Hiç Giresun'a gittiniz mi bilmiyorum. Ben gitmedim de... Bir gün, ayrı şehirlerde olduğum kafa dengi bir arkadaşım ile ikimizin de daha önce gitmediği bir şehrin otogarında buluşmak isterdim..
Günün melankolisi;
yol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Nisan 2009 Salı
5 Nisan 2009 Pazar
Dream A Little Dream Of Me

İlkokul Türkçe kitaplarında bizim zamanlarımızda bir hikaye vardı. Hani şu akabinde "Okuduğumuzu Anladık mı?" kısımları da bulunan bir okuma parçası. Kadının biri ilokula giden çocuğunun beslenme çantasına sandviçini koymayı unutur. Ne yapsam ne etsem de ulaştırsam diye düşünürken yanında çalışan hizmetçi kadına sandviçi verir ve "bunu okuldaki en güzel çocuğa ver" der. Neyse efenim gel zaman git zaman çocuk akşam eve geldiğinde annesine beslenme çantasında sandviçinin olmadığı söyler anesi de sandviçini yolladığını söyler fakat oğlan kendisine bunun ulaşmadığını belirtir. Ertesi gün anne hidetle, yanında çalışan kadının karşısına dikilir ve azarlamaya başlar fakat kadın "e okuldaki en güzel çocuğa ver dediniz, baktım baktım en güzel çocuk benim çocuğumdu ben de ona verdim" der.. Bu hikayedeki gibi ne kadar dönüp dolaşsam da benim için en güzel şehir Edirne'dir. Her türlü hayalimin kök saldığı, masal kokusuyla ve görünümüyle, ilk gençlik heyecanının tozlu hatırasıyla ve uçsuz bucaksız bir kaf dağına çıkan yolun başlangıç patikasıyla vazgeçilmezim..
Yola çıktığım andan itibaren, yolda olmayı ne kadar özlediğimi farkettim. Yol...En güzel düşüncelere ev sahipliği yapan yer..Kim bilir ne düşler anlatırdı sorsam. Akşamüzerine doğru trakya kızıllığındaki havada, her türlü müziğe bir hikayenin kafada canlanabildiği spirited away filmindeki üretim yeri gibi..
Masal şehrinde ailenin yanında olmak..Uzun süreden sonra anne eliyle yapılmış Pırasa böreği yemek.. En güzel lahanadan yemek. Sevmek..
Edirne'de çarşıya çıktığım ilk gün elbette ki dünyanın en güzel köftesinin yapıldığı köfteci osman abiye akın ettim. Yanımda üniversitedeki How I Met Your Mother grubumuzda olan, şu sıralar Edirne'de öğretmenlik yapmaktaki arkadaşım vardı. Daha ilk buluştuğumuz andan itibaren "nereye gidiyoruz" sorusuna, Osman abinin köftelerine doğru hızlı adımlara kalkışmış olan ben sadece imalı kafa sallayarak cevap verdim. ldşfdlsfla. Elbette Osmana.. Dünya üzerindeki orgazmik tadlar top 10'i yapılsa mutlaka ilk üçte bulunacak olan bu caaaaaaanım köfteleri afiyetle yedik elbette. bir diğer burunda tüten lezzet olan, Tava ciğeri ise ertesi güne bıraktık.
Şimdi bilmeyenler için söylemek gerekirse bu tava ciğer, Edirne'nin yöresel lezzetlerinden biridir ve normal ciğerden çok çok farklıdır. "Ben ciğer yemem" diyen bir çok arkadaşımın sonunda parmaklarını yediğine bir çok kez şahit olmuşumdur. Güneşin doğuşuna binlerce kez şahit olduk şlfklşsdkflsşalflşsa. Elbette ki Edirne'de tava ciğer denince tartışmalı da olsa genelde ya ciğerci aydın ya da ciğerci kazım tercih edilir. Benim tercihim Aydın abinin ciğerleridir. Orada da tava ciğer hasretimizi giderdik ertesi gün..Hımmmm. Lezzzziz.
Saraçlar Caddesinin yeni düzenlemesini pek merak ediyordum, fotoğraflarını gördüğümde yine yeni yeniden bu masalımsı şehre aşık olmuştum...Sanki bir masal kitabından fırlamış gibiydi. Gidip gördüğümde de yine hayran kaldım..Bu cadde bu kez dünyanın çeşitli yerlerinden izler taşıyan şahane bir koreografi olmuş. Caddenin ortasındaki Rönesans dönemini yansıtan heykelleri ve şelalesi, binaların tarihi özelliklerini korumuş olmaları, güneş açınca dışarıya sandalyelerini atmış cafelerin ve caddenin en baştan bakınca parisi anımsatması, ortadaki london cafenin her türlü dekorasyonu ile britanya havasını vermesi ama dışardan onun da paris görüntüsüne ayak uydurması, nostalji treni denilen ama trenle pek de alakası olmayan alet ile tayland tandansı ve elbette ki Edirne'nin kendi otantikliğinin de bütünleşiminin ortaya çıkardığı muazzam bir yer olmuş Saraçlar Caddesi.
Onun yanısıra elbette ki akşama doğru Meriç'in kenarına oturup Emirgan'da bir kadeh bira içmeden olamazdı. Türkiye'nin meriç nehrinin batısında kalan tek toprağı olan ve Lozan'da savaş tazminatı olarak alınan Karaağaç tarafından Türkiye'ye bakmanın güzelliği..
Aslında haftanın en güzel günleri köydeki günlerdi diyebilirim. Büyükannemlerin yanına köye giip iki gün kaldım. Kış aylarında doğanlar, en çok kışı severmiş derler. Doğruur ki ocak doğumlu biri olarak en sevdiğim mevsim kıştır lakin ilkbaharın güzelliğine de vurulmamak mümkün değildi..Her şeyiyle yeniden doğuşun simgelendiği bu mevsimde, tomurcuk tomurcuk açmaya başlamış, emeklemeye çalışan bir bebek gibi olan ağaçlardaki hayatın yeniden doğuşunu görmek yaşıyor olmanın güzelliğini gösteriyordu şüphesiz. "Hayat dolu olmak". İşte o deyim ilkbaharda yeniden hayata dönen ağaçlarda çiçeklerde tamamen ortadaydı. Ne yazık ki köye giderken fotoğraf makinamı almayı unutmuşum..
Her neyse efenim, netice itibarı ile bugün geri döndüm İstanbul'a, fikrim Edirne'nin seyir defterinde(A Tribute to Yılmaz Erdoğan:)) Yarından itibaren, vermem gereken iki dersin sınavları için hazırlanmaya başlayacağım. Festival falan yalan oldu ama bir yanda Edirne'ye gitmek bir yanda festivali koysanız Hiç şüphesiz Edirne'ye gitmeyi seçerdim. Seçtim de. Herkese iyi günler diliyorum.
27 Kasım 2008 Perşembe
Görmek Lazım

