukça yoğun bir eğitim aldıklarını söylemek şaşırtıcı olmazdı herhalde. Enderun bile bu kadar sıkı olmayabilirdi.
“Tamam o halde. Bizim Alfaha bölgesine gitmemiz gerekiyor şuan. Fakat kimliğimizi belli edemeyiz. O yüzden, marketin bünyesinde bulunan fakat logomuzun da olmadığı Sana için dikkat çekmeyecek bir arabaya ve yol tarifine ihtiyacımız var. Sanırım o arabada navigasyon yoktur değil mi.” Dedi A.
O ana kadar konuşmayan C elini ceketinin cebine götürerek “Bende var A” diye gururlandı.
“Pekala o halde. Sen B ile iletişime geç. Bize, arabaya bindiğimiz andan itibaren direktifler versin. Hadi harekete geçelim.”
A ile birlikte müdür ve C de ayağa kalkmıştı. A’nın emir verircesine bakışı sonrası müdür, tarif edilen biçimde bir arabayı bulmak ve hazırlamak için yola koyuldu. Odadan çıkarken de merakına yenik düştü;
“Bir problem mi var efendim marketlerimizle ilgili?”
“Bu…” A yere bir süre yere baktıktan sonra başını kaldırıp gözlerini de Sanaa müdürüne dikti. “…kesinlikle bilmek istemeyeceğin bir konu.”

13 Aralık 2008 Cumartesi

Perfectly Exact #8

“Hoş geldin” derken ukala ve kendini beğenmiş tavrı her halinden anlaşılabiliyordu A’nın. Kapıdan içeriye C ile birlikte giren BK ilk başta biraz şaşkın ve heyecanlı olmasına rağmen şimdi bu hislerini geri plana itmiş gibi görüyordu kendini. Karşısında ülkenin en zengin ailelerinden birinin 25 yaşındaki genç üyesi, muhtemelen geleceğin sahibi olan A, beyaz üzeri oldukça mat kahverengi dikey çizgili gömleği, uygun pantolonu ve elinde yarıya kadar içilmiş kırmızı şarap kadehi ile geniş koltuğunda oturuyordu. Bir yandan çok da etkilenmiş gibi görünmek istemeyen BK gözucuyla hemen arkasında, kendisine çok yakın duran C’yi hesapta bulunduruyordu dikkatli izlemek yerine.

“hoş buldum” diye hareketlendi BK. Daha doğrusu, bir hamle yapacağı duygusu hissettiren söyleyiş biçimi sonrası normalde hareketlenmesi gerekirken sadece başıyla küçük bir selamlamayı seçti. Koltuğun yanında duran sigarasını yakmasının akabinde gözlerine duman kaçmaması için refleksleri harekete geçip kafasını ani hareketle yukarıya kaldıran A söze girmeyi yeğledi.
“Sanırım gelirken C, kulağına bir şeyler fısıldamıştır.” Bu sözü duyan C de yüzüne arsız bir gülümseme takınarak “Evet hem de kendimi sıka sıka son derece üstü kapalı biçimde.” Dedi. Bu şekilde bahsetmekten rahatsızlık duyduğunu belirten açık ifadesiyle de “gerçekten zordu” diye ekledi. Hafifçe C’ye doğru gülümseyen A’ya bakan BK “ilgimi çeken birkaç şey söyledi” diye çekincesinin yanında merakını da belli etti. Sigarasından çektiği dumanı dışarıya veren A, ciddi bir tavır takınmak için hafifçe öne doğru eğilerek konuşmaya başladı.
“Durum şu; geçenlerde bir dergiye verdiğin pozlar gözüme çarptı. Gerçekçi olmak gerekirse fazlaca tahrik olduğumu belirtmek isterim.” Arkadan yine heyecanla söze giren C “Emin ol fazlaca derken….FAZLACA oldu.” dedi gülümseyerek. Yeniden ciddi tavrına dönen A sözlerine devam etti. “İşin özü şu ki, seninle sevişmek istiyorum. Elbette eğer sen de istersen.” Bu kadar da açıkça belirtmesini beklemeyen BK, gözlerini şaşırdığını belli ederek açtı. “Şaşırdığını biliyorum” diye sakinleştirici etki bırakmak istedi A. “Sadece” duraksayarak sözlerine devam etti BK “bu kadar açıkça söyleyeceğini tahmin etmiyordum. Biraz kur yapma olacağını düşünürdüm en azından sevişmek için”. Bu sözlere de A şaşırmıştı. “ Bundan daha iyi olduğunu biliyorum. Sevişmenin kendisini sevdiğini sanıyordum. Senden, en önemlisi SENDEN bunun için önkoşul olarak çeşitli oyunlar beklemezdim.”

Yerinden doğrulan A gözlerini tamamen karşısında duran BK’ya çevirdi. Aynı zamanda arkasına iyice yaklaşan C, BK’nın saçlarını koklamaya başlamıştı.

