5 Mart 2009 Perşembe

Kazanmak Güzel Hissettirir


İddaa da yine kazandım. Maçları takip etmeye başlayınca paralar gelmeye de başladı. Ne kadar mesudum anlatamam. Bu paranın bir kısmını, uzun süredir gitmek istediğim Beşiktaş'ta açılan Uzunköprü köftecisinde tıka basa yiyerek harcamak istiyorum yarın.

3 Mart 2009 Salı

Umutsuz Boşluk


Yeni bir film izleyene kadar biri "2009 da görüğün en iyi film hangi filmdir?" diye sorsa, cevabım "Revolutionary road" olurdu. İlk iki ayını geride bıraktığımız 2009'da şu ana kadar -bana göre- yılın en iyi filmlerinin aynı hafta gösterime girmesi ise üzücü bir durum. Slumdog Millionaire ve Revolutionary Road bu yıl izlediğim en iyi iki filmdi ve ikisi de aynı hafta gösterime girdiler. Şunu söylemek isterim ki her ne kadar dışarıdan dramatik bir trajedi gibi görünse de filmi izlerken o gerilimi hissetmemek mümkün değil.

Leonardo Di Caprio ve Kate Winslet ikilisi titanic'te oluğu gibi ve üstelik titanic'ten çok daha başarılı oyunculuklarıyla şahane bir harmoni oluşturuyorlar. Bu ikili adeta birbiriyle dans ediyor gibiydi oyunculuk açısından. Son derece uyumlular. Oyunculuk açısından da sezonun en iyi performansını gördüğümü söylemek istiyorum. Hem Kate Winslet hem de Leonardo Di Caprio için geçerli. Kate Winslet Oscarı The Reader ile aldı ama bu filmeki oyunculuğuna ödül verilseydi de gayet yerinde olurdu. İlker Yasin'i anmak istiyorum müsaadenizle. Hem The Reader hem de Revolutionary Road ile Oscarın sahibidir, iki oscarlıdır bence. Hem penaltı hem gol!!

Sam Mendes'in ilk dakikadan bizi içine soktuğu hikaye bir yandan önceki çalışması The American Beauty'i hatırlatırken daha ilk dakikalarda girdiği ayrıntılarla ve diyaloglardaki kelimelerin vuruculuğuyla American Beauty'den bir o kadar da ağır ve vurucu olacağını işaret ediyordu sanki. Filmde, öyle kelimeler var ki izleyiciyi tam ama tam da "orasından" vuruyor. Diyalogların yazılışı üzerine gösterilen özene hayran kaldığımı belirtmek istiyorum.

Film özetlenmeye çalışılsa bir amerikan ortasınıf ailesinin balon dünyası diye özetlenemeyecek kadar karmaşık ve insani bence. İnsani sözünün oturduğunu düşünüyorum çünkü hiç bir insan bir çok filmde oluğu gibi siyah davranışı göstermeyip beyaz davranışı gösterir karakterinde değil. İşte film de tam bu açıdan insani. Wheeler ailesinin karı ve kocası olan April ve Frank Wheeler'ın tartışma sahnelerinde ise o gerilim o kadar net verilmişti ki bir çok gerilim filmi izlediğimden daha fazla gerildiğmi belirtme ihtiyacı hissediyorum. Bunda diyalogların başarılı olmasının yanısıra Leonardo Di Caprio ve KAte Winslet'ın olağanüstü oyunculuğunun rolü epeyce fazla.