Memlekette, görmek istediğim şehirler listesinin üst sıralarında yer alıyor Samsun. Zaman zaman hem maddi hem de vakit anlamında ziyaret etme şansım olsa da tercihimi başka şehirlerden yana kullandığımdan ötürü, bir türlü görüp gezmek, bir kaç gün orada bulunmak nasip olmadı.
"Samsun'un ne özelliği var da görmek istiyorsun" diyene, cevabım bir yıl önce izlediğim bir ntv programı olacak. Programın formatı gereği, her gün farklı bir şehirde bulunan ntv ekibi o şehir hakkında konuşuyordu hem halk ile hem de şehrin önde gelenleri ile. Sanırım 22 temmuz 2007 seçimleri ile alakalıydı. O programın Samsun ayağında şehrin önde gelenlerinden bir kaçı turizmden yakınıyordu. "Samsun'da çok güzel yerlerimiz var gezip görülecek hoşça vakit geçirilecek ama bize hiç turist gelmiyor" diye üzgün üzgün konuşup müteessir bakışlarını da attıktan sonra programı izleyen kendimden "kıyamam, ben gelirim size yahu" şeklinde sesler çıktığını farkettim. İşte Samsun'u görmek isteme nedenim budur. O gün bugündür bir samsun ziyareti planlıyorum. Umuyorum yakında da bir haftasonu için gideceğim.
Efenim genelde pek adını duyuramamış fakat gittiğinizde içinde hoş hava bulunan şehirleri merak ediyorum genelde. Mesela Bilecik. Bileciğin içinden çokça geçtim trenle fakat içinde olup gezme fırsatı bulamadım. Ne yapar Bilecik'liler haftasonu? Günleri nasıl geçer. Nerelere takılırlar. Sinemaya ilgi ne kadardır? Akşamları neler olur bu şehirde? Merak ediyorum hep bunları. Böyle bir kaç yere sadece gözlem amacıyla gitmek, yapılacaklar listemde kendine üst sıralarda yer buluyor hep. Bir kaç tanesine gitmiş ve gözlemlemiş olmaktan da pek mutluyum şahsen.
26 Kasım 2008 Çarşamba
Yollar Bize Memleket
Hakikatten boş olmak çeneye fena vuruyormuş arkadaş. Şu kasım ayının çoğunu işten ayrıldıktan sonraki nekahet dönemi oluşturunca bir aydaki en çok post yazdığım dönem ünvanını da ele geçirmiş kasım ayı. Neyse efenim bugün bahsetmek istediğim şey, yine çakma bir intak mevzusu aslen. daha önce günlere dair böyle bir yazı yazmıştım. Bugün de dört farklı yolculuk çeşidini ele almak istiyorum müsadenizle.
En basitinden istanbul'dan Ankara'ya gitmek isterseniz, tespit edebildiğim kullanabileceğiniz dört toplu taşıma yöntemi mevcut. Diğer şehirler için de genellenebilir fakat tümevarım işlemi sonradan da yapılabilir. Şimdilik sadece istanbul ankara minvalinde genel bir değerlendirme yapalım.

