cuma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cuma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2010 Cuma

Az Önce Kozmik Bir Çarpışma Oldu

Nereden mi biliyorum? Efenim az önce bir arkadaşımla death note hakkında konuşurken üç dakika sonra baktığımda Manuela konuşuyorduk. Nasıl bu noktaya geldiğini başka türlü açıklayamam sohbetin..

1 Ocak 2010 Cuma

2010

Bu yazıya başladığım saat, 2009 un son 3 saatine girmek üzere olan bir zaman dilimine ait dakikaları ihtiva ediyor bünyesinde.. yılbaşında memleketime geldim. Özel bir nedeni yoktu. Sadece gelmek istedim. Üniversite öğrenimime başladığımdan beri Edirne’de geçirdiğim yeni yıl çok nadir oldu. Sanırım 2007 - 2008 yılbaşında da Edirne’de idim.. bu yazının Edirne ile bir ilgisi yok. “Oradan buradan” ana metinli yazılardan biri olacak. Belki gecenin ilerleyen saatlerinde devam edeceğim ilerleyen paragraflara bilemiyorum. O yüzden bu yazıyı 2009 u 2010 a bağlayan gece yazdığımı varsayıyorum. Varsaydığımı buraya yazıyorum çünkü, şarabımı alıp eve geldiğimde bilgisayarımı açıp normalde çok az baktığım ama “orada” olduğunu bildiğim bazı şeylere baktım şu vakte kadar. televizyonda NTV’nin yılbaşı konserinden görüntüler var. Ama Yılmaz Erdoğan’ın “Sen perdeye bakıyorsun, fikrin benim seyir defterimde” dediği gibi belki de göz ucumla televizyona bakıyorum ama fikrim internet bağlantısı olmayan bilgisayarımda aylardır bakmadığım bazı belgelere bakmamdan doğan düşüncelerimin seyir defterinde. Velhasıl kelam şarap “kafa yapar”. Hele ki Edith Piaf’ı duyuyorsanız.

Bilmiyorum belki okuyucular olarak sizin de bilgisayarlarınız öyledir, benim bilgisayarımın derin köşelerinde “özel” denebilecek bir çok belge bulunur. Belge derken öyle çok ahım şahım şeyler sanmayın. Kişisel konuşmalar, aşk, arkadaşlık, hayat gailesi vesaire gibi şeyler işte. Epeyce geçmiş yıllara dair Msn kayıtlarım, halen bloguma yazamayacak kadar özel olduğunu düşündüğüm fakat aslında dışarıdan okuyan biri için hiçbir “özel”liği olmayacak yazılarım, kendimce derinlere gömdüğüm kayıtlar, ikinci kopyası bulunmayan ve bilgisayarım çökünce tamamen hayatımdan çıkmış olacak – belki de kendim çıkarmaya cesaret edemediğim için bilgisayarımın göçmesine bel bağladığım – yazılar, sözler..

“…şeffaflık derken, müdahale edilemeyen görünürlüğü kastediyorsan, bu sanırım istenerek oluşturulan bir bilinçaltı öneylemi.”

Bu cümleyi ben kurmuşum bir arkadaşım ile Msn de konuşurken 2008 Ağustos’unda. Sonra da bunu derken neyi kastettiğimi açıklayabilmek için birkaç cümle daha kurmuşum. Şimdi okuduğumda halen ve halen bu cümle ile neyi kastettiğimi “biliyorum”. 2010’a girmeye iki saat kalmışken bu cümleyi şu vakitler bir daha kurabilir miyim diye düşünüyorum ve olumlu herhangi bir sonuç dönmüyor oluşturduğum oop nesnesinden. Babam ve oğlum isimli “kült” yerli filmin en bilinen sloganıdır “İnsan büyüyünce hayalleri küçülür mü” sorusu. Bu soruyu az önce mevzuya dahil ettiğim cümleye ve şimdi o cümleyi kuramamama uyarlamaya çalıştığımda zorunlu birkaç sonuç elde ediyorum aslında…… bekleyin bir kadeh daha……Şimdi Niran Ünsal, İtiraf Ediyorum’u söylüyor winamp’ımda….. İnsan büyüdüğünde, daha basitleşiyor her şey aslında. Bundan yedi yıl önce sorulsa “X mi Y mi” gibi bir soru “ama şartlara bağlı, şöyleyse X, böyleyse Y” derken yaş ilerledikçe “X” diyor sadece insan. Nedenini açıklamaya gerek bile duymuyor. Ne de olsa açıklansa da yaşça daha küçük olan kişi “ama ya böyleyse o zaman Y değil mi” diye kendi fikrinden hiçbir zaman dönmeyecek. Sadece “X” yeterli artık. “Şöyleyse” veya “Böyleyse” ye gerek kalmadığını fark ettiği yaşla, lokantada ikinci içeceği isteme yaşı arasındaki sürede belirleniyor “yedisinde neyse yetmişinde odur” cümlesinin temeli aslında…. Burak Aydos, Yalnızlık Benim Eski Sevgilm’i söylüyor şimdi…… Her ne kadar ismi “acıklı” görünse de şarkı tam da şu an yirmilerinin ikinci yarısındakiler için tekrar “tam da” o “ikinci içeceğin istenebileceğini fark ettiği yaş”ı sokuyor fikrin seyir defterine….

Susuyor insan. “Tem güzel” diyor. Tem ile E-5’in intaka bulanmış karakteristik farklıklarını artık anlatmıyor bile. O kadar çok anlatmış ki ve o kadar çok, anlattığı insan çekip gitmiş ki…. 2010’a girmeye dakika dakika yaklaşırken tekrar açıyor az önce bahsettiği şarkılardan birini. 17 veya 18 Nisan 2010’da ne olacağını gayet iyi biliyor aslında. Trene binip hiçbir yere gidemeyecek kuvvetle muhtemel. Ya da kendisi gidip Eskişehir’de bir hafta sonu geçirecek yek başına. Bu kadar yolculuğu seven birinin Eskişehir de konaklamamış olması şaşırtıcı diye düşünüyor bir yandan.. Eskişehir’den çok geçtiğini ama gündüz gözüyle kalıp da dolaşmadığını düşünüyor.. Bundan birkaç hafta önce, daha ehliyet aldığı gün Malatya’dan Adana’ya giden bir akrabasının yanında cesaretle gittiğini ve ikisinin beraber o gün aldıkları ikinci el arabayı getirdiklerini fikrinin seyir defterine köşesinden sıkıştırıyor. Adıyaman’ın iki tırın aynı anda geçemeyeceği yollarına yeni ehliyet almış biriyle gitmesine düzülen cesaret övgülerini sokuyor aklına… “Ölürsem yolda ölmek isterim” dediğini geçiriyor aklından ve hala hak veriyor bu cümlesine. Yolun ve yolculuğun “büyü”sünü paylaştığı, 26 yıllık ömründe sadece bir, evet sayıyla da 1 yazıyla da “bir” insan olmasından kaynaklanıyor belki de bu dört yanından William Wallace’lık fışkıran cümlesi… Bir yandan “French Kiss”’de Meg Ryan’ın Eiffel Kulesi’ni görememesi gibi, Eskişehir’i hiçbir zaman gündüz gözüyle göremeyip sokaklarında havaya doğru başını kaldırıp derin bir nefes çekemeyeceğini düşünüyor…

Bu kafayla ismini hatırlamamamın mümkün olmadığı bir ağabeymiz “Life is stranger than fiction” demişti. Çünkü kurguda, olayları gerçeğe uydurma zorunluluğunuz varken gerçek hayatta böyle bir zorunluluk söz konusu değildir diye dökülmüştü kelamları ağzından. Bu paragrafı yazmadan bir saat kadar önce 2010’a girdik efenim. Bu esnada ben de evimin penceresinden herhangi sıradan bir insan gibi dışarıda, çarşıda vuku bulan havai fişek zamazingolarına baktım lakin fikrim tabi ki başka seyirlerdeydi. Tam da 00.00 zamanlarında civardaki apartmanların balkonlarına çıkmış insanlar “vuhuuuu” “huhuuuuuuuuu” gibi sevinç çığlıkları atarken, yolda birkaç fiat doblo tipi arabadan inmiş zat-ı muhteremler de Selimiye Camii’nin muazzam görüntüsüne eşlik eden Havai fişekleri seyrelemekteydi. Sıkıldım ve içeriye gelip bir yudum daha aldım son kalan meylerinden Buzbağ’ımın. Birkaç dakika sonra Ajda hanım Ntv’de “Resim”i söylerken bir kez daha cama çıktım. Sanki birkaç dakika önce ortalık coşku içinde fokurdamıyormuş gibi kimsecikler yoktu ne civar apartmanlarda ne de sokaklarda…Ne de Fiat Doblolar kalmıştı yollarda. Şeytani bir sessizlik bürümüştü sokakları.. Bunu kurgulanan bir hikayede anlattığınızda “Hasiktir lan!!” diye tepki alacakken gerçekte görünce garipsemiyor ademoğlu… Garip bence. Değil mi yahu? Yani garip olan bu garipsememe ve hikayede anlattığınızdaki garipseme…

Hem ilginç hem de arabesk kokan bir başka durum da ne biliyor musunuz? Tum bu 00.00 da fişekler patlar, genç kızlar balkonlarda Noel Baba şapkaları ile “vuhuuuuuuuuuuuu” diye bağırırken, muhtemelen işten yeni çıkmış bir asgari ücretlinin elinde bir gıdım poşet ile eve gelişiydi…sokakta sadece o vardı. Evet kalabalıktı, hem balkonlar hem de Fiat Doblo’lar ama sokakta yürüyen sadece o abiydi ve ne balkonda bağıranlara, ne Fiat Doblolara ne de Fişeklere bakıyordu başı önde sessiz ve sakin evine gidiyordu… Bunu anlatmak ile görmenin arasındaki fark elbette ki bambaşka. Tam da camdan etrafa bakarken o abiyi gören veya sallayan kişi sayısı en fazla ne kadar olabilirdi ki…. Velhasıl kelam “Life is Stranger Than Fiction”…. Neyse efenim herkese mutlu yıllar diliyorum… “Previously on Lost” sözlerini son on altı kez duyacağımız 2010 başladı…

19 Eylül 2009 Cumartesi

28 Ağustos 2009 Cuma

Ramazan Ayı Reklamı Yapaylığı

Malumunuz ramazan ayı geldi. Neree o eski ramazanlar temalı sohbetler de 11 ay dinlendikten sonra kılıfından çıktı. elbette ki her ramazan döneminde olduğu gibi yerli reklam piyasası da hareketlendi. Bir çok reklam bana göre epeyce berbat bu sene. yani en son, kent firmasının bayram için yaptığı huzurevi sömürüsü temalı reklamlarından bu denli tiksinti duymuştum. Bu sene ise hem ramazan ile ilgili hem de sadece bu döneme rastlamasıyla dikkatimi çeken bazı reklamalar oldu.

