27 Ocak 2010 Çarşamba

Soğuk

Soğuk... Kış vakti doğmuş insanlar daha çok sever soğuk havayı yazın bunaltıcı sıcağından derler. Bu söze epeyce sadık haleti ruhiyede olduğumu belirtmek isterim. Bunun yanı sıra, geçen senelerde daha afili üniversite öğrencisi olduğum zamanlarda iki saatlik yolu altı saatte gittiğim günler ve bir şiirden hatırlayabileceğiniz gibi "yanağın otobüs camının garantisinde" soğuğu izlemek de değişilmez bir his. en azından benim için. O zaman mp3 playerdan duyulan her şarkı kışın lapasındaki kalorifer peteği sıcağındadır, televizyon izlerken üzerine alınan battaniyedir, hapşururken harcanan mendillerin koyulduğu yan taraftan bir el hareketiyle ittirilerek getirilmiş dumanı üzerinde çorbanın tadıdır. Sezen Aksu ile çay, Tom Waits ile sert kahvedir camdan bakarken refikam..

Tem'i, d-100 ü böyle bir zamanda sevdim ben. Böyle zamanlarda, şehirlerarası otobüsün körüklü belediye otobüsünden hallice çıkardığı seslerden endişe eden diğer yolcu ahalilerin telaşına şaşırdım. böyle zamanlarda, o "an"ı yaşamak varken telaş içerisinde kalmanın gereksizliğini farkettim. Araba yolda kalırsa her türlü telaş edecekken, en azından bari daha giderken dışarıdaki güzelliği görerek yaşamak yerine şimdiden telaşa düşmekten kaçındım. Hem yolda kalınsa bile, bir şehirlerarası mola yerine kadar yürüyüp daha yeni kömür atılmış, temposu aranjörleri kıskandıracak şekilde yanarken sesler çıkaran sobanın başına geçip, elleri ısıtmanın ve oradaki beyefendinin hemen çayınızı getirip içinizi ısıtmasının güzelliğini bırakıp da telaşa düşmeyi anlayamadım hiç.. Ne olur bir çay daha içeyim bu yerde diye geçirdim içimden. dışarıdan gelenlerin ayaklarındaki kar ve sulaklık içeriye yayılmasın diye dışarıdan getirilmiş bir kaç saman parçasının yere serildiği salaş herhangi bir yolüstü mola yerinin büyüsünü yaşadım pek de düşünmeden.. Çünkü bir şarkıda da dendiği gibi...Bilirsin.. "Bırak tasalanmayı da hadi gel.. Böyle bir an bir ömre bedel..."

Uzunca bir süre yazmadığımı biliyorum, bu vakitler sıkça yazamayacağımı da biliyorum efenim. Eski dostlarla İzmit'te kar kıyamet kahvaltısı toplantılarımız bu sıralar olacak ve ben elbette yollarda olacagım :) En sevdiğim yerlerden birinde.. herkese iyi günler diliyorum..

1 Ocak 2010 Cuma

2010

Bu yazıya başladığım saat, 2009 un son 3 saatine girmek üzere olan bir zaman dilimine ait dakikaları ihtiva ediyor bünyesinde.. yılbaşında memleketime geldim. Özel bir nedeni yoktu. Sadece gelmek istedim. Üniversite öğrenimime başladığımdan beri Edirne’de geçirdiğim yeni yıl çok nadir oldu. Sanırım 2007 - 2008 yılbaşında da Edirne’de idim.. bu yazının Edirne ile bir ilgisi yok. “Oradan buradan” ana metinli yazılardan biri olacak. Belki gecenin ilerleyen saatlerinde devam edeceğim ilerleyen paragraflara bilemiyorum. O yüzden bu yazıyı 2009 u 2010 a bağlayan gece yazdığımı varsayıyorum. Varsaydığımı buraya yazıyorum çünkü, şarabımı alıp eve geldiğimde bilgisayarımı açıp normalde çok az baktığım ama “orada” olduğunu bildiğim bazı şeylere baktım şu vakte kadar. televizyonda NTV’nin yılbaşı konserinden görüntüler var. Ama Yılmaz Erdoğan’ın “Sen perdeye bakıyorsun, fikrin benim seyir defterimde” dediği gibi belki de göz ucumla televizyona bakıyorum ama fikrim internet bağlantısı olmayan bilgisayarımda aylardır bakmadığım bazı belgelere bakmamdan doğan düşüncelerimin seyir defterinde. Velhasıl kelam şarap “kafa yapar”. Hele ki Edith Piaf’ı duyuyorsanız.

