İZ bırakan yerli ve yabancı dizilerin ardından, çizgi filmlere dair bir yazı yazmadan da olamazdı elbette. Aslında en önce çizgi filmlere dair yazılmalı bence. İnsan hayatındaki en etkili eğlence öğelerinden biri çizgi diziler. Ben kişisel olarak da bu türe fazlaca meraklıyım. Eşek kadar herif olmama rağmen zaman zaman açar izlerim. Genelde de çizgi filmlerdkei hayal gücüne hayranlık duymuşumur hep. Bu yaşımda açıp izlememin en belirgin sebebi de bu diye düşünüyorum. Neyse efenim, çok zorlu bir seçim süreci oldu. Dışarıda bırakmak zorunda kaldığım, sevdiğim çizgi filmler oldu lakin listenin sadece on taneyi kapsaması konusunda baştan kararlıydım. Eğer ya 11 olsun deseydim, listeden çıkardığım diğerlerine haksızlık oalcagını düşündüğüm için son durum şu şekilde meydana geldi;
10- Dragon ball: Efenim, çizgi dizi kavramıyla beni tanıştıran yapım bu diyebiliriz. O vakte kadar izlediğim çizgi dizilerde bölümler arası devamlılık yokken dragon ball un her bölümü müthiş hyecanla beklenir. Öğleden sonra arkadaşlar arasında uzun kritikleri yapılır ve ertesi gün neler oalcağı tahmin eilmeye çalışılırdı. Adeta Lost gibi bağımlılık yaratan yapımlardandı. 7 ejder topunu almaya çalışan son goku, taş karakterimiz bulma ve hüseyin üzmezin kendisinden etkilendiği çok belli olan kaplumbağa kılıklı üstad dedenin maceraları izlemeye doyulmazdı. yoğun cinsellik ve üst düzey mizah anlayışı ile her zaman gönüllerimizdedir dragon ball. hatta rapishare hesabı alınca indirmeyi üşündüğüm yapımlardna biri şuan. bir de bu kafayla izlemek istiyorum çünkü mizahi yanının biraz daha büyüklere hitap ettiği kanaatindeyim.
9- Voltron: E elbette böyle bir listede Voltron'un kendine yer bulmaması düşünülemezdi. Kişisel tarihçemde o kadar etkisi olmasa da seksenlerin sonlarında çocuk olanların hayatlarının vazgeçilmez parçalarından biridir Voltron. Evrenin yılmaz savunucusu olan Voltron ile ilgili olarka merak ettiğim şey niye illa bir ton sopa yedikten sonra Voltron'u oluşturdukları. Bari baştan oluşturun da sopa delisi olmayın arkadaş. Mazoşizmi de topluma gizli gizli aşılayan bu efsane dokuz numarada.
8- Cedric: Son döneme damgasını vuran iki çizgi diziden biri, fransız yapımı Cedric'in hikayesi olan çizgi dizimiz. "Eğer sekiz yaşındaysanız ve aşıksanız, hayat gerçekten çok güzel" diyen Cedric'in bu masumane düşüncelerle yatağına uzandığı an herkesi etkilemiştir sanırım. Bu kadar peşinden koşmaya, Angelina Jolie bile varmıştı Cedric'imize şimdiye kadar. Ne nazlı çıktı şu Chen. Meşe odunuyla...Neyse..Bir de sevgili marika ile bu konuda konuşurken kendisinin söylediği "Fırat yokken Cedric vardı" sözünün altına imzamı atarım. Bu tespitinden ötürü de kutlarım.
7- Lucky Luke: bir başka Fransız temelli çizgi dizi diyebiliriz Red Kit için. Vahşi batının Aslan yürekli Rişar'ı olan kahramanımız, gölgesinden hızlı silah çeken kovboy red kit, türkiye de çizgi filminin yanısıra çizgi romanlarıyla da son derece popüler olmuştur. Köpeği Rin tin Tin, atı düldül, ebedi firariler daltonlar o kadar yer etti ki ülke kültürümüze, bugün dahil bir çok olayda, şehir eşkıyalığı için Dalton benzetmesi yapılır, ya da köpeklere en çok verilen isimlerden biri olur Rin Tin Tin. Red kit, gelmiş geçmiş en efsanevi çizgi filmlerden biridir Türkiye için. Bang Banggg Lucky Lukeee. Ayrıca Elliot Belt'i de saygıyla anarım.
6- Mock and Sweet: Dorig doriig moguu moguuu şeklinde şarkısıyla efsaneleşen bu çizgi dizinin de hastasıyım. Sevimli köstebeklerimiz mock and sweet in maceraları bizleri de küçükken heyecandna heyecana sürüklüyordu. Kırmızı birlik, mavi birlik mock 1 mock 2 gibi köstebek tümenleri tehlikelere karşı birlikte ayakta duruyordu. kaz kaz kaz kaz. Mücadelenin ve azmin önemini de genç dimağlara kazıyan en ehemmiyetli yapımdır nazarımda.