Herkes bu Ay Farklı Davranıyor Komnulu Reklam: Şimdi firmanın adını unuttum fakat büyük ihtimalle kola markalarından birinin reklamı. Elbette ki pepsi değil. Daha o kadar iğrençleşemedi diğer reklamlar. Pepppppsiii yaşşşaaatır seni şeklindeki Seda Sayan olosuyla Burger king'ten bile adamı soğutabilecek reklamlarıyla pepsi alanında en kötü reklam yapan olarak zirvedeki yerini uzun süre kaptırmaz bence. neyse efenim mevzuya geri dönersek, bu reklamda bir çocuğun gözüyle ramazan ayında ailenin bireylerinin davranışlarının nasıl değiştiğini görüyoruz. Örneğin babası araba kullanırken korna çalmıyor. Televizyonda yayınlanamayan şeklinde ise "sana ehliyeti verenin anasını sikeyim" diye bağırıp çağırmıyor. böyle bir iyi bir iyi ki istanbul trafiği fizana kadar uzansa hoşgörülü oluyor. Diğer 11 ayda ise bu davranışlar hak getire. bebeğin abisi olan evin büyük çocuğu ise, etrafındakilere yardım ediyor. mesela reklam filminde marketten çıkan iki adet tonton teyze ve amcanın poşetlerini arablarına koyuyor. sizi bilmem ama marketten onca poşetle çıktığımda biri yardım edeyim mi diye koşa koşa gelse hırsız veya dolandırıcı sanırım. Evet yaşadığımız yer işte bu kadar güvensiz ki öngörü bu şekilde olabiliyor. Peki bu bebeğin abisi diğer 11 ayda bu davranışlarını devam ettiriyor mu? Bebeğimiz şaşırdığına göre hayır. Şimdi yazdığım cümleyi yazıp yazıp sildim..Sadece yazık deyip geçiyorum. Son olarak bebeğimiz sahura kalkıyor. Yahu tamam aile üyeleri sahur için kalkıyorlar da bebği niye kaldırıyorsunuz ey ahali. "güneşin doğuşunu izlemek için herhalde!!"

Nerede Kaldın Ramazan: Geniş ailedeki mürsel olsaydı sözü edilen ramazan ismindeki çocuk "yürü git lan, hop beş dakka kala pide almaya gönderiyorsunuz. hop koştura koştura yetişecem diye kendimi parçalıyorum. Sağol diyeceğine, hoop nerede kaldın ramazan. yürü git lan" derdi herhalde. Ayrıca o yükseklikten top atmak tehlikeli olabilir. benden söylemesi. Bir de sütaşın çabasını biraz nafile görüyorum. İftarda ayran genelde sadece börek arsa içilir ki uzun süredir de iftar sofralarında böreğin yanına genelde çay ikram ediliyor.

Çok fazla reklam ve tv izleyemeiğim için ramazan ile ilgili gözüme çarpan ve kendindne bir anda tiksindiren reklamalar şimdilik bunlar. İki reklamın da kahramanının çocuk olması ise bu tür duygularda çocuk kartının pek de seviyeli olmayan biçimde vıcık vıcık kullanımı gibi geliyor bana.

Tabi iyi bulduğum ramazan reklamı da var. McDonalds'ın masa birleştirme temalı reklamını beğendim mesela. Peppppsssiii yaşatsın onları. burger King'ten ayrılsın. ben ki her daim Coca Cola'ya karşı Pepsi tarafında olmuş biri olarak bile soğudum Pepsi'den.

Çalışan Annenin Baş Yardımcısı: Senin ben kafana sıçayım. bu nasıl bir şarkıdır lan? Hayır dilime de dolandı arkadaş. bu açıdan başarılı diyebiliriz Pınar köfte reklamı için. ee efenim ne der siz Boğaziçi'liler, catchy bir şarkı. bir kere şokta dondurulmuş köfte annemin köftesi gibi olsun köfte yemeyi bırakırım ben. Ki feci bir köfte hayranıyımdır. Sırf köfte yemek için şehirlerarası ziyaret yaptığım olmuştur. Böyle de gurme tarafım var. yirim. De arkadaş, kimi sikiyosunuz lan anne köftesi gibi diyerek. bu anne yemeği kartı da çok kötü bir yöntem ya. Hanımeller yapmıştı bir ara. Hayır hanımelleri o vakte kadar yerdim severdim ama reklamdan sonra baktım hiç de annemin kurabiyesi gibi değil. Almadım bir daha o günden beri. Bırak işte kardeşim seni ben kabullenmişim, kafamda bir yere oturtmuşum lezzetini. Annemin yemekleriyle sidik yarıştırma sevdası nereden geliyor? Bir de bu köfte reklamı ile olarka şunu söylemek isterim. Bu tür dondurulmuş gıdaların en büyük müşterisi çalışan anneler falan değildir. Şehir dışında okuyan öğrenciler ve öğrenci evleridir. Hayatımdaki en yoğun donurulmuş gıdayı öğrencilik vakitlerimde yedim ben ki çevremdeki herkes de o tarz besleniyordu. Erkek öğrenciler tabi ağırlıklı olarak. buna dair bir reklam yapın bence daha iyi olur.

Cappy'den Mis gibi Annem Yapmış Gibi: Kardeşim, nedir annemle alıp veremediğiniz lan? Çekin ellerinizi annemin yaptıkları yiyeceklerden. bir de bu şarkı Felicita değil mi yahu? Bana mı öyle geliyor yoksa? Hayır tadı da bir şeye benzese. Limonata demeye bin şahit. bırak annemi falan, bim bile kendi limonatasını yapsa daha güzel olur lan tadı. uludağ limonatayı ilk çıkardığında, istisnasız her arkadaşımın "şerefsizim benim aklıma geldiydi" biçiminde takılmasından da bıkmış biri olarak da konuşmak istiyorum ayrıca. kardeşim görüyorum ki herkesin aklına gelmiş limonata çıkarma fikri. Cinfikirli milletiz vesselam. Daha önce limonata çıkarmayı düşünmediğini söyleyen birine rastlamadım ben uludağ limonata çıkıp tuttuktan sonra.

3g reklamlarının iğrençliğine ise değinmeyeceğim. Issız adam kadrosu komple 3g reklamlarında çalışıyor artık. kadrolu, ssklı falan.

Son olarak elbette beğendiğim reklamlardan da bahsedeyim. Razamn ay için uludağ Limonata reklamını beğendim. Klasik uludağ limonata şarkısını alaturka melodiye bürümek ve şarkıyı değiştirmemek isabetli bir karar olurken 32 kısım çocuk, bebek, anne, dede sömürüsüne gitmeden de yapmışlar reklamı.

Fakat son dönemlerde en beğendiğim reklamlar Bank Asya Birinci Lig reklamalrıdır. geçen sene de gayet iyiydi Bank Asya birinci lig reklamları fakat bu sene mükemmel olmuşlar. Oldukça kısa spotlar halinde üç dört tanesine rastladım. Anlatılmak isteneni bu kadar kısa sürede bu kadar başarıyla veren ve ligin niteliğini ortaya koyan şahane bir reklam. Ders olarka okutulabilir. Son dönem yerli reklamcıların en iyi işi bence bu reklamlar.

Neyse canlar epeyce uzun bir yazı oldu. Buraya kadar okuduysanız teşekkür ederim ve esenlikler diliyorum. Pepppsi yaşattsın siziii hadi iyi geceler.

24 Temmuz 2009 Cuma

Sliding Doors

Hayat pek garip vesselam. Bir akşam evde oturmuş uyumak üzereyken "iki kadeh biramı içeyim de öyle yatayım" diye bir bara uğruyorsunuz..Barda bir irlandali, bir kanadalı ile tanışıp günün doğumunu cihangir de boğazı izleyip, ortadoğu politikalarını konuşarak karşılıyorsunuz..Hayat çok ilginç gerçekten..

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Yalın'ın Heyecanını Kaybetmesi

Bu akşam gülmekten ter içinde kaldım desem yeridir. bir öncekki postta arayıcılarımdan biri başlıktaki gibi bir arama yaparak bloguma ulaşmıştı. Yorum kısmında Os, yepyeni bir oyun başlattı resmen. Tabiri caizse bokunu çıkarana dek eğlendik Marika ile sonra. Derler ki bu tür esprilik mevzularda "tamam yeter bokunu çıkarmayalım" pardon? nedenmiş acaba, zaten bir gün sonra komik gelmeyecek bir şeyi tam da komik geldiği tam da danalar gibi güldüğüm anda kullanmayacaksam bu kendine acı çektirmenin dik alasıdır. vesselam, buyrunuz bu eğlenceli ve iki gün sonra belki de komik gelemeycek oyundaki bulduklarımıza;

yorum kısmında Os,tan,

pinhani nin hele bi gelmesi
gripinin sustuklarının içinde büyümesi
kenan doğulunun rütbesini bilmesi gtnrdısafcedwsf

yorum kısmında marika'dan;
ajda pekkan'ın çerçeve değil resim araması

ve sonrakiler;

Marika'dan;
bu arada kayahan'ın sarı saçlarından seni suçlaması
hülya avşar'ın varsın olsun bir kere sevmesi
tayfun'un hadi yine iyi olması
feridun düzağaç'ın kısaca f.d. olması. yalan mı yani
sezen aksu'nun beni alıp onu almaması
burak kut'un benimle oynamaması
ozan orhon'un ortada kuyu varken yandan geçmesi
murat başaran'ın azıcık ucundan vermesi
rafet el roman'ın ve ooooo an geliiinceeeee, işte o annnnnnn" yaşayaması
barbaros hayrettin'in bizim babamız olması
hakan peker'in barmen minik yerinde durmaz oynarken çalması
ismail yk'nın şapur şupur öpmesi
bora gencer'in kilosunun kaça olması
reyhan karaca'nın sevip sevdalanması
yıldız tilbe2nin sana değmemesi
doğuş'un uyanıp sevda yüklü trenlere el sallaması
ibrahim tatlıses'in balıkları kavurması
nilüfer'in şov yapmaması
bengü'nün bağlasan durmaması

Benden;
ercan saatçinin telefonunun on dört saattir çalmaması
nilüfer örer'in bana güvenmemesi
sibel alaş ın bu gece firar olması
serdar ortaç ın adam olamaması
tarkan ın gelip de halini görmemesi
göksel in depresyonda olup unutulması
bendeniz in turnayı gözünden vurması
deniz seki nin günahlarından kopması
ferdi tayfur un çeşme den su içmesi
bulutsuzluk özleminin sözlerini geri alamaması
izel in şak diye kesmesi
zafer peker in aşkının var gibi olması
gülşen in bu gece kafasından geçenlere içmesi
sezen aksu nun ne kavgasının bitmesi ne de sevdasının!
ve volkan ın anasının ninoylanması
kenan doğlu nun yazılanı bozamaması
mustafa sandal ın jest olması!
rengin in aldatılması!!!!!!!!!!!
mustafa sandal ın aya benzemesi
nadide sultan ın konyalıdan başkasına bastırmaması
betül demir in süper bir fikri olması
Emrah'ın sevdi mi tam sevmesi