Bilmiyorum belki okuyucular olarak sizin de bilgisayarlarınız öyledir, benim bilgisayarımın derin köşelerinde “özel” denebilecek bir çok belge bulunur. Belge derken öyle çok ahım şahım şeyler sanmayın. Kişisel konuşmalar, aşk, arkadaşlık, hayat gailesi vesaire gibi şeyler işte. Epeyce geçmiş yıllara dair Msn kayıtlarım, halen bloguma yazamayacak kadar özel olduğunu düşündüğüm fakat aslında dışarıdan okuyan biri için hiçbir “özel”liği olmayacak yazılarım, kendimce derinlere gömdüğüm kayıtlar, ikinci kopyası bulunmayan ve bilgisayarım çökünce tamamen hayatımdan çıkmış olacak – belki de kendim çıkarmaya cesaret edemediğim için bilgisayarımın göçmesine bel bağladığım – yazılar, sözler..

“…şeffaflık derken, müdahale edilemeyen görünürlüğü kastediyorsan, bu sanırım istenerek oluşturulan bir bilinçaltı öneylemi.”

Bu cümleyi ben kurmuşum bir arkadaşım ile Msn de konuşurken 2008 Ağustos’unda. Sonra da bunu derken neyi kastettiğimi açıklayabilmek için birkaç cümle daha kurmuşum. Şimdi okuduğumda halen ve halen bu cümle ile neyi kastettiğimi “biliyorum”. 2010’a girmeye iki saat kalmışken bu cümleyi şu vakitler bir daha kurabilir miyim diye düşünüyorum ve olumlu herhangi bir sonuç dönmüyor oluşturduğum oop nesnesinden. Babam ve oğlum isimli “kült” yerli filmin en bilinen sloganıdır “İnsan büyüyünce hayalleri küçülür mü” sorusu. Bu soruyu az önce mevzuya dahil ettiğim cümleye ve şimdi o cümleyi kuramamama uyarlamaya çalıştığımda zorunlu birkaç sonuç elde ediyorum aslında…… bekleyin bir kadeh daha……Şimdi Niran Ünsal, İtiraf Ediyorum’u söylüyor winamp’ımda….. İnsan büyüdüğünde, daha basitleşiyor her şey aslında. Bundan yedi yıl önce sorulsa “X mi Y mi” gibi bir soru “ama şartlara bağlı, şöyleyse X, böyleyse Y” derken yaş ilerledikçe “X” diyor sadece insan. Nedenini açıklamaya gerek bile duymuyor. Ne de olsa açıklansa da yaşça daha küçük olan kişi “ama ya böyleyse o zaman Y değil mi” diye kendi fikrinden hiçbir zaman dönmeyecek. Sadece “X” yeterli artık. “Şöyleyse” veya “Böyleyse” ye gerek kalmadığını fark ettiği yaşla, lokantada ikinci içeceği isteme yaşı arasındaki sürede belirleniyor “yedisinde neyse yetmişinde odur” cümlesinin temeli aslında…. Burak Aydos, Yalnızlık Benim Eski Sevgilm’i söylüyor şimdi…… Her ne kadar ismi “acıklı” görünse de şarkı tam da şu an yirmilerinin ikinci yarısındakiler için tekrar “tam da” o “ikinci içeceğin istenebileceğini fark ettiği yaş”ı sokuyor fikrin seyir defterine….