6- Taş Devri: Yani taş devri hakkında uzun uzadıya bir şeyler anlatmak gerekir mi bilmiyorum ama Türkiye'de izlenen en uzun soluklu çizgi dizi olduğunu söyleyebiliriz herhalde. Bunda karakterlerin soyadlarından, şehrin, Fred'in çalıştığı yerin ismine kadar türkçeleştirilmesinin önemli rolü var diye düşünüyorum. Yabadabaduuuuuuuuuu demeyi başka nasıl öğrenebiliri ki toplumumuz :)
5- Looney Tunes: Şimdi bunların her birini ayrı ayrı almak listeye sığmamak demek oluyordu. O yüzden Looney Tunes kahramanlarını birleştirerek almaya karar verdim. Bugs bunny, Duffy Duck, Saftirik Elmer, Tweety, Slyvester, Speedy Gonzales, Coyote ve Road Runner özellikle öne çıkanlar. bugs Bunny ile "arkidişşş" demeyi, Duffy Duck ile kurnazlığı, Elmer ile daha fazla nasıl kepaze olunuru, Tweety ile "bir kedi gördüm sanki" sözünü akıllarımıza kazımadık? Slyvester'ın yediği süpürgeler gelir götünü tırmalar demedik ev sahibine, Speedy gonzales ile dayaktan kaçarken aviraaa viraa viraaa diye bagırmadık, Road Runner nasıl olur da yol resminin içinden geçer deyip Coyote için oturup ağlamadık. Rakı masasında, "üzülme gel ben sana kümes hayvanlarının en kralını yediririm" demedik? ve en önemlisi "That's All Folks" u akıllarımıza kazımadık...
4- Where on Earth is Carmen Sandiego: Tüm zamanlar favori çizgi filmler listemde mutlaka kendisine yer bulacak olan şahane yapım. Sevimli hırsız iye Türk televizyonlarında gösterilmesine rağmen bence en femme fatale kahramanlardan biriydi hırsız rolündeki carmen sandiego. Kenilerine player denen bir bilgisayarın yardımcı oluğu kahramanlarımız, hırsızlığı neredeyse zevk için yapan, dünyanın en büyük hırsızı carmen sandiego nun çalarken kenilerine bıraktığı ipuçları sayesinde peşine düşerlerdi. Hiç bir bölümde de yakalayamazlar hep son anda kurtulurdu Carmen. Her gün kaçırmadan izlediğin tek çizgi diziyi yayınlandığı vakitler. Vazgeçilmelerimden biridir Carmen sandiego.
3- Captain Tsubasa: Eh efenim her erkeğin ilk üçündedir Kaptan Tsubasa. futbolun futbol olduğu zamanlar, takım ruhunun sahaya yansıdıgı efsane maçların olduğu günlerdi. Ben kişisel olarka Taro Misaki hayranıydım. Bu kaar efendi topçu kral takım oyuncusu gerçek hayatta da hiç bir futbol takımında görmemişimdir. Belki Tsubasa yılızdı ama misaki o hep bahsi geçen gizli kahramandı. Tsubasa gibi ego manyağı değildi. Eminim ki egosu tsubasa gibi tavanlarda olsa şimdiye kadar tsubasayı ona katlardı misaki. ama efendiydi, arkadaş canlısıydı O. Kaçımız Nankatsu ile zaferden zafere uçarken gollerle çoşmadık, Meiwa ile olan final maçını 3-2 kaznadığımızda gözyaşlarına boğulmadık ha dostlar? Tsubasa ile misaki'nin topa birlikte vurarak attığı unutulmaz golde tüylerimiz diken diken olmadı mı? Hyuga yı parçalayrak atılan son golde, gözyaşlarımız süzülmedi mi sevinçten..
2- Laff A Lympics: Efenim bu çizgi filmi anlatabilmek için kelimeler yeter mi bilemiyorum. Her yarış başka bir heyecan fırtınası, her yarış ekran başında tırnak yemelerle geçen dakikalara denkti. Scooby Doolar, Yogiler ve Gerçek kötülerden oluşan takımlar arasında, ünyanın çeşitli yerlerinde yapılan son derece yaratıcı müsabakaları izlerdik. Çoğunu sukubiler kazanırdı. İbne sukubiler. Ben şahsen yogileri tutardım. Hem kötü değillerdi ve bence en çok hakkı yenenler de onlardı. Kötüler ise yamulmuyorsam tüm seride iki kez kazanmışlardı ve bunlardan birinde de yarışlar Türkiye'de yapılmıştı. Şimdi sevgili organizatörlere, şikeci, sukubi lobisinin esiri olmuş hakemlere bir kaç lafım var müsaadenizle: Lan maymunlar. size maymun demek bile iltifat. Kötülere, yogilere en ufak hilede ceza keserken, mal büyücü bobonun koşu yarışını uçan halıyla kazanmasına neden hiçbiriniz bir şey demediniz. Neden sustunuz. Halkın vicdanı sizi unutmaz, affetmez. Şerefsizlleeeer şike yapaaar, şikeyi de sukubileeeeer.