Bu yollardan ilki Tem otoyoludur. E-80 olarak da geçen bu yolda genellikle şehirlerarası otobüsler seferlerini gerçekleştirirler. Bu yolun kendine has bir karizması fazlaca mevcuttur elbette. Bir kere memleket üzerindeki en bakımlı ve en rahat, en konforlu karayoludur. Diğer karayollarına göre, üzerinde taşıdığı snob havası doğuşundandır. Şimdi bu adamı şöyle tarif edebiliriz. Gecelerini Paris'in dört kat aşağıda bulunan jazz cafelerinde entelektüel biçimde takılarak geçirir. Popüler olan şeyleri pek sevmez. Lakin bu aslında kendi sevgisizliğinden değil, toplumun ona biçtiği üstün rolden ötürü mecbur kaldığı bir davranış türüdür. Yani bu Tem evinde gizli gizli ibrahim tatlıses dinler. Toplumda ukala ukala takılır. Popüler olan her şeyden nefret ediyor gibi görünmesine rağmen aslında kendisi bizzat popülerin karşılığıdır bu alemde. Onu üstün kılan özelliğinin sosyal alanda olduğunu düşünür. Mesela onda yolculuk yapmak için ücret verilmesi gerekir. Bu sosal ayrılıkçılık, zamanın kapital toplumunda ona ağır ve karizmatik bir yer biçer. Hatta öyle ki, çok fazla popüler olmaya başlayınca kendisi üzerinde yolculuk yapanları dahi sınıflara ayırmıştır. Mesela Tem'den yolculuk eden sosyal sınıfın en alt tabakası nakit gişesine gider. Orta sınıf ve memurlar ise kgs gişelerine giderken üst sınıf ogs den geçer. Kendisinin yollar arasındaki ayrımcılığın merkezi olduğu su götürmez. Peki bundan rahatsız mıdır? Tabi ki hayır. Fakat efenim kendisinden gitmeyenleri de küçük görmez. öyle yeşilçam da gösterilen serseri zengin tipi gibi değildir bu yol. Canayakın olmaya çalışır elinden geldiğince. Yalancı Yarim filmindeki Hulusi Kentmen'in oynadığı zengin Derviş Zaim(Zaim ne lan Başak olacak o lşskdflşsflş) az çok bu yolun karakterine sahiptir.

Bir diğer yol ise D-100 karayoludur. Halk arasında e-5 olarak da geçer. Bu yolun pabucu, TEM'in ortaya çıkışı ile dama atılmıştır. Amma velakin TEM ile çıktığı hakimiyet mücadelesinde şehirlerarası yollar düşerken, şehiriçi yollar halen D-100'ün kontrolündedir. Ya para vermek istenmediğinden ya da şehiriçinden gitmek istendiğinden ötürü tercih edilir D-100. Halka, Tem'den daha yakındır. Nasıl diyeyim efenim, yaşamın birebir içindedir geçtiği her yerde. Mesela D-100 e bir köyde de rastlayabilirsiniz, İstanbul'un ortasında da. Bu geniş halka yakınlık onu pek sevilen biri yapar. Son derece sosyaldir. Örneğin, bir gece eğlenmeye çıkıldığında, çalan şarkılara eşlik ederke grubun utangaçlığını üstünden atmasını sağlayan ya da efenim ne bileyim, birisi hata yapınca "olur öyle hangimiz hata yapmıyoruz ki" şeklinde biraz daha pozitif yaklaşan da bu arkadaştır. Amaa vukuat dedim de öyle onu kavgadan kaçan bir tip olarka görmeyin. Bir kavga mı oldu D-100 ya kavgayı yatıştırmak için ya da bizzat kendisi arkadaşlarının yanında olmak için kavgaya katılır.