Susuyor insan. “Tem güzel” diyor. Tem ile E-5’in intaka bulanmış karakteristik farklıklarını artık anlatmıyor bile. O kadar çok anlatmış ki ve o kadar çok, anlattığı insan çekip gitmiş ki…. 2010’a girmeye dakika dakika yaklaşırken tekrar açıyor az önce bahsettiği şarkılardan birini. 17 veya 18 Nisan 2010’da ne olacağını gayet iyi biliyor aslında. Trene binip hiçbir yere gidemeyecek kuvvetle muhtemel. Ya da kendisi gidip Eskişehir’de bir hafta sonu geçirecek yek başına. Bu kadar yolculuğu seven birinin Eskişehir de konaklamamış olması şaşırtıcı diye düşünüyor bir yandan.. Eskişehir’den çok geçtiğini ama gündüz gözüyle kalıp da dolaşmadığını düşünüyor.. Bundan birkaç hafta önce, daha ehliyet aldığı gün Malatya’dan Adana’ya giden bir akrabasının yanında cesaretle gittiğini ve ikisinin beraber o gün aldıkları ikinci el arabayı getirdiklerini fikrinin seyir defterine köşesinden sıkıştırıyor. Adıyaman’ın iki tırın aynı anda geçemeyeceği yollarına yeni ehliyet almış biriyle gitmesine düzülen cesaret övgülerini sokuyor aklına… “Ölürsem yolda ölmek isterim” dediğini geçiriyor aklından ve hala hak veriyor bu cümlesine. Yolun ve yolculuğun “büyü”sünü paylaştığı, 26 yıllık ömründe sadece bir, evet sayıyla da 1 yazıyla da “bir” insan olmasından kaynaklanıyor belki de bu dört yanından William Wallace’lık fışkıran cümlesi… Bir yandan “French Kiss”’de Meg Ryan’ın Eiffel Kulesi’ni görememesi gibi, Eskişehir’i hiçbir zaman gündüz gözüyle göremeyip sokaklarında havaya doğru başını kaldırıp derin bir nefes çekemeyeceğini düşünüyor…

Bu kafayla ismini hatırlamamamın mümkün olmadığı bir ağabeymiz “Life is stranger than fiction” demişti. Çünkü kurguda, olayları gerçeğe uydurma zorunluluğunuz varken gerçek hayatta böyle bir zorunluluk söz konusu değildir diye dökülmüştü kelamları ağzından. Bu paragrafı yazmadan bir saat kadar önce 2010’a girdik efenim. Bu esnada ben de evimin penceresinden herhangi sıradan bir insan gibi dışarıda, çarşıda vuku bulan havai fişek zamazingolarına baktım lakin fikrim tabi ki başka seyirlerdeydi. Tam da 00.00 zamanlarında civardaki apartmanların balkonlarına çıkmış insanlar “vuhuuuu” “huhuuuuuuuuu” gibi sevinç çığlıkları atarken, yolda birkaç fiat doblo tipi arabadan inmiş zat-ı muhteremler de Selimiye Camii’nin muazzam görüntüsüne eşlik eden Havai fişekleri seyrelemekteydi. Sıkıldım ve içeriye gelip bir yudum daha aldım son kalan meylerinden Buzbağ’ımın. Birkaç dakika sonra Ajda hanım Ntv’de “Resim”i söylerken bir kez daha cama çıktım. Sanki birkaç dakika önce ortalık coşku içinde fokurdamıyormuş gibi kimsecikler yoktu ne civar apartmanlarda ne de sokaklarda…Ne de Fiat Doblolar kalmıştı yollarda. Şeytani bir sessizlik bürümüştü sokakları.. Bunu kurgulanan bir hikayede anlattığınızda “Hasiktir lan!!” diye tepki alacakken gerçekte görünce garipsemiyor ademoğlu… Garip bence. Değil mi yahu? Yani garip olan bu garipsememe ve hikayede anlattığınızdaki garipseme…

Hem ilginç hem de arabesk kokan bir başka durum da ne biliyor musunuz? Tum bu 00.00 da fişekler patlar, genç kızlar balkonlarda Noel Baba şapkaları ile “vuhuuuuuuuuuuuu” diye bağırırken, muhtemelen işten yeni çıkmış bir asgari ücretlinin elinde bir gıdım poşet ile eve gelişiydi…sokakta sadece o vardı. Evet kalabalıktı, hem balkonlar hem de Fiat Doblo’lar ama sokakta yürüyen sadece o abiydi ve ne balkonda bağıranlara, ne Fiat Doblolara ne de Fişeklere bakıyordu başı önde sessiz ve sakin evine gidiyordu… Bunu anlatmak ile görmenin arasındaki fark elbette ki bambaşka. Tam da camdan etrafa bakarken o abiyi gören veya sallayan kişi sayısı en fazla ne kadar olabilirdi ki…. Velhasıl kelam “Life is Stranger Than Fiction”…. Neyse efenim herkese mutlu yıllar diliyorum… “Previously on Lost” sözlerini son on altı kez duyacağımız 2010 başladı…

2 Aralık 2009 Çarşamba

Gündemimden...


