02 Aralık 2009 Çarşamba

Gündemimden...


*Merhabalar efenim. Haftalık yazıyormuşum gibi oluyor şu sıralar lakin hiç yazamamaktan bir nebze de olsa iyidir diye düşünüyorum. bir kaç mevzudan bahsedeceğim yine pek detaya girmeden. Önce müziten başlayayım. Son günlerde, Özcan Deniz'in seslendirdiği kalp yarası isimli şarkıya bayıldığımı belirtmek isterim. Sözlerini Sermiyan Midyat yazmış ama ne yazmış demek isterim sadece. Şarkıya uzaktan da olsa Sezen Aksu etkisi olduğunu zaten ilk dinlemede şahane bulmamdan anlamalıydım. Erkeklerin tarafından aşk acısının hem sokak jargonundan hem de salon erkekliğinden kalma sözlerin şahane yedirilerek anlatıldığı son dönemin en başarılı müzikal ürünü demek isterim. Sözler de uzun süredir görmediğimiz kadar müstehcen. Eğer hala dinlemediyseniz şuradan bir göz atın bence.

* Geçen hafta gündemi meşgul eden bir konu ise duyduğumda ağzımın bir karış açık kaldığı yerli arama motoru ve anaposta projeleri. Devletimizden yine şık bir gol. Yakın sürede Google yasaklanırsa da şaşırmam artık herhalde. Projeye göre her doğan çocuğa unique bir e-mail adresi verilecek. Resmi yazışma ve işlem ve istekler bu mail adresi üzerinden de yapılabilecek. Bu anaposta projesi. Teoride epeyce güzel görünüyor lakin yne de resmi olarak önemli bir geçerliliği oalcağını sanmıyorum. T.C. kimlik numaraları bugün işine yarar yaramaz bir sürü kişinin elinde zaten. Otobüse internetten bilet alınırken bile isteyebiliyor bazı firmalar. Ne gerekliliği var bilemem ama bu sayede epeyce önemli bir T.C. kimlik numarası bilgi havuzu sağlamış oluyor bazı firmalar. Bugün bir çok yerde dahi sadece T.C. kimlik numaranızı vererek işlem yapmanız pek mümkün değil yine de o kişi olduğunuzu ispatlamanız gerekiyor başka bir şekilde. Teoride T.C. kimlik numaraları gizli kalmalıydı fakat yayıldıkça yayılıyor. Bu anapostanın da benzer bir akıbeti olacağı kanaatindeyim. Öte yandan asıl şaşkınlık verici haber yerli arama motoru projesi. Resmi kurumların söylediğine göre "yazışmalar yabancı ülkelerin eline geçiyor"muş. Neden onların eline geçsin biz izleyelim mi demek bu ne demek anlamadım. Kaldı ki bahsedilen şey bir arama motoru ne yazışmasından bahsediliyor acaba? Google ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasındaki husumet daha ne kadar büyüyecek bilmiyorum ama başta da dediğim gibi yaknda google yasaklanırsa şaşırmam. bu ülke hiç bir düzgün gerekçe göstermeden livescore u bile yasaklayan bir kanuna sahip. eğer nesine.com veya bilyoner.com gibi yerlerdne oynarsanız bahis serbest ama internetten bahis yasak. Ne perhiz ne lahana turşusu bilemiyorum... Bu konuda lütfen internet dünyasını iyi bilen biri iş başında olsun kayırma usuluyle gelenler değil diye geçiriyorum ama bunun olmayacağını da gayet iyi biliyorum maalesef.

Bu sezon yerli dizilerde belirgin bir kalite artışı söz konusu. Zaten yaz döneminden gönlümüzü fetheden geniş aile, haftaiçine alındı ve başarılı biçimde yarım yarım yararak devam ediyor. bunun yanı sıra sezonun bombası Ezel de ilk sezonunda büyük başarı sağladı. Aslında normalde ilk sezon ve ilk blümlerde dizilerin bu kadar birden çok popüler olmaması lazım ama piyasadaki dizilerimiz o kadar berbattı ki eli yüzü düzgün ilk yapım popülerlikte tavan yaptı. Bunun yanı sıra her ne kadar izlemiyor olsam da, Bu Kalp Seni Unutur mu?, Yeni Baştan gibi yeni yapımlar da ilgi çekici görünüyor. Bizim biraz bilim kurguyu yerli kültürle harmanlayan bir yapıma ihtiyacımız var bence.

Sözlükte ve Blogger da severek takip ettiğim ranini nin bir entrysinde gördüğüm üzere Star Tv, Kanaltürk ve Bugün gibi organları bünyesinde barındıran İpek MEdya Grubuna satılmış. Star Tv hakkında yazabileceğim bir dolu şey var ama bunları başak bir yazıya yazarım. Kanalı elinden çıkaran doğan grubunun amac neir bilemem tabi ama benim aklıma iki ihtimal geliyor. İlki, kesilen vergi cezasına kaynak bulmaya çalışmak olabilir diye düşünüyorum. İkincisi ise Rtük'ün "bir grubun en fazla üç karasal yayın yapan kanalı olabilir" kuralı doğrultusunda açılması düşünülen yeni kanala yer açmak olarak düşünülebilir. Doğan grubu halihazırda Kanal D, TNT ve Star TV ile bu üç hakkını kullanıyordu yani yeni bir kanal açılacaksa bu kablo Tv, Uydu veya dijital platformlar üzerinden yayın yapabilecketi. Bu kanala yer açmak için böyle bir hamle yapılmış olabilir. hem ilk maddeyi de düşünürsek bir taşta iki kuş! Yeni açılacak kanal bir spor kanalı olabilir gibi geliyor bana. Her ne kadar Star satıldıysa da Şampiyonlar ligi ve Avrupa ligi maçlarının haklar hala Doğan Grubunda ve bu anlaşmalar da bazı maçların açık kanaldan yayınlanmasını şart koşan anlaşmalar. Bakalım göreceğiz.

herkese iyi günler diliyorum.