“Öncelikle sana para teklif etmeyi düşündük C ile. Fakat bunun sana karşı bir terbiyesizlik olacağında karar kıldık. Biliyorsun çok yüksek bir para ile ayrılabilirsin buradan. Fakat böyle yapınca hem sevişirken sana duyacağımız saygı yok olacaktı ki bu pek içinde bulunmak istemeyeceğin bir durumdur emin ol, hem de isteyerek sevişmeyecektik. Sen de ben de.”
“Direk konuya girmek ne demekmiş en detaylısını burada görüyorum sanırım” dedi BK. Sözlerinde biraz rahatlamışlık hissi görmezden gelinemezdi. Bu rahatlamada da saçlarında ve omzunda çenesini gezdirip bir elini de belinde dolaştıran C’nin eylemlerinin etkisi görmezden gelinemezdi.
“Elbette az önceki sözlerim birkaç konuyu belirsiz bırakmış durumda. Daha doğrusu yetersiz bir açıklama olduğunu düşünüyorum. Örneğin madem bu şekilde sana duyduğumuz saygıyı belirttiysek, bu teklifi geri çevirerek saygınlığı daha da arttırabileceğini düşünebilirsin.”
“Anlamadım”
“Aslında temel şu. Sadece ama sadece sevişmek istediğin için sevişmeni istiyorum ve senin de sevişmeyi sevdiğini biliyorum. Para isteyebilirsin, istemeyebilirsin. İstemeyip sevişmeyi kabul edebilirsin. Ama para almayarak sevişmeyi kabul etmen de saygı duyma içgüdüsüne dayanmamalı. Öte yandan, madem ki bu kadar para kazanma şansın var. Kabul etmiyorum deyip çıkabilirsin. Ama kabul etmeme nedenin, istememen değil de sadece para alamama durumu ise tahmin ettiğim gibi karakterli çıkmadığını düşünürüm. Yani para almak istemek fakat para alarak seviştiğinde muhtemelen son derece canını sıkacak ve seni aşağılayacak bir sevişmeyi istememek ve asıl neden para alamaman olmasına rağmen sanki istemiyorum da sevişmiyorum intibası yaratmaya çalışman.”
“Pek takip edemedim.” Diye bu uzun açıklamadan yeterince anlam çıkaramadığını ima etmek istedi BK. Öte yandan, az önce çenesinin dokunduğu omuzlarına dudaklarının değmeye başladığı ve az önce belinde dolaşan elin eteğini hafifçe kaldırıp bacaklarını okşamaya başladığı C’nin de etkisiyle dudaklarını ısırmaya başlamıştı.
“Karar senin” diye koltuğuna oturan A sigarasının uzamış küllerini etrafa dökerken bir yandan da kadehine uzandı.
“Kabul et. Zevkli olacak” diye kulağına fısıldadı C. Şehvetli ve gerçekten yanmakta olan bir sesti. C’nin etkisiyle gözlerini kapatıp bir süre kendi dünyasında dolaşma başlayan BK, gözlerini açtığında “pekala” diye fısıldayabildi sadece. Onayı aldığını belirterek gözlerini A’ya karşı açıp kapatan C, A’nın “Ne zaman Sanaa’ya hareket etmemiz gerekiyor” sorusuna boşta olan elindeki işaret ve orta parmağını kaldırarak iki saat olduğunu belirten işaretini gösterdi. A bir yandan kalan süreyi de göz önünde bulundurarak “bir buçuk saatlik zevk için bu kadar uğraşmaya değer miydi?” diye içinden geçirdi. Fakat ayağa kalkıp BK’nın yanına doğru giderken onun çoktan C ile öpüşmeye başladığını görünce bunları unuttu..

9 Aralık 2008 Salı

Perfectly Exact #7

G’de soğuk bir akşamüzeri idi. A, tamamen kendine ayrılmış olan üç katlı ve geniş bahçeli evde, camı tüm duvarı kaplayan oturduğu odadan okyanusa göz gezdiriyodu. Az önce C’nin getirdiği colombian supremo’dan da bu manzarayı tamamlarcasına gelen kokuları taşıyan dumanı içine çekiyordu. Daha önce Güney Amerika’da çokça bulunmuştu, şimdi içtiği bu kahvenin her yudumunda oranın sıcaklığını duyuyordu. Hem mecazi hem de gerçek anlamda sıcaklığını..

Okyanus kenarındaki bu eve gelişi sağlayan tek şeritli asfalt yola ve kenarında sıra sıra dizilmiş ince ağaçlara bakarken içinden geçenler, zaman zaman aklına takılan fakat aklına takıldığı bu vakitlerde kendince bahaneler bulup savuşturmayı başardığını düşündüğü konulardı. “Nereye kadar gidecek?” diye geçirdi içinden. Aslında bu düşündüğünü C duysa oldukça klişe ve sıradan bulurdu. Hoş kendisi de öyle bulurdu. Pek sıradan bir hayatı olmadığı için sıradan sorgulamalarda bulunmanın kendisi için uygun seçeneklerden biri olmadığını düşünürdü. Belki de düşünmezdi. Öz benliği, böyle düşünmesi gerektiği yönünde kendini zorluyordu. Yoksa zaten düşünmez olsaydı şimdi kafasında uçuşan bu düşünce neyin nesiydi ki? Böyle hayata ve kendine dair, başkalarına sıradan gelebilecek sorgulamaları kendi kendine yaptığı vakitlerin film karelerini andıracağını düşünürdü hep. Eternal Sunshine of The Spotless Mind gibi saygı uyandırmış ve her izleyende o tadı yakalamayı başarmış özel bir film olmalıydı film de. Sıradan bir B movie’ye kesinlikle tav değildi.

G’nin ufak havaalanından dışarıda bekleyen C’nin arabasına binen B, önce klasik bir hal hatır sordu. Uzun fakat oldukça pahalı dedektifleri andıran lacivert paltosunun altında Pierre Cardin imzalı takım elbisesi onu fazlasıyla şık göstermeye yetiyordu. “Beş dakika mı sürecek” diye sarkastik gülümsemeyle sordu. C, yüzünü benzer biçimde güldürerek “daha kısa olduğunu sanıyorum” dedi. Elbette ki bu kısa sohbetin esprisi G’nin, kendilerinin yaşamaya alışık olduğu büyük şehirlerden epey farklı olması idi. Dünyanın en küçük ülkelerinden biri olan G, sadece bir şehre sahipti. O da başkenti G. Madeira ile Azores un diğer köşelerini oluşturacağı dik üçgenin üçüncü köşesini ve doksan derecesini oluşturan yerdeydi. Bu ülkenin ilginç özelliklerinden biri üzerinde yaşayanların hiçbirinin sadece G vatandaşı olmamasıydı. Devlet memurları dahil tüm vatandaşlarının çifte pasaportları vardı. Örneğin A,C ve B, G vatandaşlıklarının yanı sıra aynı zamanda Türk vatandaşıydılar. Bunun yanı sıra herhangi bir G vatandaşı dünyadaki ülkelerin büyük çoğunluğuna vizesiz girebiliyorlardı. Elbette bu özellik karşılıklıydı. G vatandaşlarının girebildiği ülkelerde yaşayanlar da G’ye vizesiz girebilirlerdi fakat onların bu durumdan pek haberi yoktu. Zaten şu anki nüfusu 5.805 olan bir ülkenin dünyada pek bilinirliği de olmazdı. Bu nüfusun 1.674 kişilik kısmını da devlet memurları oluştururken..

Klişe sorgulamalarını, saygın bir film karesine yakıştırarak gerçekleştireceğini düşündükten fakat yine “kendi kendine” gerçekleştirdikten sonra biraz hareketin iyi geleceğini düşünen A, bazılarını çok iyi bildiği farklı dövüş teknikleri üzerinde pratik yapmaya karar verdi. Merdivenlerin ulaştığı üçüncü kattaki son basamağın hizasındaki iki duvara, girişe kadar boşluktan oluşan merdiven aralığını ortalayacak şekilde elastik iplerini bağladı. İki ipin diğer uçlarını da beline sardığı özel kemerin tutamaçlarına takarak merdivenlerin yanındaki trabzanın üzerinden yere doğru salındı. İlk metredeki ivmelenmenin aksine iplerdeki elastikiyet onun atlayışı birinci kata doğru geldiğinde eksi ivmelenerek durdu ve yukarıya doğru harekete geçirdi bu kez de. Mevcut hareketlerin içinde, havada takla atıp tekmeler savururken bu tekmelerin ying xiong filmindeki gibi sanat içerip içermediğini merak ediyordu.