Bir diğer yol ise, demiryollarıdır. TCDD'nin hakimiyetindeki bu yollar devlet kontrolünde olmanın da etkisiyle ağır bürokrasiye sahiptir. Lakin efenim otogargarayı izleyenler hatırlayacaktır eğitim sistemine karşı geldiği için devamlı sürülen öğretmeni. TCDD de biraz öyledir. Yıllar boyu önemi yadırganamazdır. Demiryolları köklü bir tecrübeye sahiptir. Hani görmüş geçirmiş bir amcanın yirmilerinde bir gence tam da onun dilinden konuşarak tecrübelerini aktarıp nasihat etmesi gibi şefkatlidir de. Şunu yapma demez, onu yapmamanız gerektiğini, anlattığı güzel bir hikaye veya deneyimle süsler. köklü bir tecrübeye sahiptir dedik ya. Mesela efenim birinci dünya savaşının nedenlerinden biridir hatta hicaz demiryolu. Dünyanın bir çok yerinden getirdiği bilgelik ve deneyimle yanınızda olur hep. Avatar The Last Airbender'daki General Iroh işte bu demiryolları karakteridir. Görmek isteyene çok şey anlatır..Çok şey katar..

Son yolumuz ise havayolları efenim. Bu gerçekten şeker bir karakterdir. Her zaman çok elit bir görünüme sahiptir halkın gözünde fakat hiç çıkıp da kendini göstermeye çalışmaz. Ya da ne bileyim efenim mesela x5 ini alıp hatun kaldırmak veya gösteriş yapmak için kullanmayı düşünmez. Öyle kendi halinde yaşar. Ona gelenleri pek samimiyetle kucaklar fakat ona soğuk olanları da anlamaya çalışır. Mesela efenim İstanbul'lu ile Ankara'lı arasında zaman zaman farklara dair örnek veririm. Örneğin diyelim ki atıyorum Radio Tarifa konseri vardır. İstanbul'lu bu konsere "aa herkes gidiyor ben de gitmeliyim" şeklinde yaklaşırken Ankara'lı "aa RAdio Tarifa mı ben çok severim onları, gideyim." şeklinde yaklaşır. Tabi ki bu genellemenin her daim doğru olduğunu söylemiyorum. Gördüğüm bir kaç şeye istinaden söylüyorum. İşte havayolu bu genellemedeki Ankara tarafıdır.
En basitinden istanbul'dan Ankara'ya gitmek isterseniz, tespit edebildiğim kullanabileceğiniz dört toplu taşıma yöntemi mevcut. Diğer şehirler için de genellenebilir fakat tümevarım işlemi sonradan da yapılabilir. Şimdilik sadece istanbul ankara minvalinde genel bir değerlendirme yapalım.

Bu yollardan ilki Tem otoyoludur. E-80 olarak da geçen bu yolda genellikle şehirlerarası otobüsler seferlerini gerçekleştirirler. Bu yolun kendine has bir karizması fazlaca mevcuttur elbette. Bir kere memleket üzerindeki en bakımlı ve en rahat, en konforlu karayoludur. Diğer karayollarına göre, üzerinde taşıdığı snob havası doğuşundandır. Şimdi bu adamı şöyle tarif edebiliriz. Gecelerini Paris'in dört kat aşağıda bulunan jazz cafelerinde entelektüel biçimde takılarak geçirir. Popüler olan şeyleri pek sevmez. Lakin bu aslında kendi sevgisizliğinden değil, toplumun ona biçtiği üstün rolden ötürü mecbur kaldığı bir davranış türüdür. Yani bu Tem evinde gizli gizli ibrahim tatlıses dinler. Toplumda ukala ukala takılır. Popüler olan her şeyden nefret ediyor gibi görünmesine rağmen aslında kendisi bizzat popülerin karşılığıdır bu alemde. Onu üstün kılan özelliğinin sosyal alanda olduğunu düşünür. Mesela onda yolculuk yapmak için ücret verilmesi gerekir. Bu sosal ayrılıkçılık, zamanın kapital toplumunda ona ağır ve karizmatik bir yer biçer. Hatta öyle ki, çok fazla popüler olmaya başlayınca kendisi üzerinde yolculuk yapanları dahi sınıflara ayırmıştır. Mesela Tem'den yolculuk eden sosyal sınıfın en alt tabakası nakit gişesine gider. Orta sınıf ve memurlar ise kgs gişelerine giderken üst sınıf ogs den geçer. Kendisinin yollar arasındaki ayrımcılığın merkezi olduğu su götürmez. Peki bundan rahatsız mıdır? Tabi ki hayır. Fakat efenim kendisinden gitmeyenleri de küçük görmez. öyle yeşilçam da gösterilen serseri zengin tipi gibi değildir bu yol. Canayakın olmaya çalışır elinden geldiğince. Yalancı Yarim filmindeki Hulusi Kentmen'in oynadığı zengin Derviş Zaim(Zaim ne lan Başak olacak o lşskdflşsflş) az çok bu yolun karakterine sahiptir.