*Merhabalar efenim. Haftalık yazıyormuşum gibi oluyor şu sıralar lakin hiç yazamamaktan bir nebze de olsa iyidir diye düşünüyorum. bir kaç mevzudan bahsedeceğim yine pek detaya girmeden. Önce müziten başlayayım. Son günlerde, Özcan Deniz'in seslendirdiği kalp yarası isimli şarkıya bayıldığımı belirtmek isterim. Sözlerini Sermiyan Midyat yazmış ama ne yazmış demek isterim sadece. Şarkıya uzaktan da olsa Sezen Aksu etkisi olduğunu zaten ilk dinlemede şahane bulmamdan anlamalıydım. Erkeklerin tarafından aşk acısının hem sokak jargonundan hem de salon erkekliğinden kalma sözlerin şahane yedirilerek anlatıldığı son dönemin en başarılı müzikal ürünü demek isterim. Sözler de uzun süredir görmediğimiz kadar müstehcen. Eğer hala dinlemediyseniz şuradan bir göz atın bence.

* Geçen hafta gündemi meşgul eden bir konu ise duyduğumda ağzımın bir karış açık kaldığı yerli arama motoru ve anaposta projeleri. Devletimizden yine şık bir gol. Yakın sürede Google yasaklanırsa da şaşırmam artık herhalde. Projeye göre her doğan çocuğa unique bir e-mail adresi verilecek. Resmi yazışma ve işlem ve istekler bu mail adresi üzerinden de yapılabilecek. Bu anaposta projesi. Teoride epeyce güzel görünüyor lakin yne de resmi olarak önemli bir geçerliliği oalcağını sanmıyorum. T.C. kimlik numaraları bugün işine yarar yaramaz bir sürü kişinin elinde zaten. Otobüse internetten bilet alınırken bile isteyebiliyor bazı firmalar. Ne gerekliliği var bilemem ama bu sayede epeyce önemli bir T.C. kimlik numarası bilgi havuzu sağlamış oluyor bazı firmalar. Bugün bir çok yerde dahi sadece T.C. kimlik numaranızı vererek işlem yapmanız pek mümkün değil yine de o kişi olduğunuzu ispatlamanız gerekiyor başka bir şekilde. Teoride T.C. kimlik numaraları gizli kalmalıydı fakat yayıldıkça yayılıyor. Bu anapostanın da benzer bir akıbeti olacağı kanaatindeyim. Öte yandan asıl şaşkınlık verici haber yerli arama motoru projesi. Resmi kurumların söylediğine göre "yazışmalar yabancı ülkelerin eline geçiyor"muş. Neden onların eline geçsin biz izleyelim mi demek bu ne demek anlamadım. Kaldı ki bahsedilen şey bir arama motoru ne yazışmasından bahsediliyor acaba? Google ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasındaki husumet daha ne kadar büyüyecek bilmiyorum ama başta da dediğim gibi yaknda google yasaklanırsa şaşırmam. bu ülke hiç bir düzgün gerekçe göstermeden livescore u bile yasaklayan bir kanuna sahip. eğer nesine.com veya bilyoner.com gibi yerlerdne oynarsanız bahis serbest ama internetten bahis yasak. Ne perhiz ne lahana turşusu bilemiyorum... Bu konuda lütfen internet dünyasını iyi bilen biri iş başında olsun kayırma usuluyle gelenler değil diye geçiriyorum ama bunun olmayacağını da gayet iyi biliyorum maalesef.