1- Avatar The last Airbender: Şu yaşıma geldim televizyon dünyasından görüğüm en sağlam yapım budur. yüzlerce dizi, çizgi dizi izledim fakat böyle bir finali hiç bir yerde görmedim. Bence herkes izleyip bir final nasıl yapılır feyz almalı. Geçen sene tanıştığım bu çizgi dizi ben iderinden etkiledi. Kendi içindeki felsefesinde son derece tutarlı, japondan çok çin ve tayland izleri ve felsefesi taşımasıyla farklı, her biri ayrı ayrı kurgulanıp ince ince düşünülmüş ve çizilmiş karakterleriyle göz dolduran, toph Bei Fong ile kendine hayran bırakan bir çizgi dizi..Final bölümünü sanırım elli defa izledim ve halen izlemeye doyamıyorum. Sadece onun için bile geri kalan 57 bölümü izlenmeli. Bence başlı başına bir efsanedir bu çizgi dizi. M Night Shyamalan denen zırtapoz filmini çekiyormuş. Hayal kırıklığına ugrama olasılığımı çok yüksek görmeme rağmen izlemeyi düşünüyorum yine de.
ekleme : Listede 11 tane çizgi dizi oldugunu ilk farkeden sevgili yolunu şaşırmış kelebek e bir colombian supremo borçluyum :)
27 Şubat 2009 Cuma
25 Şubat 2009 Çarşamba
Ambale olmuş kafadan..
kafamda çeşit çeşit değişkenler dolaştığından ve sarhoşların çift görmesi gibi bir yere baktığımda algoritma şemaları görmemden ötürü fena halde ambele olmuş vaziyetteyim şuan. O yüzden saçmalayacam müsaadenizle efenim.
* Dert kavramı nedir yahu. Sinema yazarlarının, eleştirilerinde "dert" kavramını kullanmalarının hastasıyım. "Ken Loach bu filmde derdini anlatmayı başarmış." Hee içinde içinde. "Perdeye baktığınıza gördüğünüz hikaye Woody Allen'ın derdini birebir yansıtmış." Vay anam vay serhat.
* Colombian Supremo olsa da içsek..
* Tüm hafta boyunca Avrupa da o ülkeden bu ülkeye geçip, futbol maçlarını tribünlerde oturup izlemek isterdim.
* Sokakta oturup yoldan geçenlerin portrelerini çizen ressamlara büyük saygı duyuyorum. İnanmasam da saygı duyuyorum.
* İnsan en çok sevdiceğiyle sevişmek ister. sevgililerin sevişmesinin etik olmadığının düşünülebilmesine anlam veremiyorum.
* Üç haftadır Lost harici dizilerden hiç ses seda yok. Yapmayın dostlar.
* Aykut Zahid Akman'ın yüzüne Unakıtan yumurtası atmak istiyorum.
* Her yaşanmışlık, nurtopu gibi bir yaşanamamazlık ekliyor insana...
* Turneye çıkmış bir tiyatro grubunda olmak isterdim..
* Bolivya'da, La Paz da gündüz sokaklarda dolaşmak gezip görmek bir sürü fotoğraf çekmek istiyorum. La Paz'ın gece hayatını çok merak ediyorum. Hiç alakasız bir şehirde, ülkede yaşayan insanların eğlence kültüründen geleneksel kültürüne kadar bir çok şeylerini gözlemlemek istiyorum.
* Why would you say sorry, oh why would you...?
* River Plate - Boca Juniors maçını River tribünlerinde, ev sahibi olarka izlemek isterdim.
* There’s holes in hearts
Desire starts to make demands
and dear boy you’d be a fool to make your plans with her..
* Ace akıllı kadınlar kulübüne gidip üye olan kadının aklından şüpheye düşüyorum..
* Pazar sabahı "gibi ama değil sunday morning reloaded" dinlemeyi seviyorum.
* Haftasonları istiklalde açık büfe kahvaltı veren bir mekan var. Adını hatırlamam mümkün değil bu kafayla. Sabah sekiz buçukta orada olup tüm açık büfeyi hazırlamaya çalışan abiyi gördüğümde hüzünleniyorum.
* Gurme olmak istiyorum ben. Diploma alıp sınavlarına girecem.
* Gün gelip, büyük bir şirketin sahibi olduğumu hayal edersem ve o şirket uluslarası bir şirketse bu hayali ihracata girer mi acaba?