17 Temmuz 2009 Cuma

Aradım Aradım Bulamadım #5

Nabersiniz cicileriiiiiiiim. Cek binbır'a saygıyla programı açtıktan sonra ... ne programı lan eheheh. kaptırdım gidiyorum öyle. ben buralarda yokken yine boş durmayıp google dan bloguma ulaşan sevgili arayıcılarımın pek sevdiğim örnekleriyle karşınızdayım efenim. Buyrunuz,

2009un yeni pornalar: Naber lem pornacılar. Bıkmadınız porna yazmaya. Kral Tv'ye gelen mesajların cümle yapısına benzer biçimde başı ayrı kıçı ayrı aramanız için tebrik ediyorum sizi. üç kelimede bu kadar düzensiz cümle kurulabilirdi zaten.

aşk-ı memnunun final şarkısını dinleyip yüklemek: Yine adet olduğu üzere mastar ekli aramalarımızdan birine bir yerli malı haftası şiiriyle seslenmek istiyorum.
"ne de güzeldir yurdumda aşk-ı memnun final şarkısını dinleyip yüklemek
efil efil vatanımda olmalı bu devamlı bir gelenek
önce parçanın ismini arayıp bulmayı düşünemesem de
vazgeçilmezidir cennet vatanımın, aşk-ı memnu final şarkısını dinleyip yüklemek"

bedava konulu mevzulu porno izle: pornografik aramalarda mevzu kelimesini ilk kez görüyorum. Beyler bir mevzu mu var diye sorasım geldi. Cansınız

deepsound blogger profili: Öncelikle, sevgili google bu aramayı benim bloguma yönlendirmeyi nasıl becerdin cicim, ikinci olarak sevgili arayıcım genelde bloggerlar sayfalarının kenarında profil kısmına erişim için linkler koyarlar, google dan bakmak yerine oraya baksaydın daha iyi olmaz mıydı?

hele naomi watts: Hele şu naomi watts yok mu naomi watts. Nasıl sevişmişti mulholland Dr.'da.

ikinci el orospu pazarı: Yuh! Fantazi olduğunu varsayıyorum sevgili arayıcım bu aramanın. Fantazi olsa bile..Yuh lan

küçük orospunun ilk anı: Abi siz uçmuşssunuz yemin ediyorum. ne içtiyseniz ben de istemiyorum lütfen!

orospu pazarla: nereden e-bayden mi acep

Piyı yarak porno izle: Bu kez aramalarda pornografik arama oranı çok yüksek. fakat bu aramada ne aradığını çıkaramadım ben sevgili arayıcım.

poatester manolis: birisi seni izliyor Marika. Üstelik google onu benim bloguma göndermiş nedense.

profesyonel orospu nasıl olunur: Hemen anlatıyorum sevgili arayıcım madem bu denli merak içindesin. öncelikle evden kaçıp böyle bir adet pavyon sahibi Ekrem Bora tipli adam buluyorsun. Zaten gerisi kendiliğinden geliyor.

sadec türk sekisi film: Lan biraz sakin az sakin yazın. Komple yanlış yazıyorsunuz sonra benim bloguma gelip eliniz şeyinizde bön bön kalıyorsunuz.

sevişmek+seks daha fazlası: Sevişmek + seks ve daha fazlası reklamlardan son bu blogta. Hiç bir yere ayrılmayın sevgili arayıcılarım.

sic aka dult konulu film: hay eline sokayım. Bu kadar porno araması görmemiştim hiç raporlarda. ya blogum iyice sapıttı ya da memleketin durumu vahim.

sil,konlu göt oyunu: bu ne lan! slikonlu göt oyunu yazmak istedin sanırım ama o da bizi bir yere götümeyecek bence. Göt oyunu ne bir kere acaba? Bilen varsa yorum kısmına yazsın lütfen göt oyununun nasıl bir oyun olduğunu.

stellanın odasındaki merdivenin üst katında ne var: oooo. bu kadar detaylı bir how i met your mother izleyicisi görmemiştim. saygı duyarım.

tonight i can write the saddest lines anlamı: Sevgili arayıcım, mevzubahis söz bir pablo neruda şiirinden uyarlanmış olan Sixpence None The Richer ın harikulade seslendirdiği puedo Escribir isimli şarkıdan. O satır tam olarak "tonight i can write the saddest lines...the saddest line about her" şeklinde anlamı ise yüzeysel bir çeviri yaparsak "bu gece onun hakkında en üzgün..en üzgün satırları yazabilirim" diyebiliriz herhalde. Böyle edebiyata ve müziğe meraklı arayıcılarımın da olduğunu görmek onlarca pornA aramasından sonra iyi geldi. Üstelik çok sevdiğim bir şarkı ve şiire dair bir arama. msn ver tanışalım dslşkflşasdkflkşasdlşfk

ttnetten indirilen müzikler mp3 e uyumlumu: sevgili arayıcım öncelikle soru eki mi ayrı yazılır. İkinci olarak mp3 e uyumlu diye bir şey yoktur. Mp3 bir formattır. Bir müzik dosyası ya mp3 formatındadır ya da değildir. Ttnetmüzik ten indirilenler bildiğim kadarıyla wma formatlı ve süreli müzikler.

winampta şarkıları bulma tuşu: Off bu kötü olmuş. dilinin ucunda ama bulamıyorsun. Bilirim insanı delirtir sevgili arayıcım. Senin işini muhtemelen J tuşu görecektir. jump to file işlevini yerine getirir.

yalın ın heyecanını kaybetmesi: sdklşfklsdafklşasdklş oyh dağaldım şuan.

zahid akman nerenin başkanı: Bu konu yargıya intikal etmiiş bir mevzu olduğundan içimdekileri söyleyemiyorum sevgili arayıcım. Önceden Rtük'ün başkanıydı ama gördüğümüz kadarıyla deniz feneri sefa pezevengi ekibinde de yer almış olabilir. Olmayabilir de (formaliteden koyulmuş olasılık şıkkı)

çıktıda çıkardında 10 yılda 15 milyon geç şarkısı: bu memleket için üzülüyorum çoğu zaman......

Senaryoda Reklam Eşiği


Herkese merhabalar efenim. Yine fırından taze çıkmış ipe sapa gelmez önerilerimle karşınızdayım. Bugün biraz televizyon dünyasından ve dizilerdeki reklam anlayışının ve kısıtlamalarının getirdiği zorlukların senaryoya etkisini azaltabilecek bir öneri sunmak istiyorum sayın yargıç. Baya mahkemedeymişim gibi konuştum. Neden acaba? Öyle durup dururken bu formal görünmeye çalışan çakma cümleler. Halbuki resmi yazışmalara dair bildiğim en iyi şey “işbu” kelimesidir. Türkçe’de en sevdiğim kelimelerden biri hatta işbu. Bir yandan resmiyet anımsatırken öte yandan Uzakdoğu restoranlarında bulunabilecek bir yemek görünümünde azami derecede gizemli bir kelime. Üstelik bir kelime dizisi de olabilir aynı zamanda. Dört harfli bir bileşik kelime bulmak zor bugünlerde. Ne kahraman ne cesur, ne güzel çocuklar olduğumuz günlerde kaldı artık o dönemin dört harfli saf ve temiz kelimeleri. Buradan fabrikatör sami beye alev in sözlerini hatırlatmak isterim Neşeli günler’den. Ne istedin o temiz insanlardan, o saf, o mutlu insanlardan ha fabrikatör sami. Yaşar usta nasıl canına okudu ama, kalırın işte böyle. Bu arada, mevzubahis filmde fabrikatör Sami filmin sonunda Alev’i yeniden o saf ve temiz insanlara bırakırken “daha önce hiç bilmediğim bir silahla yenildim. Sevgi” gibi cümleler kurmasına rağmen aslında bence basbayağı yaşar usta nın konuşmasından tırstığı için Alev’i geri bırakmıştır oraya. Yaşar Usta’nın o en vurucu cümlesi “…Hiç düşünmeden çeker vururum seni. Anlıyor musun? Vururum…Ve dönüp arkama bakmam bile” gerçekten fena halde göz korkutucu. Bence, yaşar usta o odadan çıktıktan sonra fabrikatör Sami’nin aklından geçenler az çok şöyleydi. “Ulan iyi miyi ama manyaktır bu tipler, gözü döndü mü vurur da ölene kadar hapsi göze alır. Ben en iyisi başka bir plan bulayım artık” Hiç de öyle yok efenim beni hiç bilmediğim silahla vurdular, adına sevgi demişler, gülüm seni koparmışlar, adına türkü yakmışlar, hesabım var değil kazın ayağı. Korkmuş ve iki taşta bir kuş bulmak üzere hamle yaparak strateji değiştirmiştir. Alev’i o saf, o temiz insanlara gönderecek ve bu sayede hem Alev ile barışmış olacak hem de o evi dolaylı yoldan kontrol imkanı sağlayacaktı. Very clever Fabrikatör Sami..Very cleveeer. Ayrıca şimdi yaşar usta yı da işe geri almazsa ayıp eder. Şimdi öyle vardiya müdürü tarzı dandirik bir sıfatla da alamaz dünürü olacak adam. Yönetim katına çıkartır diye düşünüyorum. Neyse iyice saptı konular. İşte bu yüzden biraz da sonu olmayan hikayeleri seviyorum. Son yazdığı vakit bu tür gelecekte neler olacağını da düşünüyor insan ister istemez. Ayrıca fabrikatör sami deyince aklıma otogargara daki tekrar çal sami geldi. Play it again Sam'e de gönderme var. Pek güzel. Şarkıyı dinledim gidecek birazdan muhtemelen hafızamın ait olduğu bölümüne. Eee işte geçici hafıza diye boşuna demiyorlar azizim. Fani dünya bu geçici hafıza. Bugün varsın yarın yoksun tekrar çal Samicim aklımda. Ayrıca eğer geçici hafızada iyilik yaparsanız, kalıcı hafızada bir sürü huri varmış sizin için. Sağlam kaynaktan bilgi.