Bir diğer yol ise D-100 karayoludur. Halk arasında e-5 olarak da geçer. Bu yolun pabucu, TEM'in ortaya çıkışı ile dama atılmıştır. Amma velakin TEM ile çıktığı hakimiyet mücadelesinde şehirlerarası yollar düşerken, şehiriçi yollar halen D-100'ün kontrolündedir. Ya para vermek istenmediğinden ya da şehiriçinden gitmek istendiğinden ötürü tercih edilir D-100. Halka, Tem'den daha yakındır. Nasıl diyeyim efenim, yaşamın birebir içindedir geçtiği her yerde. Mesela D-100 e bir köyde de rastlayabilirsiniz, İstanbul'un ortasında da. Bu geniş halka yakınlık onu pek sevilen biri yapar. Son derece sosyaldir. Örneğin, bir gece eğlenmeye çıkıldığında, çalan şarkılara eşlik ederke grubun utangaçlığını üstünden atmasını sağlayan ya da efenim ne bileyim, birisi hata yapınca "olur öyle hangimiz hata yapmıyoruz ki" şeklinde biraz daha pozitif yaklaşan da bu arkadaştır. Amaa vukuat dedim de öyle onu kavgadan kaçan bir tip olarka görmeyin. Bir kavga mı oldu D-100 ya kavgayı yatıştırmak için ya da bizzat kendisi arkadaşlarının yanında olmak için kavgaya katılır.

Bir diğer yol ise, demiryollarıdır. TCDD'nin hakimiyetindeki bu yollar devlet kontrolünde olmanın da etkisiyle ağır bürokrasiye sahiptir. Lakin efenim otogargarayı izleyenler hatırlayacaktır eğitim sistemine karşı geldiği için devamlı sürülen öğretmeni. TCDD de biraz öyledir. Yıllar boyu önemi yadırganamazdır. Demiryolları köklü bir tecrübeye sahiptir. Hani görmüş geçirmiş bir amcanın yirmilerinde bir gence tam da onun dilinden konuşarak tecrübelerini aktarıp nasihat etmesi gibi şefkatlidir de. Şunu yapma demez, onu yapmamanız gerektiğini, anlattığı güzel bir hikaye veya deneyimle süsler. köklü bir tecrübeye sahiptir dedik ya. Mesela efenim birinci dünya savaşının nedenlerinden biridir hatta hicaz demiryolu. Dünyanın bir çok yerinden getirdiği bilgelik ve deneyimle yanınızda olur hep. Avatar The Last Airbender'daki General Iroh işte bu demiryolları karakteridir. Görmek isteyene çok şey anlatır..Çok şey katar..

Son yolumuz ise havayolları efenim. Bu gerçekten şeker bir karakterdir. Her zaman çok elit bir görünüme sahiptir halkın gözünde fakat hiç çıkıp da kendini göstermeye çalışmaz. Ya da ne bileyim efenim mesela x5 ini alıp hatun kaldırmak veya gösteriş yapmak için kullanmayı düşünmez. Öyle kendi halinde yaşar. Ona gelenleri pek samimiyetle kucaklar fakat ona soğuk olanları da anlamaya çalışır. Mesela efenim İstanbul'lu ile Ankara'lı arasında zaman zaman farklara dair örnek veririm. Örneğin diyelim ki atıyorum Radio Tarifa konseri vardır. İstanbul'lu bu konsere "aa herkes gidiyor ben de gitmeliyim" şeklinde yaklaşırken Ankara'lı "aa RAdio Tarifa mı ben çok severim onları, gideyim." şeklinde yaklaşır. Tabi ki bu genellemenin her daim doğru olduğunu söylemiyorum. Gördüğüm bir kaç şeye istinaden söylüyorum. İşte havayolu bu genellemedeki Ankara tarafıdır.
20 Ekim 2008 Pazartesi
Ankara yolları
Gecenlerde yazmıştım bir Ankara seyehati planladığımı. nihayet geçtiğimiz haftasonu bu Ankara yolculuğu gerçekleşti. Sevgili Marika ile birlikte yine tadı damağımda kalan bir haftasonu geçirdim.. Fakat Ankara da yapılanlar bir dahaki yazıya kalacak. Öncelikle, hem Ankara'ya gidiş hem de Ankara'dan dönüş yolculuklarımdan bahsedeceğim bu postta.
Geçen sefer olduğu gibi cuma geceyarısı Anadolu Ekspresi Treni ile saat 22.00 de Haydarpaşa'dan çıkıp sabahın erken saatlerinde (07.20) Ankara'da olmak üzere kurmuştum gidiş yolculuğumu. Bir şaşma olmadı planlarımdan. Trenle yolculuk ederken insan, otobüsten daha fazla hissediyor yolculuğu. Nasıl diyeyim bilmiyorum. "Yol"a has bir çok hissiyatı, düşüncelerin daldan dala atlamasını veya sebepsiz duygusallığı da daha fazla hissediyor..Hele ki gece yolculuk ediyorsanız ve trendeyseniz.. Elbette çok fazla şey gelip geçti kafamdan her yolculugumda olduğu gibi. Orhan veli'nin yol üzerine söylediği sözleri bolca yad ettim yeniden.. Fakat bu yolculukta yanıma almayı unuttuğum iki önemli edavatım vardı. Bulardan birisi yolculukların olmazsa olmazı, içerisine yola yakıştığını düşündüğüm şarkıları doldurduğum mp3 playerım, diğeri ise evden biraz aceleyle çıktığımdan ötürü fotoğraf makinamdı. Maalesef bu gezinin bir çok güzel anını fotoğraflayamadım. Fakat aklımda sonsuza kadar yer edecek bir, haftasonu oldu..
Trenle, İstanbul'dan Ankara'ya gitmiş olanlar bilirler. Eskişehirden sonra tren yarı yarıya boşalır. İlk başlardaki kalabalıktan eser kalmaz..Ben de o gece trene bindiğim ilk andan beri trende bir şeyler yemeyi planlıyordum. Yemekli vagon pek şık görünmüştü gözüme. Gecenin ilerleyen saatlerinde Ankara'ya varmak üzereyken yavaş yavaş aydınlanan hava ve gündoğumuyla trende kahvaltı yapmak fikri kafamın içine iyice yerleşti. Geçen ziyaretimde bahar olduğu için hava yaklaşık saat 05.00 gibi aydınlanmıştı lakin bu kez 06.00 ya kadar bekledi aydınlanmak ve beni de gündoğumuyla trende kahvaltı zevkine ulaştırmak için..