* Geliyoor Kılıçdaar Kılıçdaroğlu otobüsü dolaşırken, otobüsün içine o müzik eşliğinde kırgızistan folklör örnekleri sergilense nasıl olur diye düşünüyorum. Çok yakıştırıyorum o müzik ile kırgız dansını.
* Akbilde yeterli bakiye olmadığını belirten sinyal çok acı acı çalıyor. Tüm otobüs "kim lan bu fakir" diye başını çeviriyor direk. İlkokulların, tenefüs zil müziği çalsın isterim bakiye olmadığında yeni belediye başkanından.
* Bir çizgi roman serisi takip etmek istiyorum. Her hafta heyecanla gidip yeni bölümleri almak ve süratle okumak..
* Dert kavramı nedir yahu. Sinema yazarlarının, eleştirilerinde "dert" kavramını kullanmalarının hastasıyım. "Ken Loach bu filmde derdini anlatmayı başarmış." Hee içinde içinde. "Perdeye baktığınıza gördüğünüz hikaye Woody Allen'ın derdini birebir yansıtmış." Vay anam vay serhat.
* Colombian Supremo olsa da içsek..
* Tüm hafta boyunca Avrupa da o ülkeden bu ülkeye geçip, futbol maçlarını tribünlerde oturup izlemek isterdim.
* Sokakta oturup yoldan geçenlerin portrelerini çizen ressamlara büyük saygı duyuyorum. İnanmasam da saygı duyuyorum.
* İnsan en çok sevdiceğiyle sevişmek ister. sevgililerin sevişmesinin etik olmadığının düşünülebilmesine anlam veremiyorum.
* Üç haftadır Lost harici dizilerden hiç ses seda yok. Yapmayın dostlar.
* Aykut Zahid Akman'ın yüzüne Unakıtan yumurtası atmak istiyorum.
* Her yaşanmışlık, nurtopu gibi bir yaşanamamazlık ekliyor insana...
* Turneye çıkmış bir tiyatro grubunda olmak isterdim..
* Bolivya'da, La Paz da gündüz sokaklarda dolaşmak gezip görmek bir sürü fotoğraf çekmek istiyorum. La Paz'ın gece hayatını çok merak ediyorum. Hiç alakasız bir şehirde, ülkede yaşayan insanların eğlence kültüründen geleneksel kültürüne kadar bir çok şeylerini gözlemlemek istiyorum.
* Why would you say sorry, oh why would you...?
* River Plate - Boca Juniors maçını River tribünlerinde, ev sahibi olarka izlemek isterdim.
* There’s holes in hearts
Desire starts to make demands
and dear boy you’d be a fool to make your plans with her..
* Ace akıllı kadınlar kulübüne gidip üye olan kadının aklından şüpheye düşüyorum..
* Pazar sabahı "gibi ama değil sunday morning reloaded" dinlemeyi seviyorum.
* Haftasonları istiklalde açık büfe kahvaltı veren bir mekan var. Adını hatırlamam mümkün değil bu kafayla. Sabah sekiz buçukta orada olup tüm açık büfeyi hazırlamaya çalışan abiyi gördüğümde hüzünleniyorum.
* Gurme olmak istiyorum ben. Diploma alıp sınavlarına girecem.
* Gün gelip, büyük bir şirketin sahibi olduğumu hayal edersem ve o şirket uluslarası bir şirketse bu hayali ihracata girer mi acaba?
* Geliyoor Kılıçdaar Kılıçdaroğlu otobüsü dolaşırken, otobüsün içine o müzik eşliğinde kırgızistan folklör örnekleri sergilense nasıl olur diye düşünüyorum. Çok yakıştırıyorum o müzik ile kırgız dansını.
* Akbilde yeterli bakiye olmadığını belirten sinyal çok acı acı çalıyor. Tüm otobüs "kim lan bu fakir" diye başını çeviriyor direk. İlkokulların, tenefüs zil müziği çalsın isterim bakiye olmadığında yeni belediye başkanından.
* Bir çizgi roman serisi takip etmek istiyorum. Her hafta heyecanla gidip yeni bölümleri almak ve süratle okumak..
24 Şubat 2009 Salı
Müzikli Haftabaşı

* Müzik açısından bereketli bir hafta geçirdiğimi söylemek isterim. Bu yaz, işlerin yoğun olması nedeniyle pek fazla imkan bulamamıştım yeni albümleri dinlemeye. O nedenle son bir ayda biraz daha vaktim oluğundan ve evden çalıştığımdan yeni keşfettiğim albümler olu. bunların en dikkat çekeni, son üç haftamın last fm istatistiklerini alt üst etmeye başlamış ve üç haftadır weekly chartlarımda tepeden inmeyen The Last Shadow Puppets'ın The Age of The Understatement albümü oldu. Bu kadar dinlenesi bir deneysel albüm çıkacağını beklemiyordum aslında fakat Alex Turner ve Miles Kane, o yıllardan beri özlemini çektiğim Britanya ruhunun müziğe iade-i itibarını yapıyorlar resmen.. Üç haftaır Last Fm istatistiklerime ambargo koymuş vaziyette The Age of The Understatement.