Film, umutsuz boşluğa düşmenin anlamını vermesi açısından da gömleğinin kumaşının iyi oluğunu belli ediyor. O umutsuz boşluğa kapılan sadece April Wheeler değil ya da Frank Wheeler değil aslında. elektroşok geçirmiş olan şuan ismini hatırlayamadağım karakter haricindekiler, vurgulanan "umutsuz boşluk"un içinde çırpınıyorlar. Bu boşluğun onlar da farkında fakat umutsuzluğun farkında değiller. Ama bu umutsuzluğun kaynağı Revolutionary road'ta yaşamaları mıydı? Paris'e gidince her şey düzelecek miyi? İki ay sonra ne olacaktı? İşte burası muamma değil aslında. Karakterlere umutsuz boşluğu veren o his içlerinde mevcut olan Kusma Kulübü kitabından fırlamışçasına rahatsız edici ve herkesin çok iyi bildiği işte "o" his. Susmak ve biraz düşünmek. Bazen bütün mesele bu sanki..filmde April'in bir kaç defa sessizliğe, konuşmamaya ihtiyacı olduğunu gördük. Daha en başta tiyatrodan eve dönerken, Frank ile kavga ettikleri bir çok bölümde, Frank'in en yakın arkadaşı ile seviştiğinde bile adamın "gidelim buralardan" şarkısını söylemesine rağmen, susmasını ve arabayı sürmesini istiyor April.

Her şeyden öte benim açımdan filmin en can alıcı yerleri, Frank'in April'e bahsettiği gerçeklik hissi konuşmasıydı. Asker olduğunda savaşa gittiğinde bu kadar heyecanlı ve "gerçek" hissettiğini söyler Frank. Hep düşünüğün bir şey vardır, kafanda kurarsın, hayalinde yaşatırsın ama tam da o anda tam da savaşta o gerçektir. O gerçeklik hissidir. Gerçeklik, dışarıdan kendilerine özenilen genç ve nazik Wheelerlar olmaları mıydı yoksa tam da Paris'e gitmeleri miydi? O gerçek hissi işte tam da o kararı verdikleri geceydi.

Toplumun veya sosyolojik baskının idealize ettiği yaşam, ne kadar gerçek olabilir i ki? Bu gerçeklikten kaçmak için oyunculuk yapmıyor muydu April Wheeler? ve o ne kadar mutlu olsa da toplum oyunu ve onu yerden yere vurmuyor muydu? Bu çerçeveden farklı duran April ve Frank ilk sahnede arabada konuşurken tam da tüm filmde göreceklerimizi anlatıyor gibiyiler. Biraz sessizlik isteyen April ve sürekli kendisinin suçlandığını April'in üzerinden anlatmaya çalışan Frank. Ve tam da filmin sonunda genç ve nazik Wheeler'lar üzerine komşuların düşünceleri en baştaki tiyatro sahnesine ne kaar da yakındı. Ya bu boşluğun umutsuzluğunu farketmeden sondaki yaşlı amca gibi kulaklığın sesini kısarsın ya da Frank'in en yakın arkadaşı gibi arka bahçeye çıkıp bir kaç dakika durursun..Ama eğer umutsuz boşluğu gördüysen işte onu görüyse ne yapacağını bilemezsin.."Biz herkesden üstün ve yetenekli oluğumuzu düşünüğümüz bir hayat için evlendik ve buraya taşındık...ama biz başarısızız, biz hiç bir işe yaramıyoruz. Bizim hiç bir farkımız yok.."

Bu sezonun en etkileyici filmi şu ana kadar Revolutionary road'tur gözümde. 10/10 vererek herke tavsiye ediyor ve iyi geceler diliyorum.

Doksanlar Müziğinin Öksüzleri

Son dönemlerde, doksanlar türk müziği yeniden büyük popülarite kazandı. Bunda, artık o dönemin çocuklarının yirmilerinin ortalarında olmalarının büyük payı var elbette. Çünkü o cenah örneğin bir tür eğlence yerinde doksanlar partisi oluğunda katılabilecek, ya da bir programda doksanlar tematiği yapıldığında etkin olacak hedef kitle haline geldiklerini görüyoruz. Yirmilerinin ortasında olmalarının getirdiği kısmi özgürlük de aktif katılımlarını sağlıyor.