256 saniyelik yolculuğun ve 42 saniyelik yürüyüşün ardından A’nın tripleks evinden içeriye giren B ve C, zamanın yavaş akmasıyla kazanılabilecek görüntünün yansıdığı fakat bu vizyonu oluşturan şeyin A’nın vücuduna bağladığı elastik iplerden oluştuğunun da belli olduğu manzarayla karşılaştılar. Kesinlikle bu yavaş serbest düşme esnasında çeşitli dövüş hamlelerinin yapılması izlemeye değer bir manzara idi. Üstelik bu hareketleri yapmakta olan kişi, bu yetenekte dünyada sayılabilecek ilk onun içinde kendine yer bulması kuvvetle muhtemel olan A ise. Bir süre manzaranın tadını çıkaran B ve C, seyretmek için olağan sürenin geçtiğini düşünerek A’ya oraya geldiklerini belli edecek olan küçük öksürükler çıkardılar. Sesleri duymasıyla birlikte beklediği misafirlerin geldiğinin farkına varan A gözlerini açarak üçüncü katta, tam da başladığı yerde durdu. Bir ile iki saniye arası zaman zarfı beklemesinin akabinde kendini ilk hareketinde olduğu gibi yere doğru bıraktı. Fakat bu kez ilk kata gelip, esnemenin etkisiyle yavaşlamasıyla birlikte beline sarılı tutamaçları, elastik ipten kurtardı ve müthiş bir denge ile tam da B ve C nin dört adım önüne düştü. 23 nisan şiiri okuyan çocuğun, şiirini bitirmesiyle birlikte vereceği selamı vererek gülümsedi. “Lara Croft’tan daha iyi olduğumu söyle” dedi C’ye bakarak. Kaşlarını şaşırmışçasına yukarıya kaldırarak gülümseyen C “ikinizi dövüşürken görmek isterdim” dedi. Bu manzaranın baştan çıkarıcılığını düşünen A “ben de” diye iç geçirdi. B’yi selamlayarak “Hoş geldin B” şeklinde olağan karşılamasını yaptı. “hoş buldum efendim” diyerek çantasından çıkardığı dosyayı A’ ya uzatarak “son raporlar” diye hesap verdi.
Dosyayı biraz karıştırdıktan sonra;
“Yeni gelişme var mı?” hesap sordu A.
“Yeni planlarımız çerçevesinde, fikir adamımızı işe aldık. F’te işe başladı.”
“Neler yapabileceğini çok merak ediyorum” diye heyecanlandı A.
“Ben de efendim.” B’nin sesi biraz kaygılıydı.
“Bu mu?” Dosyadan, B’nin istihbarat ekibinin oluşturduğu özgeçmişin sol üst köşesinde duran fotoğrafa baktı A.
“Yakışıklıymış” dedi C sırf söze karışmak için.
“Evet efendim. İsmi A1. Planlandığı gibi üstü kapalı birkaç görev ile yine test edeceğiz. Henüz kurumlarımız hakkında bilgi sahibi olmayacak. Eğer düşündüğümüz gibi başarılı olabileceğini görürsek gerçek arenaya sokacağız.”
“Güzel” Dosyayı daha sonra yeniden almak için B’ye geri veren A heyecanlıydı. Yukarıya doğru kahve içmek üzere çıkmaya başladı. B ve C de peşinden geliyordu…

3 Aralık 2008 Çarşamba

Perfectly Exact #6

Uçağın içinde, krem rengi ve görünüşünden bir kaç asgari ücrete tekabül ettiği anlaşılan koltuğunda kitabını okumaya devam ediyordu A. Bazen kendisine vaktin yetmediğin düşünürdü. Özellikle kitap okuduğu zamanlarda bu düşüncenin kafasının içine yerleşmesi ile kitabı okuyor gibi görünürken aslında düşündüğü kavramlar kitaba ait olmayan bambaşka kavramlar olurdu. Genellikle vaktini neyle harcadığına dairdi. Kendini br dünya vatandaşı olarka görüyordu fakat kitap okuyarak bu vatandaşlığın gerekliliği olan sürüyle konuya pek ilgi göstermediğini düşünerek vicdanını yokluyordu. "Kuvvetli vicdan" diye geçirdi içinden. Neden, birazdan Bordeaux semalarına gelecekken bir gün sonra nereye gidip ne yapacağını ya da zaman aralığını genişlettiğinde bir ay sonra ne yapması gerektiğini düşünmüyordu ki? Onları düşünmek yerine oturmuş bu kitabı karıştırıyordu. Üstelik okuduğunu anlamıyordu bile. Başka bir şey düşünüyordu. Öte yandan, bunları bilmeden nasıl olur da dünya vatandaşı olabilirim ki şeklinde düşünceler uçuşuyordu kafasında. "Bilmek zorundayım" diye geçirdi içinden. İçinden böyle geçirirken dışarıya canı sıkkın bir "off" sesi peydah oldu. "Keşke vakit, kitap okurken, film izlerken, öğrenirken dursa" şeklinde içinden geçirmeye devam etti. Tamam bu defa dışarıya bir ses yansımadı. "Vakit bana öğrendiklerimi kullanmam için gerekli, öğrenmem için değil" düşünceleri suratına biraz da kızgın bir ifade yerleştirdi. Bu pek sorun değildi çünkü bir tek kendisi vardı bu bölümde. Daha doğrusu zaten uçak kendi uçağıydı.

Kokpiten A'nın bulunduğu bölüme doğru geçen laciverte kayan fakat lacivert olmayan kapalı mavi ceket ve eteği ile C, uçağa binmeden önce dolaşırken komik bulduğu için aldığı şatafatlı renkler ihtiva eden plastik gözlükleriyle, geniş koltukta oturmuş bir elini koltuğun yanına dayadığı dirseğiyle çenesiyle buluşturan ve diğer eliyle okuduğu kitabı tutan, halinden canı sıkıldığı anlaşılan A'ya baktı. C'yi görmemesine rağmen muhtemelen odaya douşan elektriği hissetmesinden dolayı kendisine bakıldığının farkına varan A, çenesine dayanmış avuç içinde yüzünü kaydırarak gözlerini C'ye çevirdi. "Yakıştı değil mi?" diye sorarak güldü, gözlüklerini ima ederek C. "Taş gibi olmuşsun" sözleriyle kafasını sallayarak dudaklarını ısırdı A, gerçekçi hava katmak için söylediklerine. Ellerini gözlüğüne ulaştırdktan sonra onları hafifçe aşağı indirip "Am I not?" diye tane tane mecazi egoizm tasladı. İkisinin de gülmeye başlamasıyla, bu samimi havanın da iteklemesiyle A'nın yanına giden C "B aradı, bir saldırı ihtimali varmış." sözlerine üzüntüsünü de ekledi. Çenesini, dayandığı avuçiçinden kurtarıp canı sıkkın biçimde kafasını geriye doğru yasladı ve diğer eli de tutmakta olduğu kitabı tek başına kapatmayı başardı. Arkaya yasladığı başı uçağın tepesine bakarken duruşundaki hayal kırıklığı kendini belli ediyordu. "Yine mi?"
"O kadar büyük bir şey olmayacak. Genel rakiplerin. B, halihazırda Bordeaux Havaalanı'na bir ekip gönderdiğini söyledi. Muhtemelen böyle bir girişim başlmadan durduracaklar. Fakat yine de bu gece stada gitmesen iyi olur." diye önerdi C.