* Bu gecenin en heyecan veren haberlerinden biri de alternative country nin en sevdiğim sanatçılarından, can ciğer feministimiz Neko Case'in bu hafta çıkan yeni albümüydü. Middle Cyclone ismini taşıyan albümü en kısa zamanda edinmeyi planlıyorum. The New Pornographers vakitlerinden beri hayranlıkla takip ettiğim bu hanımefendi indie tarzını countrye en başarıyla bulayanlardan ve dolayısı ile alt-country nin üst düzey temsilcilerinden. Last fm istatistiklerimde Fox Confessor Brings The Flood albümü ile, Sezen hanımın arkasında iki numaraya kadar yükselmesine rağmen yeni albüm için iki yıldan fazla bekletmesi altıncılığa gerilemesine neden olmuştu. Sanırım yeniden yükselme vakti geldi Neko Case için.
* The Last Shadow Puppets'ın The Age of The Unerstatementını elime geçirmeden evvel de bir önceki yazıda belirttiğim üzere Dido hanımkızımızın Safe Trip Home albümünün etkisi vardı. It Comes and It Goes zamansız bir hittir benim gözümde.

* YEni albümlerdne biri de henüz Öykü ile yaptığı Sarıl Bana coverı haricinde bir parçasını dinleyemediğim Müslüm Gürses'in Sandık albümü. Sarıl Bana coverını oldukça başarılı bulduğumu belirterek yine beklentilerimi çok yüksek tuttuğum albümlerden Sandık. Elbette Bakma Bana Öyle gibi ağır damar beklemiyoruz Müslüm Gürses'ten fakat bir Nilüfer, Bir Affet gibi şahane düzenlemeler olacağına eminim.
* Nil Karaibrahimgil kızımız da yeni albüm çıkartıyormuş. Şuan için, benim açımdan tam bir kapalı kutu bu albüm. Konuşmak için erken ama beklentimin yüksek olduğu da bir gerçek.
22 Şubat 2009 Pazar
Evine Hoş Geldin

Albüm değerlendirmelerimi renkligözlükte yazıyordum fakat, bir anda renkligözlük kimsenin yazmadığı bir yere dönüşünce buraya yapmaya karar verdim. Dido, Life For Rent albümündeki muhteşem performansıyla debut albüm sonrası da ayakta kalmıştı. Tanrı'nın özene bezene yarattığını düşündüğüm bü güzel hanım kızımız uzun süren bir aradan sonra yeni albümü Safe Trip Home ile geri dönüş yaptı. İyi ki de döndü. En başta şunu söylemek isterim ki bu kadar bekletmeye değen bir albüm olmuş Safe Trip Home. Yine sakin ve huzurlu sesiyle dido, cama vuran damlalara eşlik ederken, gürültüsüz kafa dinleten müziğiyle de manik depresyonu sonuna kadar aşılayabiliyor bünyeye. Kısaca şarkılara göz atmaya başlayalım.
1- Don t Believe in Love: Albümün açılış şarkısı olan Don't Believe in Love Dido nun eski şarkılarını anımsatıyor fazlaca. Bunun ilk parça olmasının nedeni de budur belki de. Özlediğimiz Dido stilinin bu albümde de devam edeceğini işaretçisi. Durup dinlerken bu yeni albümden değil de eski albümden diyesim geliyor. Başarılı bir açılış seçimi olmuş. Don't Leave Home şefkatinin, Here With Me duygusu ile Don t think of me ritminin mükemmel harmonisi. 9/10
2- Quiet Times: Şöyle tam da böyle bir akşamda, karla karışık yağmurun eşliğinde kahve fincanı ile eşlik edilmesi gereken bir parça. Özellikle nakarat kısmında sigaradan ve ardından da kahve fincanından yudumlanmalı. Eskileri düşünerek, tam da eskilere özlem duyulduğu akşamda "i can t have you even you re here" diye iç geçirmeli. 9/10
3- Never Want to Say It's Love: Jazz ritmleriyle yapılan şık girişi şarkının geri kalanını gölgelemiş gibi duruyor biraz. Ya da parçanın geri kalanını bir gömlek yukarıya taşımış desem daha doğru olur sanırım. İlk dinlediğimde bu girişten umutlanmış fakat sonrasında hayal kırıklığına uğramıştım. Aradan bir ay geçmesine rağmen, maalesef görüşüm değişmedi bu parçaya dair. 5/10