geçenlerde pireti doksanlar programı yaparken kendisiyle bu konu üzerinde konuşuyorduk. Örneğin sourberry de sıklıkla dinlediğim programlar doksanlar teması olanlar bir de takip ettiğim programlar oluyor. Fakat doksanlar tematiği de artık kendi içinde ayrışmış durumda. bazı parçalar bugünün popüler parçalarından daha popüler oldular bu sayede. Örneğin her programa mutlak duyacağınız parçalar, abone, hey corç, benimle oynama, araba artık dinlemeye korkulur oldu tarafımdan. Bu şarkıları çalan doksanlar tematiğini artık ciddiye almıyorum ben. Gerçek bir doksanlar ilgisi oldugunu da düşünmüyorum. Ağırlıklı olarak, o haftalık konsept bulamayınca sırtını dayadığı bir öğe olarak bakıyorum ve dinlediğim bazı programlarda bilgi sahibi olmadan yapılan anonslar da feci can sıkıcı oluyor. Ha bir de o hafta onun kurtarıcısı olmuş doksanlar konseptiyle çok kötü espriler ile dalga geçmeye çalışan sunucular oluyor, gerçekten sadece üzülüyorum kendilerini için..

Kriz zamanında zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olması gibi, doksanlar modasında da popüler şarkı daha popüler kenarda kalmış şarkılar da daha çok silinmiş oldular. Ben isterim ki doksanlar tematiğinde artık iyiden iyiye bıktıran abone yerine çok canlar yaktım çalınsın yonca evcimikten. Bir konsept de doksanların yeniden popüler olmasıyla iyice silikleşen şarkılar konsepti olsun. Gerçek anlamda hakkını verdiğini düşünüyorum geçen hafta pretty in think programının mevzubahis konseptte. İstek olarka geldiği için mecburen çalınmak zorunda kalınana Abone haricinde şarkı seçimleri başarılıydı. Mesela bir Nida'dan Evimizin Gelini parçasını duyamıyoruz diğer programlarda. Neyse ki Pretty in Think'te duymayı başardık. Sourberry de bu konuda en yetkin program tartışmasız yüzyılın son esintileri programıydı. Ondan sonra da doksanlarda o ayarı tutturabilen bir program olmadı.

Ben isterdim ki; halen popüler olan veya bu modayla tekrar popüler olan şarkıcıların ikincileri çalınsın..Ya da zaten arada kaynayıp hiç çalınmayan şarkıcıların parçaları çalınsın..

Ufuk bigay'dan Öpmeye Doyamadığım çalsın isterdim..

Mesela, Tulga'dan Ay Bu Kız Beni Öldürecek çalsın isterdim.

Mesela, doksanlar programlarında çok popüler olan Rengin'den Aldatıldık yerine Yalnız gece'yi dinlemek isterdim.

Aylin Livaneli'den Bana Müsaade veya Okulu Asardım yerine Çakmak Çakmak dinlemek isterdim..

Mesela Eda Berker'den Beni Sana Hapsettin duymak isterdim.

Ateş'ten Çingene ruhum dinlemek isterdim.

Serdar'dan Nereye Kadar duymayı mutlak isterdim.

Deniz Arcak'tan, yağmurdan kaçarken doluya tutuldum veya eller aldatır yerine Bir Mola Ver dinlemek isterdim.

Mesela yine doksanlar konseptinde olukça popüler olan Akın'dan Rebeka veya Suskun yüreğim yerine Çılgın Geceleri duymak isterdim..

Seden Gürel'den Bum bum Bum, Çalkala ya da Devlerin Aşkı yerine Aklımı çelme duymak isterdim..

İronik biçimde, ambargo yemişçesine hiç bir doksanlar programında çalınmayan Nalan'dan en az bir parça duymak isterdim..

Ayşe'den Çok Zor Yar dinlemek isterdim..

Nida'dan Evimizin Gelini, vurmsayadın veya Ardahan duymak isterdim..

Egoist'ten Töreler Aldı çalınsın isterdim..

Doksanlar programlarında bence overrated olan Reyhan Karaca'dan Sevdik Sevdalandık, Gidesim Gelmiyor veya Gölge Çiçeği yerine Gücüm Ona Yetmiyor dinlemek isterdim..