A, kitabı yan taraftaki ufak sehpaya bıraktıktan sonra ellerini yüzüne kapatarak, bu gece uzuuuun süreden sorna iki elin de aynı görevi yapmasını sağladı. Yavaşça yüzünden aşağı doğru kayan ellerinin, tüm yüzüne sıkıca temas etmelerine rağmen ağız bölümünde bıraktıkları boşluk görmezden gelinemezdi. bu boşluğu kullanrak konuştu A:
"Eğer maça gidemeyeceksem Bordeaux'ya gelmemizin ne anlamı var ki? Sen yanımdasın, ekip havaalanında, B istihbaratın başında daha ne kadar korunma gerekebilir ki? Bir kere sen yanımdasın. İkimizi birlikte devirebilecek kadar güçlü bir saldırı olma ihtimali nedir ki havaalanında."
"Biliyorum. Bu imkansız fakat B yine de dikkati elden bırakmamayı önerdi. Bu gece stada gideceğini bilmeyen yok. Belki maçı kaçırabilirsin"
"oooooooofffffffff". Karşıdaki dağları sallamayı başaran bir nida idi gerçek anlamda.

Aslında kuvvetli bir Bordeaux taraftarı sayılmazdı A. Yine de kışayazan bu dönemde jacques chaban delmas ve içindekiler gözüne masalımsı görünürdü. Genelde bu soğukluk ve ülkenin diğer şehirlerine göre nispeten kendine haslığın da bulunması orada hem maçı hem de izleyenleri seyretmeyi zevkli kılıyordu. Bir de yanında C varken maç izlemek ayrı keyifliydi elbette. İkisi birlikte oldular mı hemen bir takımı tutmaya başlarlar ve kuvvetlice bağırarak da onu desteklerlerdi. Aslında hayatının sıkıcı halinden kurtulmasını sağlayan ufak şeylerdendi bu. Dünyanın çeşitli yerlerine gidip maçları izlemek. Elbette C ile birlikte. Zaten C'den ayrıldığı ufak bir zaman dilimi dahi yoktu. B'nin, korunması ve yandaşlık etmesi için yanına koyduğu birinci seviye görevlilerdendi.

Bordeaux'un üzerinde bulutlu ve nispeten karanlık sayılabilecek bir hava vardı. -Tamam karanlığın asıl nedeni akşamın çöküyor oluşuydu. ama yine de soğuktu.- B'nin gönderdiği görevliler, kısa zmanda gerçekten küçük ama gerçekten küçük sayılabilecke çaptaki saldırı yapmayı planlayanları bulmuştu bile. Onlar için gerçekten çocuk oyuncağı seviyesinde olan bu güvenli durumu daha başlamadan bitti denebilirdi. Kısa sürede bu girişim etkisiz hale getirildi başarıyla. Havaalanı görevlilerinin de B'nin gönderdiği ekibe yardımcı olmalarının getirdiği fayda yok sayılamazdı elbette. Görünürde, şimdilerde uçağı iniş yapan A'nın Bordeaux'un bu akşam oynayacağı karşılaşmayı izlemesi için bir engel görünmüyordu.

Uçağın merdivenlerinden inerken yüzlerine çarpan soğuk havayı hep sevmişti A. hızı belli olmayan fakat oldukça yüksek olduğu bedene çarpınca hissedilen bu rüzgar, sıkıcı bir davette dışarıya çıkıp alınan temiz havanın kıymetine eşdeğerdi gözünde. Yürürken devirecek kadar şiddetli olması haricinde elbette. "Buradan sonra G'ye de uğrasak iyi olur" diye A'nın temiz hava meditasyonunu bozdu C. "Uğrarız zaten iki saat bile sürmez herhalde" dedi A. Pek de görmek istememesine rağmen G, güçlü bir ülkeydi nihayetinde.

28 Kasım 2008 Cuma

Perfectly Exact #5

Saçlarını düzeltip kapıdan içeriye girmeye hazırlandığında, kapının diğer tarafında ne tür aksesuarların mevcudiyetini devam ettirdiğini düşünüyordu. Eğer ayna varsa, aklına ilk Jeff Murdoch'un geleceğini biliyordu. daha içeriye girmeden aklına geldiğine göre oldukça koşullanmış demekti kafası bu duruma. Nitekim kendisinin içeriden beklendiğini söyleyen kapı önü sekreterinin yamacında araladığında kapıyı, karşısındakine bakmak yerine odayı kolaçan etti. Geniş bir odaydı. Duvarları sarımtrak renge bürünmüş, şık bir ofis takımı eşliğinde girdiği kapının tarafında ve ofisin sahibi olan çalışanın(gelin buna da E diyelim) tam olarak karşısındaki plazma tv nin solunda ufak bir dolap ve onun da yanında, ilk gördüğünde başka bir odaya açıldığını düşündüğü ofis takımı renginde olan kapı duruyordu. Neyse ki görünürde (en azından karşısında) bir ayna bulunmuyordu A'nın.

İlk tokalaşma anı mükalatlarda verilecek olan kararın %30 una tekabül eder denir. Etkili ve kendine güveni olan bir el sıkışmanın cereyan ettiği konusunda ikna oldu A. Bu tokalaşma için masasından kalkıp ofisin ortasına kadar gelen ve A'yı karşılayan E yerine dönerken bir şey içip içmeyeceğini sordu. Tevazudan olsa gerek, çay istedi A. Telefonu kaldırdıktan sonra lakin sekreterini arayacak tuşa basmadan da hemen önce E duraksadı. "İnce belli mi, fincan mı?" diye sordu. Hiç beklemeden "ince belli" diye cevap verdi A.