Efenim bu hayvani ve son derece gereksiz anlık düşüncelerimi yazdığım giriş paragrafının akabinde asıl bahseylemek istediğim mevzuya girmek arzusundayım. Konuyla ilgilenenler bileceklerdir, bizim televizyon kanallarımızdaki dizilerde veya programlarda “gizli reklam” veya “marka adı” kullanmak mevzusunda sıkı bir kontrol mekanizması mevcut. Önceden bir medya grubunun dizisnde o medya grubunun gazetesinin okunduğunu falan bolca görürdük. Artık bunlar tedavülden katlılar. Neticede bugün eğer bir yapımın senaryosunu tv için yazıyorsanız karakterleriniz aralarında konuşurken gidecekleri yer konusunda mekan adı belirtemezler. Ya da “gazetede bir haber okudum” “aaa hangi gazete” gibi bir diyalog daha ileriye gitmez. Yani gider de, beklenen biçimde gitmez. Bu konunun yazarları epeyce sıkıntıya soktuğunu düşünüyorum. Bir yandan da “wilhelm scream” i düşünüyordum. Bilmeyenler için kısaca açayım; bu wilhelm scream Hollywood ses editörleri arasındaki geleneksel mevzulardan biridir. Eski bir filmde geçmiş bir çığlıktır ve o çığlık daha sonra bir çok filme veya en son lost gibi dizilere de sesçiler tarafından yedirilmiştir. Bir tür espri mevzusu gibi. Ahengi bozmadan o efekti koymak da beceri isteyen bir iş. Bir tür Hollywood geleneği gibi bir şey. Aklıma gelen mevzu şu aslında, bir tür hayali bir işletme adı yapalım. Atıyorum buna, “hayali cafe” ya da “hayali restoran” diyelim. Fakat gerçekte böyle bir işletme mevcut olmasın. Bu sayede yerli yapımlar açısından da senaristler tarafından bir “wilhelm scream” gibi kullanılan geleneksel bir şey olarak sürdürülmeye başlansın. Atıyorum artık “cafeye gelir misin” gibi dangozca bir soru yerine “hayalideyiz gelsene” diye bir diyalog yazılsın ve esneklik sağlanmış olsun. Bu da böylece aklıma gelmiş bir mevzuydu gecenin bir yarısı. Kiss kiss bang bang !

6 Haziran 2009 Cumartesi

Orospu Kırmızı


Çok önceden kalma bir yoldaş bana bu kitap. Elimde değil artık kendisi lakin Liman yayıncılıktan yeniden basılmış. Tez vakitte edinilmeli Umay umay'ın cümleleri..

Sözlükten bir entry i aynen kopyalıyorum..

"zaten hep sensiz oldugumu anladim. zaten hep sana yaziyor oldugumu. büyük bir hizla kendi hapishanemi inşa ediyorum. güvenilir ve pahali çelik. çok agladim, çok erkek oldum ama çok da kadin. kimseyle, kendimle bile ya$ayamadim. birkaç sözcük inliyor dilimin altinda, gerçek ne bilmiyorum. bir suçlu gerek bana..; hemen $imdi, benim gibi. s12

sesini silmeyi beceremedim. en iyisi aşktı..; onu buldugum yere beni götürecek bir ayna aradim. ......sana dokunmak istedim.
fotografini duvara asıp, sözcüklerin yok etme, var olma sava$i verdigi sayfalari yirtip atiyorum. kendine söyleyemediklerini dudaklarinin kenari anlatir bana. korkularini, korktuklarini. her$eyi, her$eyi unuturum. sadece bir fotograf için evime diger gecelerden daha erken dönerim.
en yakin arkadaşim beni kirabilecegini söyledi. kirilabilirim. s17

biraz sonra aglamaktan vazgeçecegim ve saçlarimi siyaha boyayacagim. ''benim matemim bu i$te.''
yazdiklarima ilk kez soru i$areti koymak istiyorum. s30

tek gerçek, hiçbirşeye sahip degilim. içimden beni sokaga çikartan, seviştiren; içimde beni sonsuz kuşkuda birakan bir yaratik duruyor. s39

içimde, belki yarin şakirim diyen bir şarki... ama sen hiç çalmayan bir gitarsin. bak yine özlüyorum seni. bu itiraf edilmemi$ bir yalnizliktir. s43

daha kolay yaşamaliyim. metruk evlerde yaşayan, ''tam işte o kelimeydi'' dedigim insanlarin arasinda..; daha kolay ama nasil, onu da bilmiyorum. a$k iki de bir ellerimi tutmak istiyor. ''bir gün sen de cezani çekeceksin'' diyor. bo$una, ellerimi verme... bo$una ellerimi verme... uyutmayacagim seni, ninniler büyütmüyor çünkü. bahçende siçrayan agustos böcekleri hala saçlarimin içinde..; bir tek ben kanadim, bir tek sen gördün beni. artik özgürüm, öyle yalnizim ki...... s67

bir, iki, üç, dört, be$..... alti degi. hayat, benden gizledigin ellerini hangi cebinde sakliyorsun. s89

aşk daima eksik kaliyor. offf bunu bana niye yaptin, bunu bana niye yaptin. dur bir nefes alayim.

"

5 Haziran 2009 Cuma

Çel Şu Kulun Aklını Allah'ım!

Genelde sabah uyanınca yaptığım şey bir adet çay demleyip, bardağıma doldurarak, bilgisayarı açıp, sözlüğün gündemine, takip ettiğim bloggerların yazılarına, gazetelerin sitelerinden son gelişmelere ve takip ettiğim köşe yazılarının yazılarına bakmaktır. bugün ise, uyanır uyanmaz kafamı kaldırıp doksan derece doğruldum yatakta. "Benim Kadıköy'e gitmem lazım" dedim etrafa bakarak. Nedeni hakkında en ufak bir fikrim yok. Eternal Sunshine Of The Spotless Mind'tan fırlamış bir sahne gibiydi. Bilgisayarı dahi açmadan giyinip Karaköy iskelesine doğru yürümek için İstiklal'e çıktım. Neden kadıköy? Neden kalkar kalkmaz? Bu soruların cevabı hakkında minnacık bir tahminim bile yok. Üstelik rüya da görmemiştim etkileneyim. Uyumadan önce son hatırladığım şey, son çeyreğe girerken L.A. Lakers'ın yaptığı farktı..

Kadıköy'e geçtiğimde yaptığım şey bir tür çayocağı aramaktı. Bunun nedenini biliyordum. Çay içmek istiyordum fena halde ve biliyordum ki, en güzel çaylar, çeşitli ufak dükkanların olduğu sokaklardaki küçücük çay ocaklarında yapılır. Bu tür bir çay ocağı bulmak için rıhtımın boktan çaylarına burun kıvırarak Kadıköy'ün ara sokaklarına doğru daldım.

Vapura bindiğimden beri aklımda sürekli aynı melodi dolanıyordu. Hep aynı yerden başlıyordu kafamın içindeki şarkıyı söylemeye ve vurgulu ilk satırdan sonra sesini kısıyordu inceden inceye.. "Çel şu kulun aklını Allah'ım.."

Ne bir Clementine'a rastladım doğal olarak ne de istediğim gibi bir çaycı bulabildim. İstiklal'den Karaköy'e doğru giderken "Eğer İstiklalden benim yürüdüğüm hızda yürüyüp baştan sona kadar kimseye çarpmıyorsanız devlet Opera ve Balesi Konservatuarı Genel Yetenek Sınavı'nı geçtiniz. Tebrikler" diye mırıldanıyordu kafamdaki ses. Benim yürüdüğüm hızda? Wtf is that? Anlatayım, normal yürüme tempom evden uzaktaki bir ortaokula gitmeye başladığından beri yüksektir. Artık elbette ki hızlı yürümek bir tür alışkanlık. En son geçen gece Tava Ciğer yemek için görüştüğümüz Ceren, beş dakikada bir bu hızdan şikayet etmekteydi. Benim ise aklımı Tava Ciğerin süslü görüntüleri doldurmuştu bile. Nitekim gece onda daha kapatılan Barbaros Bulvarı üzerindeki Can Ciğerden elimize alıp döndük. Uğradığım hayal kırıklığı neticesinde fena halde düşmüştü yürüme tempom da. Devlet Opera ve Balesine başvursam kesin seçilirim gibi abuk düşüncelere dalmışken bunu sadece o an için komik bulan kafamdaki ses de etrafa eblek eblek sırıtmama neden oluyordu.

"Çel şu kulun aklını Allah'ım.. Gel kulun olayım al götür odana.."

Dönmek için de geldiğim yolu tercih etmek yerine Bostancı'ya gidip oradan 202 nolu iett hattıyla Taksime dönmeyi mırıldanıyordu kafamdaki ses şiddetlice. Aynı esnada ise bir tür goal luşturuyordum kendi kenime. İstanbul'un tüm semtlerinde çay içmeliyim diye. Sözlükten tanıdığım güzel dostlar Os ve Pireti'nin "Onu yapalım karşim" sözünü ödünç alıp fısıldadı kafamdaki ses.. Bostancı'da bir süre dolandıktan sonra binmek istediğim otobüsü görmüştüm. nitekim çift katlı otobüsün ikinci katının en ön koltuğuna geçtim. Normalde bu yere pek oturmazdım ama bugün yaptıklarımı kafamda mırıldanan garip ses yaptırıyordu..

Herkese iyi akşamlar diliyorum.

29 Mayıs 2009 Cuma

The Lady With The Little Dog


Bu sezon, Revolutionary road'u izledikten sonra daha iyi bir film görebileceğimi sanmıyordum lakin, The Reader'ı izleme fırsatı bulunca işler değişti. Sanırım Kate Winslet etkisi bu durum. Şöyle bir uyarlama yapayım hemen; "Kate Winslet varsa umut vardır". Kate Winslet, bu filmdeki rolüyle akademi ödülüne uzanmış olmasına rağmen, Revolutionay Road'taki performansı bu filmdekini katlıyor diye düşünüyorum. Daldan dala atlayan gibi görünen konusuna rağmen her daim izleyiciyi içinde tutmayı başaran ve bağlantıları kurmada da yıldızı hakeden kurgusunu da göz önüne bulundurmak gerek The Reader'ın. Yazının bundan sonrasının spoiler dolu olacağını belirterek devam etmek istiyorum söze.

Her erkeğin hayatında, bir çeşit ömrü boyunca aklından çıkaramayacağı bir kadın olagelmiştir. En azından benim tanıdığım erkeklerin çoğunda bu durum söz konusu. Kadınlarda da olduğunu düşünüyorum ama o konuda genelleme yapacak kadar iyi olduğumu düşünmediğim için es geçiyorum şimdilik. Neyse efenim, olgun kadın genç erkek aşkı ile açılan film o aşka bağlı kalarak ilerliyor ama kurgusunu aşk temelli bir rotadan örmüyor. Filmde son derece yoğun biçimde hissettiğim aşık olma duygusunun yanı sıra, ikinci dünya savaşı sırası, sonrası, çok sonrası Almanya'yı da kendimize arka plan ediniyoruz. Söylemek isterim ki ikinci dünya savaşı sonrası Almanya dendiğinde artık bu konunun çokça propoganda filmine alet olmuş olmasından ötürü başta bir iticiliği söz konusu. Film bu konunun üzerinde durmuyor hatta çokça gördüğümüz bakış açısının aksi bir bakış açısı getiriyor. Filmde savaş suçlusu olarak hüküm giyen kadını severken nadiren gördüğümüz yahudi kadından ise nefret etme içgüdüsü oluşuyor. İşte tam da bu açıdan, ikinci dünya savaşı ve Almanya alt metinli filmlerden farklı gidiyor.