Saat altıyı az geçe yemekli vagona geçtim(Bu arada birinci vagondaydım, yemekli vagon ile arasında yamulmuyorsam tam 7 adet vagon var). yemekli vagona geldiğimde trenin de Eskişehir'den sonra boşalmış olmasının da etkisiyle içeride başka yolcu yoktu. Durup düşündüm, bir insan elinde imkan varken nasıl böyle bir güzelliği kaçırabilirdi ki. Günün aydınlanşına trenin otantik havasında kahvaltıyla eşlik etmek. Hani abes gelebilir ama aynı saatte vapurda simit çay içiyormuşsunuz da martılarla konuşuyormuşsunuz gibiydi. Hatta, ondan çok daha iyiydi. Kahvlatı tabağı söyledim. Hazırlanıp geldiğinde tam da istediğim gibi hava yenhi yeni aydınlanmaya başlamıştı. Ankara'nın kendine has topraklı havası ve şarka yakışan bozkır gündoğumu penceremden dışarıdaydı ve ben son yılların en güzel kahvaltısındaydım... Bundan sonra Ankara ziyaretim nasıl kötü geçebilirdi ki..Her şeyiyle harika iki gündü.. Bir de kahvaltı sonrası çayı ile sigara içmek isterdim lakin artık trenlerde sigara tamamen yasaklanmış.. Güne Ankarayla, tertemiz kokulu bozkırı izleyerek camımdan, ve her şeyiyle iştah açıcı bu görüntüye günün en naif yemeği kahvaltı ile başlıyordum.. müthişti..Asla unutmayacağım ve bundan sonra yine trenle yolculuk yaparsam mutlaka ama mutlaka ika edeceğim dakikalardı..sadece bunun için bile daha uzun saatler süren toplu taşımaya dayanabilirim..Eğer fırsatınız olursa bir gün mutlaka, ama mutlaka yapın bunu.. Hayatta çok az şey böyle huzur verebiliyor insana..
...
Bu üç noktanın nedeni Cumartesi ve Pazar günleri, yine yeni yeniden çok ama çok çok güzel geçen Ankara ziyaretime dairdi. Başta da söylediğim gibi ona diğer postta değineceğim.. Üç noktanın sonrası ise dönüş yolculuğuma dair.