Ne iş yapacağını tam olarak bilmiyordu A. C'nin de alt departmanların birinde çalıştığı bu şirket (gelin bu şirkete de F diyelim) C'ye göre tam da A gibi birini arıyordu. Mülakatta belirli bir süre A'nın geçmiş yaşamının konuşulması akabinde, halen ne iş yapacağını bilmeyen A bu konuda bir soru sorması gerektiğini düşündü.

"Şirketteki pozisyonum ne olacak"
"Karar vereceksiniz."
"Pardon?"
Bu anlaşılmazlığı beklediği her halinden belli olan E, dudaklarını birbirine iyice kenetleyerek ve ellerini de bir süre "nasıl etsem de anlatsam" sözcüğünü ima eder biçimde ovuşturarak bekledi.

"Bildiğiniz gibi F, ulusal ve uluslararası alanda faaliyet gösteren çok yönlü bir çok şirketin ortak merkezi olan beyin takımının çalıştığı bir yerdir."
"Ben, nevresim takımı ürettiğinizi sanıyordum."
"Ah, o da var. fakat sizin işiniz o olmayacak. F'in asıl hizmet noktası, F1, F2, F3 gibi şirketlere strateji üretmektir."
"Bu şirketler F grubuna mı bağlı. Ben bir ticari gruba dahil olmadığınızı sanıyordum"
"Değiliz."
"Anladım."
"Pozisyonunuz, belli gruplara strateji ve hamleler üretmek olacak. Size, neredeyse bütün kaynaklarını açacaklar. Ayrıca yine F bünyesinde toplanan diğer şirketlere ait tüm istihbarat bilgileri de elinizde olacak. Demek istediğim A bey, geleceği görmeniz gerekecek. Gelecek de bir gün gelmeden gerekirse verdiğiniz kararlarla onu değiştireceksiniz."

Bu açıklamadan oldukça etkilenmiş ve fazlaca da korkmuş olan A, sorumlulukları düşünmeye başlamıştı bile. Aslında istediği tarz bir görevdi bu. Parası da fazlasıyla tatmin ediciydi. Fakat piyasada genelde yatak takımları üreten bir şirket olarak bilinen ve sadece zorunda kalanların bildiği bir strateji belirleyici olduğu bilgisini bir zaman önce öğrenen A, bu gizli tutulmaya çalışılan fakat isteyen herkesin öğrenebileceği F şirketi özelliğinin itibarını taşıyıp taşıyamayabileceğini değerlendirmeye başlamıştı çoktan.

24 Kasım 2008 Pazartesi

Perfectly Exact #4

"Günaydın" diye iteledi C. Kanepede yatan A, gözlerini açmaya çalışırken C çoktan giyinmiş dışarıya çıkmaya hazırlanıyordu. Bir kaç defa A'yı uyandırmak için itelemesinin akabinde salondaki aynanın karşısına geçip, saçlarını düzeltme çalışmalarına başlamıştı. Baktığı açıdan A'nın hareketleri aynanın yansıması sayesinde oldukça net görülüyordu.

Gözlerini açtıktan sonra uykudan uyanışının ilk dakikasında, henüz uykuda gördüklerini aklında tutarken ana konu olarak ne gördüğünü düşünmeye çalışıyordu. Bilinçaltı, onu Pavlov'un köpeği gibi sistemleştirmişti bu mevzuda. Eğer uyandığında gördüğü rüyayı hatırlıyorsa, bir iki dakikaya kadar, uyanışın getirdiği bilinç ile tamamını unutmadan gördüklerini kalıcı hafızasına yerleştirmeye çabalardı. C'nin aynadan şaşkın bakışlarının eşlik ettiği, eğer dışarıdan biri görse yoga seanslarındaki konsantrasyona haiz görünüşle(fakat elbetteki fiziksel duruşu pek de yogayı andırmıyordu. Dağınık saçlar, çizgili pijamaları ve yarısı henüz dizlerinin üzerinde yarısı da yerde olan battaniyenin de, bu manzaranın sonucu ulaşılan kanıda önemli rol oynuyordu) meditasyon yaptığını zannedebilirdi. "Kimbilir hangi garip alışkanlığı ile oynuyor" diye içinden gülümseyen fakat bu gülümsemesinin ufak bir kısmının elbette yüzüne yansıdığı C, onu aynadan izlemeye dalmış olmasıyla saçının bitmesine rağmen halen aynanın karşısında dikiledurduğunu farketti. Bir gülümseme daha..Bu seferki elbette bir Orhan Veli hatırıydı. "Sokakta giderken,kendi kendime gülümsedigimin farkına vardigim zaman, beni deli zannedeceklerini düşünüp gülümsüyorum "

Gördüklerinin henüz unutmadığı parçalarını hafızasına yerleştirdikten sonra A, oldukça hareketli fakat bir o kadar da telaşsız görünen C'nin dışarıya çıkacağını düşündü. Elbette rüyasının aklında kalan parçalarını hafızasına kalıcı olarak yerleştirmesi esnasında düşündüğü bir kaç şey, onun bu işlemi başarıyla yapamamasına ve çok az bir kısmı hatırlayabilmesine neden oldu. Bu düşünceler genel olarak, neden burada bulunduğu, dün gece tam anlamıyla durup dururken neden paniklediği, dün gece bankta uyurken, uyandıktan sonra hafızasına yerleştirdiği rüyası, C'nin cumartesi sabahı böyle aceleyle nereye gitmeye çalıştığı, C'nin kendisini nasıl bulduğu şeklindeydi. Elbette en iyisi bunları C'ye sormaktı. Anahtarlarını aradığı her halinden belli C'ye dönerek uykudan yeni uyanmış görüntüsüyle "Nereye gidiyorsun?" diye sordu. İlk başta bu soruyu duymamış gibi davranıp anahtarını aramaya devam etti C. Öncelik sıralamasını, önce anahtar, sonra sorulara cevap, sonra ben yokken evde yapılacaklar konusunda A'ya söylenmesi gerekenler biçiminde oluşturmuştu. Anahtarını bulmasının akabinde ikinci sıradaki eyleme geçerek "Herkes sizin gibi haftasonu yatmıyor beyefendi" diye ukalalaştı. Bir o kadar da nazlı görünüyordu ve elbette haftasonu çalışmaktan ötürü rahatsız.