İlk sözlerime dönersem, Kate Winslet ile genç Michael Berg'ün aşkı zamana yayılarak mükemmel işlenmiş. Her erkeğin hayatında bu tür bir kadın vardır dedim ya benim hayatımda da mevcut oldu elbette. Hayır, hani şu cinselliği öğreten erkekten büyük kadın değil. Bir şeylerin eksik kaldığı ve bu tamamlanamamışlık hissinin insanın hayatı boyunca aklına getirebileceği bir yarım kalınmışlıktan gelen unutamama olabilir. Kader konusunu düşündüğümde o kişi ile hayatımın bir döneminde tekrar karşılaşacağımı biliyorum. İlk başlarda ona söyleyecek çok şeyim olduğunu düşünüyordum. Suçalama dahil bir çok şey. Lakin üzerine yıllar binmeye başlayınca, bir çeşit sakinlik mevzubahis oluyor. Şimdi ne söyleyeceğimi bilmiyorum onunla karşılaşsam ve konuşma imkanım olsa. filmde de tam olarak benzer bir durum olduğundan şahsımı ziyadesiyle etkilediğini belirtmek isterim o nedenle.

Genç yaşlarında aşık olduğu kadının bir gün aniden çekip gitmesiyle hayatta tek başınalığı kafasına denk eden çocuk, zamanla bu hayatın tuzsuz yemeğine alışmaya başlar. bu metafora şeker daha uygun düşerdi diye düşünüyorum şimdi. Şekersiz çay içmek zorunda kalışına alışmaya başlar. Zaman zaman sakkarin kullanabilir ama o şekerin tadını katmıyordur çaya. İşte tam da bu şekersizlik yukarıda bahsettiğim yarım kalmışlıkla birebir ilintili aslında. neyse efenim, akabinde hukuk okumak için üniversiteye gider ve öğrenciliğinin son yıllarında, bir davayı izlemeye giderler danışman hocaları ile birlikte. Dava ikinci dünya savaşı esnasında kamplarda yaşananlar ile ilgilidir. Sanık koltuğunda oturanlardan biri, oğlumuzun içtiği şekerli çay olan Hanna'dır(Kate Winslet). Bu kısımdan sonra ikisinin yaptıklarını da anlayabildiğimi düşünüyorum. Michael'ın görüşmeye giderken yarı yolda vazgeçmesi, ne diyeceğini bilemeyiş hissi, ikisinde de farklı nedenlerden ötürü vücut bulan utangaçlık duygusu.

Neticede Hanna suçlu bulunarak müebbet hapis alır ve sonrasında işte, o aşk diye nitelenebilecke his kendini tam anlamıyla gösterir. Bazen benim hayatımdaki örnek olarak gördüğüm o kadın ile karşılaşsam yolda yürürken bile kokusundan tanıyabileceğimi düşünürüm. Ya da bambaşka şeylerden bilemiyorum, kimyasal bir etkidir belki de kişiye özel. Yolda yürüyenin o olduğunu bilirsiniz işte, nasıl bildiğinizi bilemezsiniz belki ama o olduğunu bilirsiniz. Bu hissi gördüğümü söylemeliyim Hana'nın hapis günlerinde yaşananlarda. Mevzubahis kısımların aktarılışını da son derece başarılı buldum.

Genel olarak 50 lerin Almanya'sından başlayıp 90'ların Almanyasına uzanan hikayede bu zamanların da başarıyla yansıtıldığını düşünüyorum. Oyunculara gelirsek, bence filmin en başarılı oyuncusu Oscar ödüllü Kate Winslet değil, genç Michael'i canlandıran David Kross idi. Kendisinin olağanüstü bir oyunculuk sergilediği kanaatindeyim. Bu demek değil ki Ralph Fiennes ve Kate Winslet kötüydüler. Onlar da perdede oyunculuk valsi yapıyordu adeta. Filmin eksik noktası ise tamamen Almanya'da geçiyor olmasına rağmen İngilizce konuşulmasıydı. Bu konuda yapacak bir şey yok belki de ama inandırıcılık konusunda sıkıntı yarattığı muhakkak. Netice itibariyle 9/10 vererek pek memnun ayrıldığımı söylemek isterim filmden.

22 Mayıs 2009 Cuma

Sigara #8

Ruhumu kanatıyorum, bir kadeh buzbağ'a, bir nefes sigaraya ve bu sese..


15 Mayıs 2009 Cuma

Sezon Sonu Değerlendirmesi (Lost in Lost)


Televizyon tarihinin son yıllardaki en büyük fenomeni olan Lost, beşinci sezonunu epeyce beğendiğim bir bölüm ile kapatarak final sezonuna doğru Black Rock gemisiyle beraber yelken açtı. Açıkçası bu fenomene canlı canlı tanıklık etmek, gerçekten, bu devirde yaşamış olanların kendini şanslı saymasına neden olan bir durum olmalı bence. Ne bileyim mesela 30 yıl sonra çocuklarınız bu diziyi evlerinden izlerken, "yaa işte biz günü gününe takip edip gerektiğinde sekiz ay bekledik" gibi zırvalamaların yapılabileceği bir dizi Lost. Asıl gelecek sezon sona erdiğinde şimdi ne izleyeceğim diye ortada kalma hissi şimdiden kendini gösteriyor biraz. Gerçi, her zaman ilginin yöneleceği bir yapım olageldi. Örneğin Lost'tan önce orjinal kurtlar vadisinin son 40 bölümünün heyecanı ve kurgusu deli gibi teoriler ürettiriyordu. Lost'tan sonra da her bölüm sayfa sayfa teori ürettirecek bir dizi çıkacaktır elbet. J.J. Abrams sağ oldukça rahat olmak gerek. :)

neyse efenim, beşinci sezonu değerlendirecek olursak, geneli dopdolu ve cevaplayıcı nitelikte olan, Lost'a yakışan anlatımıyla ilk iki sezonun tadını veren bir 17 bölümdü diyebilirim kabaca. Zaman konusundaki karmaşalar, kendini artık belli edip çözümlenmeye doğru giderken ikinci sezonda deli gibi merak edilen Dharma Initiative artık önemsiz ve tamamı cevaplanmış biçimde çözüldü denebilir. İlk üç sezondan sonra düğümü Rousseau çözecek diye düşünürken bir de gördük ki bu Fransız hatunun pek bir fonksiyonu yokmuş. Harbiden sıyırmış. Mücadelenin others, benajmin - widmore, Losties olaylarından kat kat büyük bir mücadele olduğunu gördük final bölümünde.

Teori kısmına gelince, gördüğümüz kadarıyla final bölümünün başında beliren, siyahlı abi ve JAcob'ın kadere yakın bir kavrama ve özgür iradeye dair mücadelesi olduğu sonucunu ortaya sürebiliriz. Bol bol dini göndermeler, antik mısır mitleriyle dolu bölümlerden sonra teorilerde bu kısımları da işin içine katmak gerekir elbette. Bir görüşe göre Jacob, Hz İdris'in ta kendisi. Bu görüşü ortaya atanların en büyük dayanağı dokumacılık oluyor. Final bölümünde gördük ki jacob heykelin gölgesinin altında yellene yellene yatarken boş durmamış ve kendine kocaman bir şeyler dokumuş. Başka bir görüşe göre ise bu mücadele osiris ve seth arasındaki mücadele. İkisi de mantıklı gelirken, gölgesinde yatılan heykelin çeşitli mısır tanrılarından izler taşımasına rağmen en sonunda su tanrısının heykeli çıktığı kabul gördü sanırım. Ama heykel çeşitli tanrıların figürlerinden izler taşıyorsa, jacob ve siyahlı abinin de yukarıdaki görüşlerin bir karşımı olabileceği düşünülebilir. Ne yazık ki bu mücadeleye dair hiç bir ipucu verilmedi. Altıncı sezon bu mücadeleyi anlamak ile geçecek sanırım.


Sabit ve değişken kavramlarına gelelim biraz da. Bu final ile birlikte Faraday'in bahsettiği bu kavramlar da yerine oturdu gibi görünüyor. İlk kez dördüncü sezonun beşinci bölümü olan "the constant" ile tanıştığımız sabit ve değişken kavramlarında, bana göre durum şu şekilde biçimlendi; Jacob, siyahlı abi Richard ve belki de Ilina sabitler olurken geri kalanların alayı değişkenleri temsil ediyor. İşte siyahlı abinin en başta söylediği "hep aynı olur, gelirler, savaşırlar, yıkarlar." sözüne katılmayan Jacob'ın dayanağını da bu değişkenlerin oluşturduğu inanacındayım. Değişken derken, özgür iradenin yapacağı seçimleri kastetmemiz doğru olacaktır. Jacob bir şekilde seçimlerin Bernard ve Rose gibi şekillenebileceği inancında sanırım. Diğer abi de tam tersini düşünüyor. Hangisi iyi hangisi kötü bu konuda net bir şey söylemek şimdiden mümkün görünmüyor. Richard'ın sabit olması, yaşlanmamasından ziyade Jacob tarafından konulmuş bir öğe olmasından kaynaklanıyor gibi. Yani Richard'ın yerinde bir insan olsaydı o bilgiye ve güce rağmen illa bir liderin peşinden gidip ona harfiyen uyması, "kibir"den ötürü mümkün olamayabilirdi. İşte Richard tam da bu yüzden sabit diye düşünüyorum. Zaten kendisi yaşlanmamasının nedeni olarak "jacob sayesinde böyleyim" dedi final bölümünde. Jacob'ın bizzat yardım istediği Ilina da özel biri gibi duruyor. Koca Jacob yardım istiyorsa.... Kaldı ki ilina adayı gayet iyi biliyor gibi görünüyordu. Belki de Richard'ın farklı bir versiyonudur Ilina.

Lost'ta mevcut o kadar çok konu var ki ve tamamı da birbiriyle bağlantılı ki Jacob'ın son kısımda John ve Benjamin içeri girdiğinde "bütünü bozmadan parçaları birleştirmek. Asıl zor olan da bu" demesi buna çok iyi bir dayanak. Örneğin kara duman mevzusuna bakalım. İlk sezondan beri dizide var olan bu duman, bir tür "güvenlik mekanizması" olarak nitelendirildi. 77 deki dharma zamanında kendisini pek görmemiş olmamıza rağmen Dharma'nın sonar çitleri yerinde durduğuna göre onun da o zaman varolabileceği düşünebilirz. Bir görüş, kara dumanın The incident ile ortaya çıktığını söyledi ama bu tamamen doğru olmayabilir hatta olmama ihtimali çok daha yüksek. Jacob ve siyahlı abinin mücadelesinin orta kısmında duruyor gibi kara duman. Büyük resimden bakarsak, bildiğimiz kadarıyla ve bir kaç defa vurgu yapıldığı üzere bu mücadelede bazı "kurallar" var. Bunlardan biri direk öldürememe kuralı. Benjamin ve Widmore'un karşılaştığı kısmı hatırlayalım. Hatta son bölümde Jacob'ı ölürmeyi deli gibi isteyen abinin bunu kendisinin yapamadığını görüyoruz. İşte kara duman bu kuralların koruyucusu olabilir. Jacob ve siyahlı abinin mücadelesinde direk olarak taraf değil ama belli "kuralların" da koruyucusu. Bu durumda onun da Jacob ve o abinin var olduğundan beri varolduğunu düşünebiliriz. bir görüşe göre(aslında en başta ben de öyle düşünmüştüm) siyah duman siyahlı abinin ta kendisi fakat bu teori siyah dumanın girdiği kılıklar düşünülerek çürütülebiliyor. Şimdiki görüşüm, kara dumanın belli "kuralların" koruyucusu olduğu yönünde. Bu kurallar Jacob ve siyahlı abinin mücadelesinin kuralları.