Geçen dönüşümüde otobüs ile yapmıştım. Oğlak burcu olduğum ve geleneksellik tarafım dominant olduğundan bu kez de elbet otobüs kullandım dönüş için. Saat 23.15 de Ankara'dan İstanbul'a doğru yola çıktım. Varan ın kapalı devre müzik yayınında, kanalların birinde Deniz Seki'nin "Sahici" isimli albümü vardı. Deniz Seki'yi hep sevmişimdir. Özellikle "acele" şarkısından sonra.. Sahici albümünü de ilk çıktığı günler indirmiştim ve ilk başta albüme ismini veren "sahici" ile "aptal" şarkılarını pek begenmiş buları dinlemekten diğerlerine ilgi göstermemiştim. Elbetteki albümün dolu bir albüm olduğunu tahmin ediyordum da, ilgim hep bu iki şarkıya kaymıştı. "Tutma kendini" gibi çok bileni olmayan ama tam tam tam her şeyiyle yola yakışan şarkıları olan deniz seki nin acele albümünde de yola çok yakışıyor bir çok şarkı. Gece yolculuğuna çıkıp, kulağınıza deniz seki nin sesinin duyulduğu bir seyehati gerçekleştirin derim..Hani o yola has düşünceler, hisler var ya, işte deniz seki de o hislerden bolca var. Sahici albümünü indirip, gözlerinizi kaptarak geceyarısı yola çıkmış olduğunuzu, harika bir haftasonunun ardından mutlu biçimde döndüğünüzü ve bildiğiniz gibi sadece ama sadece yolda olan hissiyatlar, düşüncelerle birlikte dinleyin..Eğer yolculuk esnasında dinlemiyorsanız, gözlerinizi kapatıp bir de öyle dinleyin..
Şimdilik bu kadar, daha sonra ikinci kısımda, harika geçen ikinci Ankara ziyaretime dair yazacağım. Kalın sağlıcakla...Ömrümüzü yedin bitirdin sen Gülşen Bubikoğlu'nun "Evcilik Oyunu"nda taktığı peruk kldfjklasdfjkasdfkjlsdkjl.
Geçen sefer olduğu gibi cuma geceyarısı Anadolu Ekspresi Treni ile saat 22.00 de Haydarpaşa'dan çıkıp sabahın erken saatlerinde (07.20) Ankara'da olmak üzere kurmuştum gidiş yolculuğumu. Bir şaşma olmadı planlarımdan. Trenle yolculuk ederken insan, otobüsten daha fazla hissediyor yolculuğu. Nasıl diyeyim bilmiyorum. "Yol"a has bir çok hissiyatı, düşüncelerin daldan dala atlamasını veya sebepsiz duygusallığı da daha fazla hissediyor..Hele ki gece yolculuk ediyorsanız ve trendeyseniz.. Elbette çok fazla şey gelip geçti kafamdan her yolculugumda olduğu gibi. Orhan veli'nin yol üzerine söylediği sözleri bolca yad ettim yeniden.. Fakat bu yolculukta yanıma almayı unuttuğum iki önemli edavatım vardı. Bulardan birisi yolculukların olmazsa olmazı, içerisine yola yakıştığını düşündüğüm şarkıları doldurduğum mp3 playerım, diğeri ise evden biraz aceleyle çıktığımdan ötürü fotoğraf makinamdı. Maalesef bu gezinin bir çok güzel anını fotoğraflayamadım. Fakat aklımda sonsuza kadar yer edecek bir, haftasonu oldu..
Trenle, İstanbul'dan Ankara'ya gitmiş olanlar bilirler. Eskişehirden sonra tren yarı yarıya boşalır. İlk başlardaki kalabalıktan eser kalmaz..Ben de o gece trene bindiğim ilk andan beri trende bir şeyler yemeyi planlıyordum. Yemekli vagon pek şık görünmüştü gözüme. Gecenin ilerleyen saatlerinde Ankara'ya varmak üzereyken yavaş yavaş aydınlanan hava ve gündoğumuyla trende kahvaltı yapmak fikri kafamın içine iyice yerleşti. Geçen ziyaretimde bahar olduğu için hava yaklaşık saat 05.00 gibi aydınlanmıştı lakin bu kez 06.00 ya kadar bekledi aydınlanmak ve beni de gündoğumuyla trende kahvaltı zevkine ulaştırmak için..

Saat altıyı az geçe yemekli vagona geçtim(Bu arada birinci vagondaydım, yemekli vagon ile arasında yamulmuyorsam tam 7 adet vagon var). yemekli vagona geldiğimde trenin de Eskişehir'den sonra boşalmış olmasının da etkisiyle içeride başka yolcu yoktu. Durup düşündüm, bir insan elinde imkan varken nasıl böyle bir güzelliği kaçırabilirdi ki. Günün aydınlanşına trenin otantik havasında kahvaltıyla eşlik etmek. Hani abes gelebilir ama aynı saatte vapurda simit çay içiyormuşsunuz da martılarla konuşuyormuşsunuz gibiydi. Hatta, ondan çok daha iyiydi. Kahvlatı tabağı söyledim. Hazırlanıp geldiğinde tam da istediğim gibi hava yenhi yeni aydınlanmaya başlamıştı. Ankara'nın kendine has topraklı havası ve şarka yakışan bozkır gündoğumu penceremden dışarıdaydı ve ben son yılların en güzel kahvaltısındaydım... Bundan sonra Ankara ziyaretim nasıl kötü geçebilirdi ki..Her şeyiyle harika iki gündü.. Bir de kahvaltı sonrası çayı ile sigara içmek isterdim lakin artık trenlerde sigara tamamen yasaklanmış.. Güne Ankarayla, tertemiz kokulu bozkırı izleyerek camımdan, ve her şeyiyle iştah açıcı bu görüntüye günün en naif yemeği kahvaltı ile başlıyordum.. müthişti..Asla unutmayacağım ve bundan sonra yine trenle yolculuk yaparsam mutlaka ama mutlaka ika edeceğim dakikalardı..sadece bunun için bile daha uzun saatler süren toplu taşımaya dayanabilirim..Eğer fırsatınız olursa bir gün mutlaka, ama mutlaka yapın bunu.. Hayatta çok az şey böyle huzur verebiliyor insana..
...
Bu üç noktanın nedeni Cumartesi ve Pazar günleri, yine yeni yeniden çok ama çok çok güzel geçen Ankara ziyaretime dairdi. Başta da söylediğim gibi ona diğer postta değineceğim.. Üç noktanın sonrası ise dönüş yolculuğuma dair.