A, sorduğu sorunun cevabını almıştı aslında. Çalışmaya gittiği bilgisi kendisine söylenmişti C tarafından. (Tabi söylenmemişti lakin A, bu imayı anlayabilecek kadar uyanıktı). Nedenini anlamadığı biçimde dün gece hakkında konuşmamak için kendini zorladığını düşündü. Merak ettiği şeylerin çoğu dün gece olanlar ile birebir bağlantılıydı aslında. “Dün gece ne oldu” diye, ses tellerini pek de zorlamayarak çekinerek sordu. İlk başta yine soruyu duymamış gibi yapan ve kanepenin bulunduğu salonun A’ya göre biraz solunda(kuzeydoğu diyelim) kalan mutfaktan çıkan C, önceliğinin sorulara cevap vermek olduğunu hatırlayarak duraksadı. A’ya gülümseyerek baktı iki saniye süresince. “Bunu benim sana sormam gerekmiyor mu?” sözleriyle gelen gülümseme, yan tarafta duran çantasına uzanmasından hemen önceydi. Çantasını almasıyla çıkmak için kapıya yöneldi. A’nın bu pek de açıklayıcı olmayan, soruya verdiği soru cevabı kafasında değerlendirip pek de anlamlı bir yere oturtamadığını hissetti. Kapıyı açmasının ardından “Biraz dinlen A, pazartesi yeni iş için mülakatın var.” dedi. Sözlerinden odaya yayılan şefkat hissi görmezden gelinemezdi..

15 Ekim 2008 Çarşamba

Perfectly Exact #3

A' nın anlayamadığı ne yaptıkları idi. C, sorgusuz sualsiz onu almış ve bir yerlere götürüyordu. Üsküdar'ın sahilyolunda gecenin ilerleyen vakitleri olarak gösterilebilecek herhangi bir zaman diliminde yürümekteydiler. Biraz soğuktu ve üşüyen başını örtmesi için kapşonunu pamuklu ama ince yeleğinin aidiyetiyle birlikte başına geçirerek C'nin iki adım kadar gerisinden takip eylemini gerçekleştiriyordu.

Ne düşündüğünü anlatmaya çalışsa beceremezdi herhalde. Zaten bunun için anlatmıyor, düşünüyordu ya..Dışarıdan bakıldığında şeri hükümlere tabi karı kocaya benzer bir takip mesafesi varken, aslında bunu pek de umursamayan A, aklından binlerce fikir geçerek yoluna devam etme çabası içerisindeydi. Güvenli miydi C'nin yolu bilmiyordu da içindeki dominant itimat olarak gösterebileceği şeyin derininde yatan "yapacak başka bir şeyim mi var" sorusunun cazibesiydi takip etmektedi amacı herhalde. Hoş bunu da bir an düşünüp silmişti kafasından. Ne düşündüğünü anlatmaya çalışşa beceremeeyceğinin en yakınsak silüetiydi bu durum aslında. Bir an ya da "an" dan daha küçük zaman dilimi varsa o zamanda aklından parmakla sayamayacağı bollukta düşünce cirit atmaktaydı. Anlatmaya kalkacağı an başka şey düşünmeye çoktan başlamıştı bile. "Senkronizasyon asıl sorun" diye düşündü birden. Düşündüğünü, düşündüğü vakitte söyleyebilmek...

Aslında düşüncesini sabitleyebilen şey uzaktan gelen ve kulağının hassas biçimde ön plana çıkardığı şarkılardı. Şarkıyı duyduğu vakit ya o şarkıda anlatılan duruma kendi hayatından uygun örnekleri hatırlayıp gülümsüyor ya da üzülüyor, ya da acaba o örnekler şöyle olsaydı diye düşünerek o ilk düşündüğünü şarkıya uydurmaya çabalıyordu kontrolsüzce. Biraz bu durum üzerine düşündüğünde aklına geldi ki, her iki durumda da aynı geçmişi şarkıya uydurmaya çalışıyordu. mutlak bir kılıf bulmak veya, o şarkıya uyan ana temel üzerindeki hikayeyi kesip biçerek daha uygun ve "hissedilebilir" hale getirmeye çalışmaktı asıl yaptığı. Her durumda, temelde aynı hikaye ile oynuyordu. Bir an her durumda düşündüğü tek şeyin bu olduğuna kanaat getirdi ve daha da önemlisi artık her şarkıya uydurulmaktan, iyice eğilip bükülmüş bu hikaye aslını kaybetmeye başlamıştı. Her ne kadar şimdi aklına gelen bu düşünce doğrultusunda orjinal hikayeyi hatırlamaya çabalasa da, duyacağı ilk şarkının o hikayeyi büzeceğinden emindi.

Büzülmek kelimesini düşündüğünde aklına ilk olarak izafiyet teorisi geliyordu. Gerilerden bir derya köroğlu sesi geliyordu. "Bir karanfil, yağsa yağmur, büyülense yeniden dünya.."

C, arabaya binmiş ve kontağı açınca arabanın teybine takılı cd çalışmaya başlamıştı bile. "Pek de derinlerden gelmiyormuş Derya abinin sesi" diye aklından geçirerek şöför kapısı olmayan ön kapıdan içeriye doğru kafasını eğdi ve arabada sürücü kimliğine bürünmeye çalışan C'ye baktı. A'nın dışarıda öylece durduğunu gördükten sonra, şimdi, tam da şuan etrafa saçacak pek zamanları olmadığı aklına gelen C, hazırlanışını durdurarak daha doğrusu kendisi tamamen hareketsizleşip, dışarıdan arabanın içerisini izlemekte olan A'ya bakarak "Bin.." dedi.

C'nin arkasından yürümeye başladığında kafasında dolanan ve her duruma uydurmaya çalışarak orjinalliğini yitirmeye başladığına kanaat getirdiği "aşk" hikayesinin üzerinden pek de zaman geçmiş olmalıydı herhalde. Aslında çok vakit geçmemişti. Bir kaç dakika yürümüşler ve şimdi araba ile Harem'in önünden geçerek d-100 e çıkmak üzereydiler. "O halde" diye düşündü A "fazla şey düşünmüş olmalıyım ki geçmişte kalmış gibi geliyor." Bir yandan, gördüğü rüyanın etkisi de üzerindeydi. Vurulmak nasıl bir his olmalıydı ki. Hoş.. vurulduğunda bir şeyler hissetmişti ve hissettiği an uyanmıştı. Eğer hiç vurulmamışsa vurulmanın fiziki etkisini, beyni nasıl bilebilirdi ki uyanmadan hemen önce, hani o andan daha kısa olan zaman dilimi varsa, o kadar zaman önce her ne kadar soyut görünse de fiziki etkisini vücuduna hissettirebilmişti?