Artık pek de değeri kalmayan ve bir çeşit piyon oldukları ortaya çıkan lostielerimizin hikayelerinde de pek kapalı kutu kalmadı denebilir. Halen daha bu lostielerin anlatılmasını isteyen lost izleyicileri var onlara çok şaşırıyorum ben şahsen. yine de kısaca değinelim. Dizideki tek kadın gibi kadın olan ve açık ara en iyi dişi karakter olan sevdiceğim Juliet'imi kuyuya düşüren hain patlamayı üzüntüyle anacağız hep. Keşke Kate idiotu düşseydi. Öte yanda lostieler de altıncı sezonda kendilerine yer bulacak elbette. Bu bölümde gördük ki Jacob onların bir kısmını bizzat yönlendirmiş gibi. Son sezona dair pek ipucu olmasa da, ilk sezona benzeyeceğini biliyoruz. Lostielerimizin kaderlerini bulacaklarını biliyoruz. Onların kaderi savaşın galibini tayin edecek sanırım. Öte yandan daha önceki bölümlerde Benjamin'in bizzat belirttiği üzere "dead is dead" kısmı gerçeklendi diyebiliriz. Değişkenler için dead is dead geçerli fakat sabitler için böyle bir durum önlenebilir gibi geliyor bana. Benjamin'e bakarsak eski karizmasını yerle bir olmuş durumda ve manüplasyon ustası benjamin o siyahlı abi tarafından ustaca manüple edilmiş. Bu konuya gelmişken Michael emerson(Benjamin Linus)'ın son bölümde Jacob ile konuşmasındaki oyunculuğuna hayran olmamak mümkün değil. Döktürmüş yine. Bu dizideki en iyi oyuncu desem yanlış olmaz herhalde.

Peki son sezonda neler olur? Biraz da genel tahminler yürüteyim. Yapımcıların söylediğine göre son sezon ilk sezona çok benzeyecek. Bu sözden ötürü kafamda canlananlar ya Jacob'ın ölmesiyle sonuçlanan süreci o siyahlı abinin gözünden göreceğiz böylece o şık planını da ilmek ilmek nasıl ördüğüne şahit olacağız (ki eski sezonlardaki olaylara tek tek giderek, elbetteki çok çok eskiye de giderek bu mücadelenin kaynağını da öğrenerek) ya da birinci sezonu tekrar yaşayacağız ama biraz farklı biçimde. bombanın patlamasıyla değişen "döngü" de lostielerimiz galibi tayin edecekler adada tekrar gözlerini açarak. bu esnada yine mücadelenin kaynağını da göreceğiz. Yedi ay beklemek de zor ama talimliyiz geçen sezonlardan :)

toparlamak gerkeirse, en iyi sezonlardan biri olan beşinci sezon şahane bir final ile kapandı. yıllardır haklarında yüzlerce teori üretilen taşlar yerlerine oturmaya başladı. "Bu kadar dağılan konuyu nasıl toparlayacaklar" kuşkusu bence kendini yok etmeli artık. Özellikle final bölümünde gördük ki bütünü bozmadan parçaları birleştirmek üzerinde çok uğraş vermiş yazar ekibi ve bunu da başarıyla yapıyorlar. Herkese sabır dolu yedi ay diliyorum.

25 Nisan 2009 Cumartesi

Sigara #6

Should be happy to be loved...

24 Nisan 2009 Cuma

Rüya Üzerine


Rüya mefhumu herkesin zaman zaman üzerinde düşündüğü ve kendine göre belirli sonuçlara ulaştığı konulardan biridir. en çok da padişahlar ya da liderler düşünmüş ki, rüyasında gördüğü için bir köyün tüm çocuklarını öldürmeye kadar getirmişler işi. "Bana rüyanın tanımını yapabilir misin abidin?" dense bir tür sanat metinli sohbette "Efenim, aşkın ekspresyonistliğinde görülen, hislerin bir kamyonun arkasında kaçak göçmenlik yaptığı irrasyonel rasyonalite" gibi ne dediğini kendinin bile anlamayacağı yorumlar yapabilir taraflardan biri. Şimdiden söyleyeyim, böyle sanatın içine tükürürüm ben. Çok net. "Cihangir cafesi ağzı yapma bana" adam gibi konuş diyesim gelir ama diyemem, "Öyle ise o kamyon banker mahmut tarafından götürülüyor olabilir mi" derim. Sonra da "Esin sen beni bırak yaaa" deyip cep bankı anarım.

neyse efenim ilk paragrafta saçmalama hakkımı kullandıktan sonra şunu diyecektim, geçen gün bir rüya gördüm efenim. Şimdi muhteviyatını pek anımsamıyorum, ilk uyandığımda anımsıyordum rem evresinde gördüğüm için sanırım. Bu rüya ilginç bir rüyaydı ama daha önceden gördüğüm bir rüya sonrası düşündüklerimi anımsadım uyandığımda. Biliyoruz ki, rüya esnasında beyin olan biten şeyleri vücuda gerçek gibi algılatabiliyor. Ya da buna benzer bir şey. Yani efenim ne bileyim rüyada süratli araba kullanıyoruz ya da hareketli bir kovalamacanın ortasındayız diyelim. O an onu gerçek sanıyor vücut veya beyin. O an sanki kovalamacanın ortasındaymışız gibi ya da her an bir yerlere çarpacakmışız gibi heyecan içinde hissediyor kendini insan.

Geçen gördüğüm rüyada, geçmiş de vardı. Yani o an olan olaylar geçmişte hatta çok küçükken yapılan şeylere dayanıyordu ve rüyadaki ben de o geçmişi dün gibi hatırlıyordum. Uyandığım anda ise o geçmişın artık kurgu oldugunun farkındaydım ve hatırlayamıyordum. Rüyamı ise hatırlıyordum yani o an olanları. Bunu bir kenara koyalım.

Demek istediğim şu aslında, çoğu zaman ölecekken uyanılır rüyadan. bunun nedeni belki öldükten sonra olabilecekler konusunda beyinin veya düşünce mekanizmasının da net bir öngörüsü olmadığındandır. Onun haricinde ise rüyada yaşanılanlar o an gerçek gibi algılatılır vücuda. Vücut onları gerçek sanır. Geçen gün gördüğüm rüyadan uyandıktan sonra düşündüğüm eski rüyama referans da burası aslında. Vücuda, beyin ve düşünme mekanizması da dahil olmak üzere bir şey gerçek gibi gösteriliyor ise bu kontrol edilebilir bir yetenek olabilir mi acaba diye sorular dolaşmıştı kafamda. Mesela rüyada ejakulasyon olayını ele alalım. Tamam mastürbasyonda o an düşünülen şeyin gerçek olmadığı bilinebiliyor fakat rüyada gerçek olması üzerine meydana geliyor bu durum. İşte o yetenek eğer kontrol edilebilirse mesela mastürbasyona gerek kalmaz. Hatta belki biriyle birlikte olmaya bile gerek kalmayabilir çünkü tam anlamıyla gerçek olarak algılanıyor vücut tarafından rüyada olan biten. eğer böyle ise rüyada sevişmek ile gerçekten sevişmek arasındaki fark da küçülüyor. Belki de hiç olmuyor. Sadece cinsellik değil aslında mevzu. Böyle bir yetenek olabildiğini düşününce yapılabileceklerin de sınırsızlığı düşünceleri okşuyor açıkçası.

Neyse efenim, rüya konusu halen bilinmeyen olarak karizmasını sürürüyor. O yüzden hakkına ne konuşulursa konuşulsun yalanlamaz belki de gerçeklenebilir. Bu nedenle atış serbest. Bazılarımıza göre ise rüya, işte aşağıdaki gibidir. Herkese iyi bir haftasonu diliyorum.

10 Nisan 2009 Cuma

Festival Günlüğü (A Nyomozo)

Efenim bugün izlediğim A Nyomozo(İz Sürücü) filminden sonra, beğendiğim filmler sıralaması yine değişti ve A Nyomozo tepeye oturdu. Yeni sıralama;
1- A Nyomozo
2- La Rabia
3- Easy Virtue
4- Leonera

şeklinde artık. Bakalım çok şeyler beklediğim ve haftasonu görmeyi planladığım Tulpan neler getirecek.

Efenim, modern bir kara mizah örneği olarak gösterilebilecek bu film aslında tam da kara mizah sayılmaz. İksv'nin sitesinde yazdığı gibi aslında, her çeşitten biraz var filmde. Hiç beklenmeyen yerlerde kuvvetli kahkahalar attırırken bir yandan dedektifçilik oynamaya soyunduran, bir yandan da ara ara gerilim dozunu ortaya serpiştiren başarılı kurgusu ve senaryosuyla dudak ısırtıyor film. Filmin sonunda seyircinin içtenlikle yaptığı alkışları da fazlasıyla hakediyor bence. Fırsatınzı varsa haftasonundaki son gösterimini kaçırmayın derim.

Konuya gelirsek, annesinin hastalığı neddeniyle, onu tedavi ettirmek için Stockholm'e yollayacak parayı, kendisine bir gün çıkagelen "tepegöz"ün teklifiyle, birini ölürerek almaya çalışan tibor filmimizin ana kahramanı ve yaratılmış en şahane karakterlerden biri. Her türlü soruya rasyonel cevaplar verip, "date"i olan hatun ile her gece sinemaya gidip daha sonraki aşamaya geçemeyen, daha doğrusu geçmeyen bu karakterin kafasında yaptığı düşünce ve sonuca ulaşma çalışmalarındaki görüntüler de yaran cinsten. Neyse efenim, Tibor tepegözün teklifini kabul eder ve daha sonra da kendisine bir mektup gelir. Bu mektup kurbandandır ve içinde çok ilginç bilgiler vardır. Bu bilgiler sonrası dallanıp budaklanan konu bizleri hem zeka ürünü bir dedektiflik hikayesine hem bol bol kahkahaya ve aksiyona götürür. fırsatınız varsa son gösterimi mutlaka görün efenim.

yarın da bir aksilik olmazsa "Tulpan" ile "El Nino Pez (Balık Çocuk)" i göreceğim. Bakalım listede kendilerine nerede yer bulabilecekler. Herkese iyi geceler diliyorum.

28 Mart 2009 Cumartesi

Aradım Aradım Bulamadım #2

Evet sevgili okuyucu ve yaratıcı google arayanları, yine ağzımın açık kaldığı arama örnekleriyle karşınızdayız efenim. Analytics bizlere yine çok güzel bir keyword raporu sunmuş. Hemen görelim sevgili kullanıcılarımızın bazıları hangi kelimeleri aratarak bloguma ulaşmışlar.

* Müjde Ar: Tamam bunun ilginç bir yanı yok lakin memlekette ne kadar çok müjde ar araması yapılıyormuş onu görüm. İlgili yazıyı yazalı daha bir hafta olmamasına rağmen siteye ulaşılan aramalarda ikinci sıraya çıkmış. Vay anam vay serhat yahu.