4- Grafton Street: Şarkıyı Dido'nun ölen babasına yazdığını biliyoruz. Dinlerken de bu duygu yoğunluğunu hissetmemek mümkün değil. Hani bu parçaya kadar albüm klasik bir dido albümü diye nitelenecek biçimde giderken, bu parça ile bambaşka bir yere doğru gidip Dido'nun üç albümünün en iyisi olacak galiba diye iç geçirtiyor. Zaten Safe Trip home isminden de Dido'nun daha kişisel yaklaşacağını düşünebiliriz. Çok da iyi etmiş.. Daha yerel bir parça ve olukça da başarılı. hele ki orta bölümdeki İrlanda havasını yansıtan müzikler tadından yenmiyor. 10/10
5- It Comes And It Goes: Grafton Street gibi bir şahaneden sonra bana göre albümün en iyisi olan parça geliyor. Hatta biraz daha çıtayı yükselterek Dido'nun en iyi parçası demek istiyorum. Gerek düzenleme gerekse Dido'nun yumuşak sesinin varlığı, bir yükselip bir düşen baş döndürücü temposuyla, sarhoş olunan bir gece mutluluktan kendi etrafında dönmeyi anımsatan şahane bir parça. İsim de bu şarkıya son derece uyumlu olmuş..it comes and it goes..10/10
6- Look no Further: Albüm piyasaya çıkmadan sunulan ilk singledı bu. Ne yalan söyleyeyim biraz beklentileri düşürtmüştü. Albümde de kendinden önce gelen iki parçanın mükemmelliği sonrası sırıtıyor diyebilirim. Dido nun klip çekilmeyen fakat çok sevilen şarkıları vardı geçen albümlerinde. Bu albüme de ilk olarak gün yüzüne çıkarılması yerine orada kalsaymış daha güzel olurmuş sanki. 6/10
7- Us 2 Little Gods: Spoiler vereyim şarkının sonunda üç kişi oluyorlar :) Son derece tatlı melodisi ve hikayesiyle, sıcak bir pazar sabahı şarkısı oluğunu düşünüyorum bu parçanın da. Dido şarkısını söylerken, anlattığı hikayeyi göz önüne getirip canladırmamak mümkün değil. Havasını oldukça başarılı yansıtan bu parça da albümün yüz aklarından bence. 9/10
8- The Day Before The Day: Dido'nun ağır toplarından olacak bir ayrılık şarkısı. Dediğim gibi albüm, tam anlamıyla geceleri kendinizle başbaşayken ya bir iki kadeh şarap ya da güzel bir kahve fincanı ile dinlenmesi gereken bir albüm. Bu parça da o ambiyansa uyan, üzerine bir de can yakan parçalardan. Şöyle eller ceplerde Hugh Grant gömleğiyle sokakta dolaşıp ıslık çalarken akıldan geçebilecek şarkılardan. Ya da dinlerken o görüntü de gözlerde canlanabilecek. Ayrılık sonrası, ilk günlerin zorluguna mükemmel uyumuyla 10/10 diyorum
9- Let's Do The Things We Normally Do: İşte tam bir Dido parçası. Bu parçayı nerede dinlerseniz dinleyin Dido parçası oluğunu bilirsiniz. Parçanın ismi de en sevdiğim felsefelerdne birini barındırsa da hikayenin biraz farklı işlediğini ve ismin ironi içerdiğini görebiliyoruz. yine de Dido'nun alıştığımız müzik ve ses harmonisini başarılı yansıtışıyla sevmemesi imkansız parçalardan biri oluveriyor. 8/10
10- Burnin Love: On bir parçadan oluşan albümde hangi parça fazlalık diye düşündüğümde öne çıkan parça bu oluyor maalesef. "Şu güzel ortamı bozuyorsun" sözünün albümdeki karşılığı bence. Kendisini dinlediğimde keşke albüm on şarkıda kalsaymış diye içimden geçiyor. 3/10
11- Northern Skies: Albümün kapanış parçası ve herhalde böyle güzel bir kapanışa da yakışırdı demek geliyor içimden. Yaklaşık olarak dokuz dakika uzunluğundaki parça albümün hikayesini de anlatıyor aslında. Yaşadıklarından sonra "Safe Trip Home" isteğinin sıcaklığı ve özlemiyle birlikte, sevdiği ve hasret duyuguna dönüşün güzel hislerini görebiliyoruz çok net.. 9/10
Blogger'da Dikkatimi Çekenler
Efenim yaklaşık bir buçuk yıl oldu blog tutmaya başlayalı. Bu süre içerisinde yazdığım 200 yazının yanı sıra takip ettiğim onlarca blogta severek okudugum da yüzlerce yazı oldu. Bu süre içerisinde blogların genel şablonları içerisinde seviğim ve sevmeiğim objeler olarak niteleyebileceğim şeyler oluştu. Malumunuz uzun süreli etkileşim insanda kanılar uyanırmaya yetecek düzeyde oluyor. bu pazar gününü bu mevzuya ayırmak istedim biraz. Yazıların içeriği ile ilgili konuşmanın saçma olacağını düşünüyorum o yüzden genel sayfa tasarımı hakkında, blog dünyasında dikkatimi çekenler...