Bu sezon yerli dizilerde belirgin bir kalite artışı söz konusu. Zaten yaz döneminden gönlümüzü fetheden geniş aile, haftaiçine alındı ve başarılı biçimde yarım yarım yararak devam ediyor. bunun yanı sıra sezonun bombası Ezel de ilk sezonunda büyük başarı sağladı. Aslında normalde ilk sezon ve ilk blümlerde dizilerin bu kadar birden çok popüler olmaması lazım ama piyasadaki dizilerimiz o kadar berbattı ki eli yüzü düzgün ilk yapım popülerlikte tavan yaptı. Bunun yanı sıra her ne kadar izlemiyor olsam da, Bu Kalp Seni Unutur mu?, Yeni Baştan gibi yeni yapımlar da ilgi çekici görünüyor. Bizim biraz bilim kurguyu yerli kültürle harmanlayan bir yapıma ihtiyacımız var bence.

Sözlükte ve Blogger da severek takip ettiğim ranini nin bir entrysinde gördüğüm üzere Star Tv, Kanaltürk ve Bugün gibi organları bünyesinde barındıran İpek MEdya Grubuna satılmış. Star Tv hakkında yazabileceğim bir dolu şey var ama bunları başak bir yazıya yazarım. Kanalı elinden çıkaran doğan grubunun amac neir bilemem tabi ama benim aklıma iki ihtimal geliyor. İlki, kesilen vergi cezasına kaynak bulmaya çalışmak olabilir diye düşünüyorum. İkincisi ise Rtük'ün "bir grubun en fazla üç karasal yayın yapan kanalı olabilir" kuralı doğrultusunda açılması düşünülen yeni kanala yer açmak olarak düşünülebilir. Doğan grubu halihazırda Kanal D, TNT ve Star TV ile bu üç hakkını kullanıyordu yani yeni bir kanal açılacaksa bu kablo Tv, Uydu veya dijital platformlar üzerinden yayın yapabilecketi. Bu kanala yer açmak için böyle bir hamle yapılmış olabilir. hem ilk maddeyi de düşünürsek bir taşta iki kuş! Yeni açılacak kanal bir spor kanalı olabilir gibi geliyor bana. Her ne kadar Star satıldıysa da Şampiyonlar ligi ve Avrupa ligi maçlarının haklar hala Doğan Grubunda ve bu anlaşmalar da bazı maçların açık kanaldan yayınlanmasını şart koşan anlaşmalar. Bakalım göreceğiz.

herkese iyi günler diliyorum.

24 Kasım 2009 Salı

Oradan Buradan

Herkese yeniden merhabalar efenim. Uzun bir süre yaz(a)mamanın akabinde bir toplu yazı ile daha karşınızdayım. şsdlfkadsfkl. en yakın tarihten başlayayım öncelikle. bugün öğretmenler günü. Halen öğretmen olmamama rağmen sevgili arkadaşlarım öğretmenler günümü kutladılar pek mutlu oldum.

Yine uuuupuzun bir yolculuğun akabinde şu ara Malatya'ya geldim. Yolculuk süreci her zamanki gibi büyüleyici idi. İki gün, dört şehir sloganını yapıştırdığım bu süreçte havayolu hariç her türlü ulaşım sisteminden faydalandım. Otobüs/deniz yolu/tren yolculuğun yükünü çekenlerdi. bu esnada farkettiğim şeylerden biri, Haydarpaşa'nın Ankara Otogarı "AŞTİ" den pek daha modernize olmasıydı. O haydarpaşa ki periyodik olarak yıkılması veya taşınması gündeme getirilir bazı aç gözlü tarih düşmanları tarafından. Aşti'ye Ankara'dan ulaşım konusunda bir sıkıntı yok, amma velakin bu AŞTİ de doğru düzgün bir lokanta efenime söyleyeyim bir kaç büfe bulmak bile epeyce zahmetli. Sadece emanetçi kısmı başarıyla işliyor. Emanetçi dedim de hem İstanbul da hem de Ankara da bu sistemleri kullandım. Haydarpaşa bu konuda da en önde yine. tamamı elektronik sistemden oluşan valiz kısımları ile her türlü Şehirlerarası Otobüs terminaline fark atmış. Bir de efenim Haydarpaşa da bir restoran var. Bu mekan öyle bir yer ki içeriye girip bir kaç dakika oturduğunuzda sanki gözlerini kapatmışsınız ve açtığınızda 1950 lerin Türkiye'sine zıplamışsınız gibi hissediyorsunuz. Atmosfer müzikler, mekanı işleten amcalar, muhabbetler pek şahane vesselam. Derim ki vaktiniz olunca bir ara uğrayınız.