Doksanlar programlarında nasıl sürekli atlandığını aklımın almadığı Özlem yüksek'ten Ballı Kaymak'ı mutlaka dinlemek isterdim..

yine sürekli atlanan Ufuk yıldırım'dan Yaradana Yalvartma duymak isterdim..

Aysun Kocatepe'den Bir Naz bir Naz Olmaz ki duymak isterdim..

Mesela Yalçın bostancı'dan Sevdalandım duymak isterdim..

Defne Samyeli'den Sensiz Seninle çalınsın isterdim..

Yine anlamadığım biçimde doksanlar programında es geçilen Gökben'den Lafı mı Olur duymak isterdim..

Mesela Meltem Cumbul'dan Seninleyim dinlemek isterdim..

Merih'in Yaban eller parçası çalınsın isterdim..

Nazan Yeşiltan'dan Küçücüğüm çalınsın isterdim..

Neyse efenim şimdi Revolutionary road a gitmek için çıkmam gerekiyor. Akşama devam ederim yeni bir postta..

2 Mart 2009 Pazartesi

Bilginin Dolaşabilirliği


Sekiz akademi ödülünü kapmadan önce de, bir çok ödül töreninde isminden bahsettirmeyi başaran slumdog millionaire biraz geç de olsa Türkiye'de cuma günü gösterime girdi. Elbette cumartesi günü koşa koşa fitaşa akın ettik biz de. Ülkede gösterime girmeden evvel, dünya üzerine de yalnızca eleştirmen tayfası ve çevresinen oluşan bir kesimin ilgi gösterdiği film olmaktan ziyade, genel olarak sinema izleyicisinin de yoğun ilgi gösterdiği yapımdı gişede. boxofficemojo sitesinin international kısmından takip ettiğim kadarıyla da salon başına ortalamalarda yüksek gişeleriyle göz doluruyordu. Bu anlamda maddi açıan da slumdog millionare filminin gerçek bir hit oluğunu söyeyebiliriz. Yazının bundan sonraki paragrafları spoiler içerikli olacaktır. İzlememiş olanlar okumasa iyi olur, okursa da ekime kadar...

filme gitmedne evvel özellikle hakkındaki yazıları okumaktan kaçındım. Öncelikle söylemek isteiğim konu müzikleri olacak. Filmde, özellikle kovalamaca sahnelerinde çalan müziklerin yansıttığı atmosferin heyecanlılığı gayet de başarılıydı. Filmin hatırlanacağı noktalarından biri elbette başarılı müzikleri olacaktır.

Konu bildiğimiz üzere, ülkede kim beş yüz bin ister ismiyle yayınlanan "who wants to be a millionaire" yarışmasını temel alsa da, anlatmak istediğini söyleyebilmek için kullandığı bir arayol olmuş sadece. Hikayenin anlatılış yolu için böyle pek de denenmemiş bir yöntem seçildiği için ilgiyi daha baştan çekiyor. Filme gitmeden önce hayal kırıklığına ugrayacağımı sandığım esas nokta tam da buydu aslında. Bu yarışmanın hikayenin anlatılma yolundan daha fazlası olabilme ihtimali. Neyse ki bu ayarı tam da tutturabilmiş film. Who wants to be a millionaire sadece bir arayüz olarak kalmış ve ileriye gitmemiş.

Filmin ana kahramanı olan Jamal Malik'in yaşam öyküsü, izleyici ile özdeşleştirilebilecek düzeyde anlatılmış, filmin bir noktasında mutlaka izleyici kendisini Jamal'in yerine koymuştur diye düşünüyorum. Ben bolca kendimi onun yerinde düşündüm film esnasında. Oyunculuk üzerine konuşmanın da densizlik olacağı inancındayım nitekim, muazzam bir oyunculuk izlediğimi düşünüyorum ben perdede. Jamal'ın kardeşi Salim'i oynayan arkadaş özellikle de en küçük Salim'i oynayan arkadaşın yaptığı görece kötü hareketlerden veya verdiği kararlaran sonraki, bu kararının narkasında durduğunu gösteren güçlü fakat aynı zamanda da üzgün olduğunu belli eden bakışları fazlaca etkileyici idi.