Bazı imla kuralları: Neredeyse tanıştığım her insanın imla anlamında hassas olduğu bazı konular mevcut. Bazen benim önem veriğim kurallara diğer insan önem vermezken onun dikkat ettiği kurallara da ben çok dikkat etmiyorum. Mesela ben dahi anlamınaki de nin ayrı yazılmasına ve soru eki mi nin ayrı yazılmasına dikkat ediyorum. Yani bu gözüme batıyor direkt olarak. Yazıyı okurken böyle bir hataya rastladığımda, aklım orada kalıyor çok net. Eski ciddiyet ile okuyamıyorum o yazıyı. Farkında olmadan bir önemseme bu sanırım. Ben de bir yılı aşkın zaman geçmesine rağmen dizüstü klavyesine alışamadım bir türlü. Sürekli typolarım oluyor. Eminim ki başka bir blog okuyucusu da buna dikkat ediyordur. Ben de yazdığım yazıyı hiç geriye dönmeden yazıyorum genelde. yazdıktan sonra kontrol ettiğimde bazı yerleri değiştirmek geliyor içimden. Bu sevmediğim bir huyum olduğundan kontrol etmeden yayınla tuşuna basıyorum.
Sayfaya Girince Çalan Müzik: Bu da sinir olduğum bir olay. Yani her türlü müziği severim. Müzikle yaşarım tabiri caizse fakat bir blog sayfasına giriğimde, benim kontrolüm dışında, girer girmez bir şarkı çalmaya başladığında da sinirlerim bozuluyor. O şarkı ben playe basınca çalsın isterim.

NavBar Olmayan Sayfalar: Bazı blog sayfalarında Blogger ın Navigasyon barı olmuyor. Desktop görüntüsünde sürekli sağ tuş+yenile yapan benim gibi bloggerlar için, başka bir blog sayfasındayken o navigasyon barından kontrol paneli linkine tıklayıp, kontrol paneline dönüp bakmak da hastalık haline gelmiştir. Herhalde bloglar arasında en sinir bozucu durum ne diye sorulsa bunu gösterirdim ben. Ayarlardan navBar görünsün seçeneğini açsa keşke tüm bloggerlar. Ha sorun değil o kadar da. Firefox yer imi araç çubuğuma blogger/home linkini koydum ama NavBar olmayan sayfalar da eksi intiba ile başlıyor okunmaya tarafıman.

Live Traffic Feed: İnanılmaz kötü tasarlanmış görünümüyle, sayfalardaki Live Traffic Feed görüntüsü sayfanın görüntüsünü çirkinleştiriyor bence. Bunun için google analytics iyi bir tercih diye düşünüyorum.
Profildeki fotoğraf: Profillerinde kendi fotoğrafını kullanan bloggerları seviyorum.
Düzenli Etiketleme: Bir blog sayfasındaki yazılar düzenli olarak, belli bir mantığa göre etiketlenmişse o blog tadından yenmez hale dönüşüveriyor. Blog sayfalarını gezerken, yeni gördüğüm bir bloga göz gezdirmek için etiketleri kullanıyorum genelde. Etiketlerde kendi arasında düzen oluğunda sayfada gezmek olukça keyifli hale dönüşüyor.
İsim takılan Araçlar: Efenim, izleyicilere "hayranlarım", ya da geçmişe "kafamı neler kurcalamış" gibi isimler takılan blogları seviyorum. Bu isim takma her blogta keyifli olmuyor lakin bazı takip ettiğim bloggerlarda bunu çok iyi yapan yazarlar var. Seviyorum onları. Öte yandan klasik isimlenirmeyi de çok severim. Hemen kanım kaynıyor bloggerın varsayılan isimlerinin kullanılmasına.
Şimdilik aklıma gelenler bunlar efenim. İyi bir pazar günü dileğiyle.
ekleme: Aklıma bir şey daha geldi. Daha doğrusu aklımaydı yazıya başlarken fakat yazarken unutmuşum:)
Kelime Doğrulatma: yorum kısımlarında kelime doğrulatmalar bazen eziyete dönüşüyor. Spam yorumlara karşı geliştirilmiş evet fakat yorum yapmak istenildiğine kelime doğrulatma ile uğraşmak fena geriyor adamı. Üç defa yanlış yazdığımı biliyorum. Sonunda da eeeh eyterea bea deyip bırakıyorum :)
not: Görüntüleri, severek takip ettiğim iki blogtan, NavBar Görüntüsünü Ranini'nin, Live Traffic Feed Görüntüsünü ise cerenimisss in sayfasından aldım aflarına sığınarak.