Geçen dönüşümüde otobüs ile yapmıştım. Oğlak burcu olduğum ve geleneksellik tarafım dominant olduğundan bu kez de elbet otobüs kullandım dönüş için. Saat 23.15 de Ankara'dan İstanbul'a doğru yola çıktım. Varan ın kapalı devre müzik yayınında, kanalların birinde Deniz Seki'nin "Sahici" isimli albümü vardı. Deniz Seki'yi hep sevmişimdir. Özellikle "acele" şarkısından sonra.. Sahici albümünü de ilk çıktığı günler indirmiştim ve ilk başta albüme ismini veren "sahici" ile "aptal" şarkılarını pek begenmiş buları dinlemekten diğerlerine ilgi göstermemiştim. Elbetteki albümün dolu bir albüm olduğunu tahmin ediyordum da, ilgim hep bu iki şarkıya kaymıştı. "Tutma kendini" gibi çok bileni olmayan ama tam tam tam her şeyiyle yola yakışan şarkıları olan deniz seki nin acele albümünde de yola çok yakışıyor bir çok şarkı. Gece yolculuğuna çıkıp, kulağınıza deniz seki nin sesinin duyulduğu bir seyehati gerçekleştirin derim..Hani o yola has düşünceler, hisler var ya, işte deniz seki de o hislerden bolca var. Sahici albümünü indirip, gözlerinizi kaptarak geceyarısı yola çıkmış olduğunuzu, harika bir haftasonunun ardından mutlu biçimde döndüğünüzü ve bildiğiniz gibi sadece ama sadece yolda olan hissiyatlar, düşüncelerle birlikte dinleyin..Eğer yolculuk esnasında dinlemiyorsanız, gözlerinizi kapatıp bir de öyle dinleyin..
Şimdilik bu kadar, daha sonra ikinci kısımda, harika geçen ikinci Ankara ziyaretime dair yazacağım. Kalın sağlıcakla...Ömrümüzü yedin bitirdin sen Gülşen Bubikoğlu'nun "Evcilik Oyunu"nda taktığı peruk kldfjklasdfjkasdfkjlsdkjl.
15 Haziran 2008 Pazar
acziyetle anlatmaya çalışmak..

Yolculuk eylemeyi pek severim vesselam. Orhan veli en güzel yolda anlaşılır.. bir şehri bırakmak bir şehre gelmek ya da hasret ya da aşk ya da müzik ya da yol olduğu için güzeldir bilmiyorum..güzel tam olarka doğru niteleme olabilir mi bilmiyorum..mutluluk desem biraz var, hüzün desem biraz var, ellerini cebine sokup otogarın yogunluguyla otobüsün kalkış saatinden hemen önce sigara içmek desem bolca var..huzurlu..evet sanırım doğru kelime bu. nedenini bilmediğim ama her yola çıkışımda hissettiğim bir huzur..hoş tanımlamayı da beceremem böyle bir şeyi.."you have to see it for yourself" demişti morpheus neo ya..aynen öyle olmalı sanırım.
bir de hakkında uzun uzun yazasım olmasına ragmen tariften aciz dilimin lal olduğu yolculugun müziği var..sadece var..biliyorum..görüyorum..duyuyuorum..anlatamıyorum.. sabaha karşı bir yolüstü lokantasında (yılmaz erdoğan ın dediği gibi sadece bilmek zorunda kalanların bildiği bir yerdir hep..) içilen çay..sigara..salaş bir mola yerinde kış vaktinin efsunlu rüzgarından kaçarken içeride yanan sobanın yanına ellerini uzatmak..orhan veli demişti.."seyehat edildiği zamanlarda yıldızlar konuşur..söyledikleri şeyler, ekseriya hüzünlüdür.." bir gzel yıldız tozu ile dünyadan dünyaya zıplar düşünceler..hayal gücü..hiç bu kadar sonsuz olmamıştı dünya(lar). yaşadığımı hissediyordum üç şeritli yolda tarlalara bakarken..sus ve dinle..yol hayattır...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)