* Am İkişi: Evet sevgili arayıcım. Biliyorum zangır zangır titriyor vücudun, fantezi dünyan fokur fokur kaynıyor. Aradığını burada bulamamana üzüldüm, daha spesifik kelimeler yazmanı tavsiye ediyorum. İkiş ne bir kere, ellerin titremesin az heyecanını bastır.

* Erhan güleyüz Kadıköy: Bu da ilginç bir arama ve hangi yazıma ulaştığını çok merak ediyorum. Erhan Güleryüz ile ilgili yazdığım bir yazı anımsamıyorum ama hayırlısı. İlahi google sen adamı öldürürsün.

* Hayatı Heyecanlı Tutmak: Hemen Cosmopolitan dergisine üye oluyorsun sevgili arayıcım. Parteniriz ile hayatınıza katacağını heyecanları öğrenebilirken ilişkinize dair testleri de cevaplayarak birbiriniz aldatıp aldatmadığınızı öğrenebilirsiniz.

* A Şehrinden kalkan bir otobüs b şehrine: Sevgili arayıcım, görüyorum ki Öss'ye hazırlanıyorsun. bu tür soruları çözmek çok kolaydır genelde. Hızların en büyük ortak katını bulup onu belirli bir zaman birimine denklerseniz yolda geçen zamanı rahatlıkla bulabilirsiniz.

* ankara son otobüs 23.15: neyi aradığını çok merak ettim sevgili arayıcım. hem saat belirtip hem de son otobüs şeklinde arama yapmak bizleri nereye götürür bilemiyorum.

* aradım porna bulamadım: porna diye ararsan bulamazsın sevgili arayıcı. seni görünce neden diğer kullanıcıların porno gibi kelimeler yerine am ikişi sokuş kelimeleri tercih ettiğini anladım.

* avrasya maratonu nereye konuşulmakta: sevgili arayıcım. Cansın. bir kere google ile muhabbet eden örnek bir arayıcısın, ikincisi ne aradığına dair en ufak bir fikrin yok. öpüyorum seni. buraya konuşulmaktadır uşağum gel.

* az bir ücretle bedava müzik: antik çağ mantık filozofları seni incelemeli bence sevgili arayıcım. hem az ücretli olup hem de bedava olabiliyorsa bir müzik, kuantum fiziğini yiyip bitirmiş olduğunu kabul ediyorum. teorik fizikçiliğe dair akademik kariyerinde başarılar diliyorum.

* blair waldorf saç şekli nasıl yapılır: hemen tarifini veriyorum sevgili arayıcım. önce saçını badem yağıyla bir güzel yıkıyorsun, sonra google a girip "revenge" yazıyorsun, çıkan ilk sonuca giriyorsun.

* deniz isimli tüm pop şarkıcısı: acilen türkçe öğretmeninle temasa geçmek istiyorum canım arayıcım benim.

* elbistan orospuları: sen artık aşmışsın sevgili arayıcım. oha

* elektrik sigarasını kapatmadan elektrikle uğraşırsın ne olur? : Çarpılırsın sevgili arayıcım.

* göğüsleri görünen gömlek: seni çok sevdim arayıcım. gömlek veya kazak giyen kadınlara olan hayranlığımı paylaşıyorsun benimle lakin yine bir anlatım bozukluğuna maruz kalmışsın.

* güzel bir porno bulamatım: sinirlenme sevgili arayıcım. öncelikle, elini yüzünü yıka bir sakinleş. istirham ediyorum sayın idare amirleri. bulamatım derken porno filmin isminden bahsetmediğini varsayıyorum.

* hep elizabeth olmuyo: haklısın sevgili arayıcım, elizabeth artık ergenliğimizde kalmış güzel bir anı olarak hatırlanmalı. Ama google a rica edeceğim bu aramayla hangi yazıma ulaşıldığını bana bir açıklasın.

* how i met your mother to din kardesinin geldigi bolum: sevgili arayıcım, sıkı bir izleyicisi olarak mevzubahis dizinin, ne demek istediğini anladım sanırım, ted in kardeşinin new york a geldiği bölümü kastediyorsun. Anlayamadığım nokta nasıl bu kadar yanlış yazabilmeyi becerdiğin.

* izmit in orospu mekanları: google bak kızıyorum. okulu uzattık izmit te gereginden fazla vakit geçirmek zorunda kaldık diye şehre dair her şeyi bilmemiz mi gerekiyor?

* katara aang fucking: sana hiç bir şey demiyorum direk olarak Hüseyin Üzmez'e yönlendirmek istiyorum sevgili arayıcım.

* little big romanya bükreş mağazası: Oha google ya. bunu hangi yazıma yönlendirdin. Adsense i kabul edeyim diye yapıyorsun biliyorum. kabul edince bunların hiçbirini bana göndermeyeceksin.

* lost 5. sezon richard kimi oğlu: Onun bunun çocuğuymuş diye duydum.

* manuela nın dizisi izlemek istiyorum: Onun için öncelikle düzgün cümle kurma sınavını geçmen gerekiyor sevgili arayıcım. Acı ama gerçek bu.

* miroğlu bak: Bu ne? sevgili arayıcım bu nasıl arama? miroğlu bak, atakule var ya kflkşsdlfkasdlkş

* parlament siğara klubu: böyle yazdığın müddetçe seni alacaklarını zannetmiyorum sevgili arayıcım. öpüyorum.

* porno film emanuela dizisi: Bir karar verir misin rica edeceğim sevgili arayıcım? dizi mi izleyeceksin film mi? ne olursa olsun diyorsun sanırım yeter ki porno olsun.

* pornocu blogum: google bunu da mı bana yönlendirdin? sana ben ne diyeyim ki daha? resmen etiketledin beni pornocu blog diye. etiketlemekle kalmayıp özelleştirmişsin bir de. belirli kişilerin pornocu blogu olmuşum.

* sigarayı bırakan oğlak burcu varmı? : puahahah lkşsfklsalkşfas lksdfklsdlşafsalşk lkşsfklşsa oyh dağaldım. Cansın, bir tanesin sevgili arayıcım. Seni gönlümün sultanı ilan ettim.

* skubi du bi du çizgi filmini izle: off offf, scooby doo diye yazarsan istediğin sonuca ulaşırsın sevgili arayıcım. bir yerlerden başlaman gerek öğrenmeye bunları.

* te leta bi : Bu ne ki şimdi? Sevgili arayıcım bu kelimeyi neden üç parçaya ayırdığını bana da açıklarsan çok sevineceğim.

* teletabi v izle: remember remember the fifth of the november sevgili arayıcım. tabi evinde devrim peşindeysen bunu bu şekilde yapamayacağını söylemek isterim. bütün iş tabi tost yapan makinayı bozmakta bitiyor aslında. onu kontrol eden tüm teletabi dünyasını kontrol eder.

* teletabiler saat kaçta ne zaman başlıyor: Ya senin yanaklarını sıkmak istiyorum sevgili arayıcım. Google ile muhabbet eden her arayıcımın başımın üzerinde yeri var.

* teletabilerin çok güzel fotoğrafları: oha! seksi fotoğrafları için tıklayınız gazeteciliği oynamıyoruz umarım sevgili arayıcım. öperim.

* türk kadın gizli göt: Ne tür bir fantezi canlandırdığını bilmiyorum kafanda ama, öğrenmek istemediğimi biliyorum. Gizli göt nedir bana bir açıklarsan sevgili arayıcım... sadece onu istiyorum.

* yabancı konulu seks film arşivi: bir raddeden sonra konusuz filmler sarmıyor değil mi arayıcım? çok haklısın çook.

* youtube 2008 yılı en çok dinlenen hafif müzik şarkıları: Biliyorum ki radyo 1 ile büyümüş bir jenerasyondansın sevgili okuyucum. "şimdi de yabancı sözlü hafif müzik" anonslarıyla yetiştin. Reksan reklam da hayatının bir dönemindedir. cansın, pek şekersin.

* özne namal: Kenimi orta 3 te, türkçe dersinde tahtaya yazılan bir cümlenin öğelerini bulmak için tahtaya kaldırılmış bir öğrenci gibi hissediyorum şuan sevgili arayıcım. "Namal bugün markete gitti" cümlesinin öznesi namaldır mesela.

* şekşi film: Ya ben seni şefkatle severim canım arayıcım benim. şok şekerşin.

* teletabi 10. bölüm izleyelim: tamam izleyelim.

13 Mart 2009 Cuma

Sigara? #5


6 Mart 2009 Cuma

Haftasonuna Girerken ..


*Ah culyetim culyetim. Lost'un beşinci sezon sekizinci bölümünden sonra, diziye girdiği ilk bölüm olan "a tale of two cities"den itibaren favorilerimden olan juliet'ime aşkım tavan yaptı ldkfklşsd. Ah culyetim tamir ettiğin arabanın motoru olayım. Doğum yaptırırken yardımcın olup terini sileyim, yanında durup silah çekişini ölene kadar izleyeyim, yaptığın yemekleri gülüşerek yiyelim, elinden bir tas su içem, içem de öyle ölem culyetim. Şu kadın varken halen kate isimli idiota ilgi gösteren dizi karakteri olursa tez ağzının ortasına vurulaa! Fermandır. Hatun 1977 ye kaçtı oraya da geldi kevaşe Kate. bir git ulan, rahat bırak Juliet'imi.

* Geçen yazımda bahsettiğim Uzunköprü köftecisine gittim. Edirne'li olduğumu söyleyice tabi koyu bir muhabbet oldu mekan sahibi ile aramızda. Belki Edirne'deki Park Köftecisi Osman abinin köfteleri kadar orgazmik lezzette değil ama İstanbul'da yenebilecek en iyi köftelerden. Nihayetinde Rumeli tarzı köfte bulmak bile sevindirici. Beşiktaş Evlendirme Dairesine çok yakın olan bu küçük mekanı herkese şidetle öneririm. bulmakta biraz zorlansam da aradığıma değdi..Çok yakında Eminönü'ne de bir şube açacaklarmış.

* İş konusunda yepyeni açılımlar planlıyoruz. Her şey çok güzel olacak felsefesine halen sadığız. Umarım bu düşüncemiz kaybolmaz..

* The Last Shadow Puppets grubunun Beatles'dan sonraki en heyecan verici gruplardan olduğunu düşünüyorum artık iyiden iyiye..Bir kaç yıl içinde isimleri sıkça telaffuz edilecek bence..Özelikle Alex Turner..Gitgide olgunlaşıyor, olgunlaştıkça da müziği şahaneleşiyor bu bıcırın. Ne demişler "Yine ne varsa adada var.."

* Ah Culyetim aaah yandırın kalbimiiii.

Herkese iyi bir haftasonu diliyorum..