Filmle ilgili sıkıntı duyduğum tek nokta son soru oldu. Açıkçası yani "ben bilmiştim, ben demiştim" maksadıyla söylemiyorum fakat çok net olarka on beşinci dakikada, son sorunun o malum soru olacağı belli oluyor. İlk başta çok fazla üzerinde durmayıp, son soru için bu kadar kolay soru sormazlar diye düşünmeme rağmen aynı metaforun bir kaç kere daha karşımıza çıkmasıyla artık kesinlikle son sorunun şekli belirlenmişti gözümde. Bence çok daha kazık bir soru olmalıydı lakin Jamal için kazık olabilir tabi de genel yarışmacı profili için kolay bir soruydu bence 20 milyon için. Tabi ordaki ironi çok hoş olsa da kendini daha filmin ortalarında belli etmesi nedeniyle pek de etkileyici olmadı benim açımdan.

Film, aldığı sekiz akademi ödülü haketti mi haketmedi mi bilemem. Bazılarına göre dünyada çok daha iyi filmler vardı fakat bu film Hindistan'da geçmesine rağmen İngiliz kültüründen de beslenmesiyle akademiyi cezbetmişti. Elbette bu tespitte gerçeklik payı vardır. Ama tüm ödüllerin gelmesini buna bağlamak biraz ağır olur.

Öte yandan film hint sinemasına yapılan göndermeleriyle de dikkat çekti. Zaten sorulardan biri ünlü bir hint artistiydi ve o vasıta ile de geleneksel hint sineması da filmin kendine referans aldığı noktalardan biri olduğunu gösterdi. Elbette sondaki dans sahnesine de değinmek gerek hint sineması demişken. O dans ile de, her ne kadar İngiltere menşeili bir yapım olsa da bir hint filmi olduğunu seyircinin gözüne sokuyordu. Bir de o son dans sahnesinde film boyunca gördüğümüz karizmatik mücadeleci Jamal, çizdiği imajı yerle bir etti. :) Elbette o sahneyi hint sinemasının bir özelliği olarak ele almalıyız her şeyden önce.

Filmle ilgili önemli noktalardan biri de, aslında bence asıl anlatılan daha oğrusu benim asıl olarak gördüğüm nokta da bilginin dolaşabilirliği idi. Bir çok yere göre azim ve istekle her şey yapılabilir gibi bir ana teması olsa da bana göre bilginin serbestliği ve insanların etkileşiminin bireye kattığı yüzlerce bilginin güzelliği idi. Hayatta her gün her dakika, herhangi bir konuyla meşgul olan bireyin bu meşguliyetlerinin sağladığı birikimin büyüklüğü gerçekten özenle yansıtılmış. bir çok zaman değersiz veya boş işlerle uğraşıyor olarka görsek de kendimizi "kenimi bildim bileli" sözündeki gibi insan kendini biliği yaştan itibaren o kadar çok öğrenime sahip ki birey yüzlerce kitap çıkabilir bir insanın kendi bilgilerinden.

Neyse efenim son olarak, bana göre oldukça başarılı ve kendi sinemasının izlerini taşımasına rağmen evrensel bir anlatım yoluyla kendini öne çıkarmış bir film olmuş Slumdog Millionaire. Bana göre tek eksi yönü son sorunun tahmin edilebilirliği ve o sorunun o yarışmanın son sorusu için oldukça kolay olmasıydı. Onun haricinde nefis bir öykü izlediğimi düşünüyorum perdede. 8/10 diyerek yazıma son verirkene büyüklerimin ellerinden küçüklerimin gözlerinden öpüyor, Revolutionary Road ve İki Çizgi'yi de kısa zamanda izlemek istediğimi belirtmek istiyorum.

1 Mart 2009 Pazar