28 Eylül 2008 Pazar

Perfectly Exact #2

Alttaki önden bir kaç metre çıkıntıya sahip, iki tabakalı bir duvar duruyordu önünde. İkinci tabakanın yüksekliği yaklaşık 15-16 metre arasıydı. Alt tabakasının üzerine, üstteki kadar uzunluğa sahip bir merdiven koymuştu ve merdivenden yavaşça yukarıya tırmanıyordu. Merdivenin yarısına geldiğinde, kendisini izleyen adamın ve ondan yaşça daha küçük görünen kadının gerçeği anlamamasını umarak ya da anlayıp anlamdıklarını kontrol etmek amacıyla geriye ve aşağıya baktı. Aslında gerçeği sadece adamın anlamasından korkuyordu. Zaten kadın gerçeğin öğelerinden biriydi halihazırda ama o da kendiden emin görünüyordu ve adamın anlaması imkansız gibiydi.

Kafasında bu düşünceleri toparlamaya çalışarak kalan basamaklarını çıkıyordu merdivenin. Ne yapacağını düşünüyordu bir yandan da. Evet anlık olarak bazı zor durumlardan kurtulabilirdi de bunu devamlı hale getirebilecek bir sistem, çözüm yolu arıyordu. Eski özlü sözlerden birinde olduğu gibi, her defasında anlık olarka bir beladan-dert de denebilir belki- kurtulursa ona balık verilmiş olacak lakin devamlı hale getirebilecke bir durum ortaya tabilirse balık tutmayı öğrenmiş olacaktı işte. Merdivenin sonlarına doğru yaklaştığında, az önce aşağıda duran adamın merdivenin ucuna gelip merdiveni tuttuğunu gördü. aşağıdan kızgın biçimde konuşuyordu, tam olarka ne dediği anlaşılmasa da ifadelerinden bir çok şey ortadaydı zaten. "Anlamayacağımı nasıl düşünebildin ki gerzek herif" diyordu. ya da demiyordu ama öyle der gibiydi. bir anda, aşağıdaki adamın anlayıp anlamasını düşünmekten ziyade bu kadar yükekten yere düşmekten kurtulması gerektiğini düşünmeye başladı. "Anlık" bir dertten kurtulmalıydı yine. sorun şuydu ki anlık belalar sadece o "an" +-bir kaç dakikalık zaman aralığında düşünülüyordu. Aynı kaide burada da geçerliydi. Yukarıya baktı, çok az kalmıştı duvarın ikinci tabakasının üst ucuna. birden hızlandı ve yukarıya doğru hamle yaptı.

Kendini duvarın yukarısına atarak soluk soluğa uzandı yukarıdaki düz zeminde. Aşağısını göremiyordu artık. Etrafına baktı tavana daha bir kaç metre yükseklik vardı. Yattığı yerin sağında bir pencere vardı. Dışarıda ise, trafiğin aktığı bir yol görebiliyordu. Dışarıya göre zemin ile aynı yükseklikteydi. Kendisinden 20 metre kadar aşağıda ise kızgın adam askerlerini çağırıyordu. bir ordu mensubu olmalıydı muhtemelen. zaten merdivenleri çıkarken ona doğru baktığında nizam tutkusu yüksek olan birini görebiliyordu duruşunda bile. İçeriye gelen askerlerin postal seslerini duyabiliyordu. Kısa bir sürenin ardından ise yukarıya doğru bir kaç el ateş edilmişti. Tabi ki yukarıdaki düz zeminde yatarken ona isabet etmeleri mümkün değildi aşağıdakilerin.

Anlık bir bela daha ve şimdi de yine isabet alıp almayı düşünmeyi bırakıp, bu "an"lık dertten kurtulabilmeyi düşünmeye başlamıştı. Cama doğru baktı ve başka çıkışının olmadığı kanaatine vararak ayağa kalkıp hızlıca koşarak camı kıradı ve dışarıya çıktı. Dışarıda, camın hemen yanında biri onu bekliyordu. Ayağa kalkıp, kendini bekleyen adama baktı. Adam "hadi gidelim" diyerek caddeye doğru koşmaya başladı. gündüzdü. Başka şansı olmadığını düşünerek önünde koşan adamı takip etmeye başladı. Hızlıca, her yönü üç şerit barındıran ana caddeden karşıya geçerek ara sokaklara daldılar. Ara sokaklara girdiklerinde gece olmuştu. Bir süre koştuktan sonra artık caddenin kalabalığının sesinin de azaldığını duyabiliyordu. Önünde koşan adam da yorulmuş olacak ki duraksadı ve gitmeleri gereken yön olarka sol tarafını gösterdi soluk soluğa. Caddeden askerlerin seslerini duyabiliyordu. sol tarafa mı sağ tarafa mı gitmesi gerektiğini kestiremiyordu. Kısa süre içinde tüm bu ara sokaklar en ince deliğine kadar aranacaktı. Belki onlar o vakte kadar çoktan buradna uzaklaşmış olacaklardı ama şimdi buradalardı ve uzaklaşmalak için hangi yöne gitmesi gerektiğini düşünüyordu. Önündeki adam, bu kararı daha fazla beklemekten sıkılarak az önce gösterdiği yöne doğru koşmaya devam etti.

Şimdi vereceği kararın hayatına dair büyük bir etki taşıdığını hissediyordu, her şeyiyle bedeninin. Caddedeki askerlerin seslerini düşündü. "ne de olsa buraya saklanmış olamaz" diyerek dikkatsizce aranacağını düşündüğünü sağ yöne doğru koşmaya başladı. Aynı anda, az önce geçtikleri yerlerden ara sokaklara girmeye başlayan askerlerin seslerini de duyabiliyordu.

Hafif dar bir ara sokaktan caddeye doğru döndü bir kaç dakika koştuktan sonra sağa doğru. eğer az önce bu tarafına geçtiği caddenin yeniden karşısına geçerse tehlike hissetmeksizin uzaklaşabilirim diye düşünüyordu. Ara sokağın caddeye bakan kısmından askerlerin yaklaştığını gördü. Duraksadı, tam karşısından geliyorlardı. "An" lık bir tehlike ile karşı karşıyaydı yine. Ne yapacağını düşünüordu. Yapacaklarının faydasının ölçütünü kafasında tartabileceği zamanı olmadığından aklına ilk gelen şeyi yaparak hafif kenara doğru saklandı. Artık yapabileceği tek şey birazdan yoldan geçen askerlerin yürürken yan taraflarına bakmamalarını ummaktı.

Henüz bu tür kararlara her durumda mutlak faydayı sağlayabilecek sistemi bulamadığından olsa gerek, her "an"lık tehlikede düşünmek zorunda kalıyordu. Askerlerin onu geçerken görmemeleri mümkün değildi. Düşüncesine göre o "an" yapılabilecek en iyi şey ortaya çıkıp teslim olmak, kendisini yakalayan askerlerin onu, o askerlerin başı gibi duran nizam tutkunu adama götürmeleri ve kendisinin de konuşabilme ve hitabet yeteneği ile hayatta kalmaya çalışması olacaktı. Nitekim askerler tam saklandığı yere ulaşmak üzereyken, ellerini havaya kaldırarak ortaya çıktı..