yolculuk esnasında, en ama en mutlu olduğum bir kaç an vardı. Müadenizle bunlardan da bahsetmek istiyorum. biri klasik bir nokta efenim. Ankara treninde gündoğumuyla yapılan dillere destan olması gereken dünyanın en güzel kahvaltılarından biri. Güneş kendini gösterip göstermemekte tereddüt ederken bundan etkilenmiş ilk aydınlık anı ve muhteşem bozkırlarla birlikte günün ilk ışığıyla ilk kahvaltısını etmek içni dahi ben yine yeni yeniden o sekiz saatlik tren yolculuğuna, her türlü ağlayan bebek sesine katlanırım açık konuşuyorum. Kahvaltı haricinde Sevgili bulut B'nin kelimelerini okuduğum an da bu yolculğun en mutlu anlarından biriydi. B candır açık konuşuyorum. Ayrıca Marika ile, Ankara da Cepa alışveriş merkezinde, yeğenime hediye alırken oyuncakçı dükkanının altını üzerine getirdiğimiz saatler de pek mutluluk vericiydi. Özellikle hollywood filmlerinden fırlamış modda bu tür yerlerde her görüğünü deneyen tipik karakterler gibi denediğimiz ürünlerle geçirilen zaman ve çekildiğim pek şahane fotoğraf ki kendisini buradaki public sayfaya koymayacağım utanıyorum ldfkdsklşfsadlkş. Facebook a koyacağım.

Harici olarak bilet alırken otobüste İnternet var demelerine rağmen kapalı devre müzik yayınını bile bizzat zorlayınca açan Beydağı turizme binmeyin kardeşim. Hiç memnun kalmadım. Eğer olur da bir gün Malatya'ya kara yolu ile gidecekseniz Malatya Kernek Turizm'i deneyiniz.

Yolculuk dedim de 17 veya 18 nisanda da yolda olacağız inşalla yareppim dinimiz amin.

2009'un son ayına girerken yılın değerlendirmesi de azırlanıyor. Özellikle Last fm de son 12 ayda dinlediklerime göz gezdirdim de bir grup dominant biçimde top 20 ye on kadar parça sokmuş. Vay anam vay serhat ya!

Ezel yeni modamız. Güzel gidiyor şimdiye kadar. Bakalım neler olacak. Ayrıca Geniş Aile de sezonun en sevdiğim dizilerinden.

Ankara da Gloria Jeans'te How I Met Your Mother'ın Playbook isimli beşinci sezon sekizinci bölümünü izleyen iki görgüsüz gördüyseniz onlar marika ile biziz. kdsklşfasldkşlş. Sadece o mu? Check this out!!!

Bir de taaaa Atina'lardan bana Uzo getiren Marika'ya sevgiler saygılar. Saksı değilim ben tabi. En çok bana getireceksiniiiiiiiiiiiiz en çok banaaaaaaaaaaaaa

Herkese iyi günler diliyorum yazarım daha lksdfklşsdaşlf

3 Kasım 2009 Salı

Film, Çay, Döşek, Battaniye

Sabahın sabah olduğu vakitlerdi. Geçmişe yazılı kalmış ve yazılı kaldığından akıldan çıkmamış “günün ilk saatleri.” Şehrin hafif dışındaki bir sitede, lapa yağıp havayı soğutmayan bir havlamayan köpekti kar. Cama başını dayadığında, o günlerde elinden düşüremediği telefonuna ve banklarına kır düşmüş çevre düzenlemesine bakmaktaydı. Her film masal, her şarkı aşıktı en safından. Biraz önce izlediği film, eline aldığı tiryakiliğin biricik sembolü çay, soğuk yememek için üzerine oturduğu derme çatma bir döşek, renkli polar battaniye ne düşünürse düşünsün, onun hissettikleriydi anlattıkları.