Bazı imla kuralları: Neredeyse tanıştığım her insanın imla anlamında hassas olduğu bazı konular mevcut. Bazen benim önem veriğim kurallara diğer insan önem vermezken onun dikkat ettiği kurallara da ben çok dikkat etmiyorum. Mesela ben dahi anlamınaki de nin ayrı yazılmasına ve soru eki mi nin ayrı yazılmasına dikkat ediyorum. Yani bu gözüme batıyor direkt olarak. Yazıyı okurken böyle bir hataya rastladığımda, aklım orada kalıyor çok net. Eski ciddiyet ile okuyamıyorum o yazıyı. Farkında olmadan bir önemseme bu sanırım. Ben de bir yılı aşkın zaman geçmesine rağmen dizüstü klavyesine alışamadım bir türlü. Sürekli typolarım oluyor. Eminim ki başka bir blog okuyucusu da buna dikkat ediyordur. Ben de yazdığım yazıyı hiç geriye dönmeden yazıyorum genelde. yazdıktan sonra kontrol ettiğimde bazı yerleri değiştirmek geliyor içimden. Bu sevmediğim bir huyum olduğundan kontrol etmeden yayınla tuşuna basıyorum.
Sayfaya Girince Çalan Müzik: Bu da sinir olduğum bir olay. Yani her türlü müziği severim. Müzikle yaşarım tabiri caizse fakat bir blog sayfasına giriğimde, benim kontrolüm dışında, girer girmez bir şarkı çalmaya başladığında da sinirlerim bozuluyor. O şarkı ben playe basınca çalsın isterim.
NavBar Olmayan Sayfalar: Bazı blog sayfalarında Blogger ın Navigasyon barı olmuyor. Desktop görüntüsünde sürekli sağ tuş+yenile yapan benim gibi bloggerlar için, başka bir blog sayfasındayken o navigasyon barından kontrol paneli linkine tıklayıp, kontrol paneline dönüp bakmak da hastalık haline gelmiştir. Herhalde bloglar arasında en sinir bozucu durum ne diye sorulsa bunu gösterirdim ben. Ayarlardan navBar görünsün seçeneğini açsa keşke tüm bloggerlar. Ha sorun değil o kadar da. Firefox yer imi araç çubuğuma blogger/home linkini koydum ama NavBar olmayan sayfalar da eksi intiba ile başlıyor okunmaya tarafıman.
Live Traffic Feed: İnanılmaz kötü tasarlanmış görünümüyle, sayfalardaki Live Traffic Feed görüntüsü sayfanın görüntüsünü çirkinleştiriyor bence. Bunun için google analytics iyi bir tercih diye düşünüyorum.
Profildeki fotoğraf: Profillerinde kendi fotoğrafını kullanan bloggerları seviyorum.
Düzenli Etiketleme: Bir blog sayfasındaki yazılar düzenli olarak, belli bir mantığa göre etiketlenmişse o blog tadından yenmez hale dönüşüveriyor. Blog sayfalarını gezerken, yeni gördüğüm bir bloga göz gezdirmek için etiketleri kullanıyorum genelde. Etiketlerde kendi arasında düzen oluğunda sayfada gezmek olukça keyifli hale dönüşüyor.
İsim takılan Araçlar: Efenim, izleyicilere "hayranlarım", ya da geçmişe "kafamı neler kurcalamış" gibi isimler takılan blogları seviyorum. Bu isim takma her blogta keyifli olmuyor lakin bazı takip ettiğim bloggerlarda bunu çok iyi yapan yazarlar var. Seviyorum onları. Öte yandan klasik isimlenirmeyi de çok severim. Hemen kanım kaynıyor bloggerın varsayılan isimlerinin kullanılmasına.
Şimdilik aklıma gelenler bunlar efenim. İyi bir pazar günü dileğiyle.
ekleme: Aklıma bir şey daha geldi. Daha doğrusu aklımaydı yazıya başlarken fakat yazarken unutmuşum:)
Kelime Doğrulatma: yorum kısımlarında kelime doğrulatmalar bazen eziyete dönüşüyor. Spam yorumlara karşı geliştirilmiş evet fakat yorum yapmak istenildiğine kelime doğrulatma ile uğraşmak fena geriyor adamı. Üç defa yanlış yazdığımı biliyorum. Sonunda da eeeh eyterea bea deyip bırakıyorum :)
not: Görüntüleri, severek takip ettiğim iki blogtan, NavBar Görüntüsünü Ranini'nin, Live Traffic Feed Görüntüsünü ise cerenimisss in sayfasından aldım aflarına sığınarak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)