27 Şubat 2009 Cuma

İz Bırakan Çizgi Diziler

İZ bırakan yerli ve yabancı dizilerin ardından, çizgi filmlere dair bir yazı yazmadan da olamazdı elbette. Aslında en önce çizgi filmlere dair yazılmalı bence. İnsan hayatındaki en etkili eğlence öğelerinden biri çizgi diziler. Ben kişisel olarak da bu türe fazlaca meraklıyım. Eşek kadar herif olmama rağmen zaman zaman açar izlerim. Genelde de çizgi filmlerdkei hayal gücüne hayranlık duymuşumur hep. Bu yaşımda açıp izlememin en belirgin sebebi de bu diye düşünüyorum. Neyse efenim, çok zorlu bir seçim süreci oldu. Dışarıda bırakmak zorunda kaldığım, sevdiğim çizgi filmler oldu lakin listenin sadece on taneyi kapsaması konusunda baştan kararlıydım. Eğer ya 11 olsun deseydim, listeden çıkardığım diğerlerine haksızlık oalcagını düşündüğüm için son durum şu şekilde meydana geldi;

10- Dragon ball: Efenim, çizgi dizi kavramıyla beni tanıştıran yapım bu diyebiliriz. O vakte kadar izlediğim çizgi dizilerde bölümler arası devamlılık yokken dragon ball un her bölümü müthiş hyecanla beklenir. Öğleden sonra arkadaşlar arasında uzun kritikleri yapılır ve ertesi gün neler oalcağı tahmin eilmeye çalışılırdı. Adeta Lost gibi bağımlılık yaratan yapımlardandı. 7 ejder topunu almaya çalışan son goku, taş karakterimiz bulma ve hüseyin üzmezin kendisinden etkilendiği çok belli olan kaplumbağa kılıklı üstad dedenin maceraları izlemeye doyulmazdı. yoğun cinsellik ve üst düzey mizah anlayışı ile her zaman gönüllerimizdedir dragon ball. hatta rapishare hesabı alınca indirmeyi üşündüğüm yapımlardna biri şuan. bir de bu kafayla izlemek istiyorum çünkü mizahi yanının biraz daha büyüklere hitap ettiği kanaatindeyim.


9- Voltron: E elbette böyle bir listede Voltron'un kendine yer bulmaması düşünülemezdi. Kişisel tarihçemde o kadar etkisi olmasa da seksenlerin sonlarında çocuk olanların hayatlarının vazgeçilmez parçalarından biridir Voltron. Evrenin yılmaz savunucusu olan Voltron ile ilgili olarka merak ettiğim şey niye illa bir ton sopa yedikten sonra Voltron'u oluşturdukları. Bari baştan oluşturun da sopa delisi olmayın arkadaş. Mazoşizmi de topluma gizli gizli aşılayan bu efsane dokuz numarada.


8- Cedric: Son döneme damgasını vuran iki çizgi diziden biri, fransız yapımı Cedric'in hikayesi olan çizgi dizimiz. "Eğer sekiz yaşındaysanız ve aşıksanız, hayat gerçekten çok güzel" diyen Cedric'in bu masumane düşüncelerle yatağına uzandığı an herkesi etkilemiştir sanırım. Bu kadar peşinden koşmaya, Angelina Jolie bile varmıştı Cedric'imize şimdiye kadar. Ne nazlı çıktı şu Chen. Meşe odunuyla...Neyse..Bir de sevgili marika ile bu konuda konuşurken kendisinin söylediği "Fırat yokken Cedric vardı" sözünün altına imzamı atarım. Bu tespitinden ötürü de kutlarım.


7- Lucky Luke: bir başka Fransız temelli çizgi dizi diyebiliriz Red Kit için. Vahşi batının Aslan yürekli Rişar'ı olan kahramanımız, gölgesinden hızlı silah çeken kovboy red kit, türkiye de çizgi filminin yanısıra çizgi romanlarıyla da son derece popüler olmuştur. Köpeği Rin tin Tin, atı düldül, ebedi firariler daltonlar o kadar yer etti ki ülke kültürümüze, bugün dahil bir çok olayda, şehir eşkıyalığı için Dalton benzetmesi yapılır, ya da köpeklere en çok verilen isimlerden biri olur Rin Tin Tin. Red kit, gelmiş geçmiş en efsanevi çizgi filmlerden biridir Türkiye için. Bang Banggg Lucky Lukeee. Ayrıca Elliot Belt'i de saygıyla anarım.


6- Mock and Sweet: Dorig doriig moguu moguuu şeklinde şarkısıyla efsaneleşen bu çizgi dizinin de hastasıyım. Sevimli köstebeklerimiz mock and sweet in maceraları bizleri de küçükken heyecandna heyecana sürüklüyordu. Kırmızı birlik, mavi birlik mock 1 mock 2 gibi köstebek tümenleri tehlikelere karşı birlikte ayakta duruyordu. kaz kaz kaz kaz. Mücadelenin ve azmin önemini de genç dimağlara kazıyan en ehemmiyetli yapımdır nazarımda.


6- Taş Devri: Yani taş devri hakkında uzun uzadıya bir şeyler anlatmak gerekir mi bilmiyorum ama Türkiye'de izlenen en uzun soluklu çizgi dizi olduğunu söyleyebiliriz herhalde. Bunda karakterlerin soyadlarından, şehrin, Fred'in çalıştığı yerin ismine kadar türkçeleştirilmesinin önemli rolü var diye düşünüyorum. Yabadabaduuuuuuuuuu demeyi başka nasıl öğrenebiliri ki toplumumuz :)


5- Looney Tunes: Şimdi bunların her birini ayrı ayrı almak listeye sığmamak demek oluyordu. O yüzden Looney Tunes kahramanlarını birleştirerek almaya karar verdim. Bugs bunny, Duffy Duck, Saftirik Elmer, Tweety, Slyvester, Speedy Gonzales, Coyote ve Road Runner özellikle öne çıkanlar. bugs Bunny ile "arkidişşş" demeyi, Duffy Duck ile kurnazlığı, Elmer ile daha fazla nasıl kepaze olunuru, Tweety ile "bir kedi gördüm sanki" sözünü akıllarımıza kazımadık? Slyvester'ın yediği süpürgeler gelir götünü tırmalar demedik ev sahibine, Speedy gonzales ile dayaktan kaçarken aviraaa viraa viraaa diye bagırmadık, Road Runner nasıl olur da yol resminin içinden geçer deyip Coyote için oturup ağlamadık. Rakı masasında, "üzülme gel ben sana kümes hayvanlarının en kralını yediririm" demedik? ve en önemlisi "That's All Folks" u akıllarımıza kazımadık...



4- Where on Earth is Carmen Sandiego: Tüm zamanlar favori çizgi filmler listemde mutlaka kendisine yer bulacak olan şahane yapım. Sevimli hırsız iye Türk televizyonlarında gösterilmesine rağmen bence en femme fatale kahramanlardan biriydi hırsız rolündeki carmen sandiego. Kenilerine player denen bir bilgisayarın yardımcı oluğu kahramanlarımız, hırsızlığı neredeyse zevk için yapan, dünyanın en büyük hırsızı carmen sandiego nun çalarken kenilerine bıraktığı ipuçları sayesinde peşine düşerlerdi. Hiç bir bölümde de yakalayamazlar hep son anda kurtulurdu Carmen. Her gün kaçırmadan izlediğin tek çizgi diziyi yayınlandığı vakitler. Vazgeçilmelerimden biridir Carmen sandiego.


3- Captain Tsubasa: Eh efenim her erkeğin ilk üçündedir Kaptan Tsubasa. futbolun futbol olduğu zamanlar, takım ruhunun sahaya yansıdıgı efsane maçların olduğu günlerdi. Ben kişisel olarka Taro Misaki hayranıydım. Bu kaar efendi topçu kral takım oyuncusu gerçek hayatta da hiç bir futbol takımında görmemişimdir. Belki Tsubasa yılızdı ama misaki o hep bahsi geçen gizli kahramandı. Tsubasa gibi ego manyağı değildi. Eminim ki egosu tsubasa gibi tavanlarda olsa şimdiye kadar tsubasayı ona katlardı misaki. ama efendiydi, arkadaş canlısıydı O. Kaçımız Nankatsu ile zaferden zafere uçarken gollerle çoşmadık, Meiwa ile olan final maçını 3-2 kaznadığımızda gözyaşlarına boğulmadık ha dostlar? Tsubasa ile misaki'nin topa birlikte vurarak attığı unutulmaz golde tüylerimiz diken diken olmadı mı? Hyuga yı parçalayrak atılan son golde, gözyaşlarımız süzülmedi mi sevinçten..


2- Laff A Lympics: Efenim bu çizgi filmi anlatabilmek için kelimeler yeter mi bilemiyorum. Her yarış başka bir heyecan fırtınası, her yarış ekran başında tırnak yemelerle geçen dakikalara denkti. Scooby Doolar, Yogiler ve Gerçek kötülerden oluşan takımlar arasında, ünyanın çeşitli yerlerinde yapılan son derece yaratıcı müsabakaları izlerdik. Çoğunu sukubiler kazanırdı. İbne sukubiler. Ben şahsen yogileri tutardım. Hem kötü değillerdi ve bence en çok hakkı yenenler de onlardı. Kötüler ise yamulmuyorsam tüm seride iki kez kazanmışlardı ve bunlardan birinde de yarışlar Türkiye'de yapılmıştı. Şimdi sevgili organizatörlere, şikeci, sukubi lobisinin esiri olmuş hakemlere bir kaç lafım var müsaadenizle: Lan maymunlar. size maymun demek bile iltifat. Kötülere, yogilere en ufak hilede ceza keserken, mal büyücü bobonun koşu yarışını uçan halıyla kazanmasına neden hiçbiriniz bir şey demediniz. Neden sustunuz. Halkın vicdanı sizi unutmaz, affetmez. Şerefsizlleeeer şike yapaaar, şikeyi de sukubileeeeer.


1- Avatar The last Airbender: Şu yaşıma geldim televizyon dünyasından görüğüm en sağlam yapım budur. yüzlerce dizi, çizgi dizi izledim fakat böyle bir finali hiç bir yerde görmedim. Bence herkes izleyip bir final nasıl yapılır feyz almalı. Geçen sene tanıştığım bu çizgi dizi ben iderinden etkiledi. Kendi içindeki felsefesinde son derece tutarlı, japondan çok çin ve tayland izleri ve felsefesi taşımasıyla farklı, her biri ayrı ayrı kurgulanıp ince ince düşünülmüş ve çizilmiş karakterleriyle göz dolduran, toph Bei Fong ile kendine hayran bırakan bir çizgi dizi..Final bölümünü sanırım elli defa izledim ve halen izlemeye doyamıyorum. Sadece onun için bile geri kalan 57 bölümü izlenmeli. Bence başlı başına bir efsanedir bu çizgi dizi. M Night Shyamalan denen zırtapoz filmini çekiyormuş. Hayal kırıklığına ugrama olasılığımı çok yüksek görmeme rağmen izlemeyi düşünüyorum yine de.


ekleme : Listede 11 tane çizgi dizi oldugunu ilk farkeden sevgili yolunu şaşırmış kelebek e bir colombian supremo borçluyum :)