“Anlattıkların, karşıdakinin anladığı kadardır” şeklindeki ergenlik dönemi iletileri gelmiyordu aklına elbette. Bilhakis mevzubahis sözde, “kadarını” anlayan karşı taraf konumundaydı o gece. Tam da o zamana göre sanat şaheseri saydığı film, tüten demli dumanını karlı bir geceye en çok yakıştırdığı çay, çok kullanılmaktan rengi solmuş döşek, Fareler ve İnsanlar’daki karakterlere özenip ısrarla dokunmaktan imtina etmediği battaniye kesinlikle onun anladıklarını anlatmıyorlardı. Ne olursa olsundu, O’nun anladığını anlatıyorlardı. Ve O, onların da kendisinin aşık olduğunu görmekten oldukça huzurlu hissettiklerini anlıyordu.

“Bırak tasalanmayı da hadi gel! Böyle bir an bir ömre bedel..” Sabahın ilk ışıklarının henüz aydınlatmaya başladığı fakat asıl ışığı hala sokak lambalarının yaydığı düzenlenmiş çevresiyle tam da yeni lapalanmış bankta oturarak içilecek bir bardak dumanlı ve gerçek anlamıyla demli çayı değişebileceği öğelerin sayısı epeyce azdı. Böyle bir “an”ı yaşamak, tam da “yaşamaya geldik bu dünyaya” bahanesinin gerçek anlamıyla oturacağı eylemdi. Hiçbir karesine kışın yansımamasına rağmen bu gecenin olmazsa olmazı gördüğü film, kalitesiz olduğu için soğuğu geçirip aynı zamanda epeyce de sert olan döşek, çıkarken Süperman’in pelerini gibi atmak istediği battaniye de tam olarak bunu yapmasını söylüyorlardı…Ya da onun anladığı kadarı buydu. “Böyle bir an bir ömre bedel…”Koşarak, İzel’in ilk aydınlıkla dans ettiği sesinin duyulduğu parçayı açtı.

Her yükselen ton ile o sesin huzurdan birkaç saniye önceki an olmasına koşullandığı kısa mesaj notaları da İzel’in sesine eşlik etmekteydi. Dışarıya çıkıp o bankta sokak lambalarının işi bitinceye dek oturması gerektiğini düşünüyordu. Düşünmek, yapmanın epeyce büyük bir öz alt kümesiydi o günlerde. Ya da camı açıp, hemen önlerinden geçen otobana doğru anlamlı anlamsız sevgi sözcüklerini haykırmak da. Elbette bu bir öz alt küme değildi ama öz alt kümesi aynı olan bir başka eylemdi. Az önce izlediği filmde “sanat” diyeceği kılıç düellosuna ev sahipliği yapan toprağa düşen yapraklarla gözlerini kapatmış, ince belli bardağın dumanıyla bankta oturmuş, çarşıda görüp bağdaş kurup oturmak için aldığı döşeğiyle camdan avazı çıktığı kadar göğsünün ortasına huzur pompalayan kelimeleri sıralamış, epeyce ince olduğu için ısıtmamasına rağmen yatağına mutlaka her gece soktuğu battaniyesiyle gözlerini tekrar açmıştı. Bu hissi ömrü boyunca bir daha hissedemeyeceğini o gün tam da o an ve tam da o yerdeyken bilmiyordu henüz..

Şimdi sabahın çoktan olduğu ve yorganın tamamını karşı tarafın üzerine aldığı bir yatakta uyanıyordu. Sol tarafına baktı..Umutsuzca başını sallayarak sessizce doğruldu. Yan tarafındaki komidinin üzerindeki sigarasına, öğrenciyken hep sahip olmak istediği ahşap, büyük İskandinav giysi dolabına, turistlere epeyce pahalı fiyatlardan satılan işleme kilime ve üzerinde kötü çizilmiş bir yavru kedi bulunan yumuşak terliklere göz gezdirdi… “Dört yıl..Dört parça” diye geçirdi içinden. Yan tarafında, yorganın bir kısmını iade etmek istercesine hareket oldu. Gözlerini mahmurlaşarak açtığını gördü.. “Gelsene..” diye de bir fısıldama. Etrafına bir daha baktı adam.. “Kahve içip çıkmam gerekiyor..Geç kaldım..”