Kısa süre içerisinde bir kaç asker onu ellerinden yakaladı ve caddenin yanından ara sokaklara sapmadna hemen önce olan meydanda oturan başka birine götürmek üzere harekete geçtiler. O başka biri (buna B diyelim), elinde dürbünlü tüfek ile meydanda askerler tarafından oluşturulmuş bir çemberin merkez noktasında oturmaktaydı. sakız da çiğniyordu. Kimdi ki bu adam? Götürüleceğini umduğu kişi nizam tutkunu adamdı. Elinde dürbünlü tüfeği görünce korkmuştu ama yine de konuşulacka bir şeyler olmalıydı. Fakat konuşulacak pek bir şey olmadığını, b, kendisinin geldiğini gördüğünde nişan alınca anladı. "Bir dakika bir dakika" diyerke olacakları durdurmaya çalıştı. bu da "an" lık tehlikeye karşı aldığı anlık bir karardı pragmatikliğini düşünemden vakitsizlikten ötürü. Kendisine nişan alma işleminin tamamlandığını gördüğünde, böyle ölemeyeceğini düşündü. Nasıl böyle ölebilirdi ki? Farklı olmalıydı. Bambaşka. Bu düşünceler aklından geçerken dürbünlü tüfekten çıkan kurşun beynine girmişti bile. Felç oluyormuş gibi hissetti..

hissettiği anda uyandı. Gerçekten de felç gibiydi uyandığı anda. Yaklaşık bir dakika kadar yeinden kıpırdayamadı. Yanında yirmilerinin sonunda bir kadın oturmaktaydı(buna da C diyelim). Üşüdüğü, ellerini ovuşturup yumruk yaparak ağzına götürüp, üflemesi ile anlaşılıyordu. Kendisinin uyandığını görünce "nihayet" der gibi baktı.

"Hadi, gitmemiz gerek" dedi ve ayağa kalkarak elini adama(gelin buna da A diyelim) elini uzattı. A, C nin elini tuttu ve ayağa kalktı. yürümeye başladılar...

4 Eylül 2008 Perşembe

Perfectly Exact

"Tüm bunların basit bir açıklaması olmalı" diye düşündü hızlı hızlı yürürken sokakta. endişeli görünüyordu dışarıdan bakıldığında muhtemelen. tırnak yiyerek ne olacağını heyecanla bekleyen ve yaptığı bir eylemin doğuracağı kötü sonuçlardan ürken bir adamın tedirgin korkalığını taşırken davrandığı gibi davranıyor olabilirdi adımlarını atarken. Kulağına zaman zaman bir şeyler oluyordu. bir anda hava akımı ile bağlantısı kesiliyor ve duyma yetisi azalıyormuş gibi hissediyordu. Sonra birden...yeniden normale dönüyordu. Sanki kulağının içinde biri sakız balonu şişirip duymasını güçleştiriyor, sonra da o balonu iğne ucu ile dokundurtarak patlatıp yeniden her şeyin eskiye dönmesini sağlıyordu. Kulağını yıkatma vaktinin geldiğini düşündü tüm bunlar olurken.

Aklından neler geçtiği hususu oldukça karmaşık lakin sadece geçilen akılın anlayabileceği derecede sistematikti. kusursuz bir sistem olmalıydı. Matematik her şeye kusursuzca otururdu çünkü. Ne eksik ne de fazla. exact.. doğru kelime buydu evet. exact. Tekrar gözden geçiriyordu olanları. Tam olmalıydı halbuki herşey. bir yerlerde hata yapmış olmalıydı. Çünkü şuan sistemin oluşturduğu yörünge, yani "raydan" çıkmış gibiydi durum. raydan kelimesi radyana ne kadar da çok benziyordu. Radyan dan dereceye dönüştürme programları yazdığı vakitler oldukça safi idi. temiz ve pak, klişe olacaktı ama kirlenmemiş vakitlerdi. Neden her şeyi çözüvermişti ki birden. Nasıl aklına gelmişti. Zaman zaman aklını gebertmeyi düşünüyordu. Zaten memlekette de aklını kullanıp rasyonel düşünmeye çalışanlar vurulmuyor muydu?

Bir kaç zaman önce -belirli bir zaman değildi, aslında tarihi iyi biliyordu da belirli değildi- çay içtiği esnada, apartmanın camından dışarıya bakarken apatmanın önüne parketmiş arabaları gördü. ilginçti fakat tüm park alanları numaralıydı. Sadece o araba parkedebilir. Bundan ziyade düşündüğü, o arabaya park için ayrılmış olması mı o alanın, yoksa park yerinin sadece o arabaya uyuyor olması mı temel faktördü bu belirleme için. bir kaç zaman sonra -???- düşündüğünde "kesinlikle ikisi de" diye cevabı bulduğunu düşündü kendi kendine.

Yürüyüşü şüphe uyandırır gibiydi dışarıdan bakıldığında. Kapşonunu başına geçirdiği bir eşofmanı vardı. Kafası iyice karışmıştı. bir yandan düşünüyor, bir yandan da bulamıyordu. Midesi bulanmaya başlamıştı biraz da. Bulamayış ya da bilip de konuşamayış ya da bilip de anlatmayı beceremeyiş nedne oluyordu buna "biliyordu". fakat bir türlü de hesaplamaktan kendini alamıyordu. Mutlak çözüm olduğunu görüyordu. Bu öylece ortada duran bir şeydi. Öylece..Sadece, doğru yere bakmak ile alakalıydı. Doğru yer, yanlış zaman, tanımadığı bir karşı cins ve bilinip de bilinemeyen yörüngeye sahip bir hikayeydi. Aslında yürüyenin düşündüğü şeyden tamamen bagımsız bir hikayeydi bu. yürüyenin düşünüp telaşlandğı başka bir şeydi.

Yeni türkü nün dediği gibi değildi aslında. "Başka türlü bir şey, benim istediğim". İstemenin ötesinde kendisinden bağımsız bir organizmik bütünlüğe haiz canlı cansızlıktı düşündüğü. Kafayı yemek üzereydi. Midesi gitgide bulanıyor, kusma önşartlarını oluşturuyordu yavaşça. yürüyen, bunu görüyor fakat o anda müdahale edemiyordu. Ne midesine ne de aklına.

sonra birden, durdu...

yürümeyi durdurdu. yürümesi durdu. yorgun hissediyordu. uyuyakaldı..