24 Kasım 2009 Salı

Oradan Buradan

Herkese yeniden merhabalar efenim. Uzun bir süre yaz(a)mamanın akabinde bir toplu yazı ile daha karşınızdayım. şsdlfkadsfkl. en yakın tarihten başlayayım öncelikle. bugün öğretmenler günü. Halen öğretmen olmamama rağmen sevgili arkadaşlarım öğretmenler günümü kutladılar pek mutlu oldum.

Yine uuuupuzun bir yolculuğun akabinde şu ara Malatya'ya geldim. Yolculuk süreci her zamanki gibi büyüleyici idi. İki gün, dört şehir sloganını yapıştırdığım bu süreçte havayolu hariç her türlü ulaşım sisteminden faydalandım. Otobüs/deniz yolu/tren yolculuğun yükünü çekenlerdi. bu esnada farkettiğim şeylerden biri, Haydarpaşa'nın Ankara Otogarı "AŞTİ" den pek daha modernize olmasıydı. O haydarpaşa ki periyodik olarak yıkılması veya taşınması gündeme getirilir bazı aç gözlü tarih düşmanları tarafından. Aşti'ye Ankara'dan ulaşım konusunda bir sıkıntı yok, amma velakin bu AŞTİ de doğru düzgün bir lokanta efenime söyleyeyim bir kaç büfe bulmak bile epeyce zahmetli. Sadece emanetçi kısmı başarıyla işliyor. Emanetçi dedim de hem İstanbul da hem de Ankara da bu sistemleri kullandım. Haydarpaşa bu konuda da en önde yine. tamamı elektronik sistemden oluşan valiz kısımları ile her türlü Şehirlerarası Otobüs terminaline fark atmış. Bir de efenim Haydarpaşa da bir restoran var. Bu mekan öyle bir yer ki içeriye girip bir kaç dakika oturduğunuzda sanki gözlerini kapatmışsınız ve açtığınızda 1950 lerin Türkiye'sine zıplamışsınız gibi hissediyorsunuz. Atmosfer müzikler, mekanı işleten amcalar, muhabbetler pek şahane vesselam. Derim ki vaktiniz olunca bir ara uğrayınız.

yolculuk esnasında, en ama en mutlu olduğum bir kaç an vardı. Müadenizle bunlardan da bahsetmek istiyorum. biri klasik bir nokta efenim. Ankara treninde gündoğumuyla yapılan dillere destan olması gereken dünyanın en güzel kahvaltılarından biri. Güneş kendini gösterip göstermemekte tereddüt ederken bundan etkilenmiş ilk aydınlık anı ve muhteşem bozkırlarla birlikte günün ilk ışığıyla ilk kahvaltısını etmek içni dahi ben yine yeni yeniden o sekiz saatlik tren yolculuğuna, her türlü ağlayan bebek sesine katlanırım açık konuşuyorum. Kahvaltı haricinde Sevgili bulut B'nin kelimelerini okuduğum an da bu yolculğun en mutlu anlarından biriydi. B candır açık konuşuyorum. Ayrıca Marika ile, Ankara da Cepa alışveriş merkezinde, yeğenime hediye alırken oyuncakçı dükkanının altını üzerine getirdiğimiz saatler de pek mutluluk vericiydi. Özellikle hollywood filmlerinden fırlamış modda bu tür yerlerde her görüğünü deneyen tipik karakterler gibi denediğimiz ürünlerle geçirilen zaman ve çekildiğim pek şahane fotoğraf ki kendisini buradaki public sayfaya koymayacağım utanıyorum ldfkdsklşfsadlkş. Facebook a koyacağım.

Harici olarak bilet alırken otobüste İnternet var demelerine rağmen kapalı devre müzik yayınını bile bizzat zorlayınca açan Beydağı turizme binmeyin kardeşim. Hiç memnun kalmadım. Eğer olur da bir gün Malatya'ya kara yolu ile gidecekseniz Malatya Kernek Turizm'i deneyiniz.

Yolculuk dedim de 17 veya 18 nisanda da yolda olacağız inşalla yareppim dinimiz amin.

2009'un son ayına girerken yılın değerlendirmesi de azırlanıyor. Özellikle Last fm de son 12 ayda dinlediklerime göz gezdirdim de bir grup dominant biçimde top 20 ye on kadar parça sokmuş. Vay anam vay serhat ya!

Ezel yeni modamız. Güzel gidiyor şimdiye kadar. Bakalım neler olacak. Ayrıca Geniş Aile de sezonun en sevdiğim dizilerinden.

Ankara da Gloria Jeans'te How I Met Your Mother'ın Playbook isimli beşinci sezon sekizinci bölümünü izleyen iki görgüsüz gördüyseniz onlar marika ile biziz. kdsklşfasldkşlş. Sadece o mu? Check this out!!!

Bir de taaaa Atina'lardan bana Uzo getiren Marika'ya sevgiler saygılar. Saksı değilim ben tabi. En çok bana getireceksiniiiiiiiiiiiiz en çok banaaaaaaaaaaaaa

Herkese iyi günler diliyorum yazarım daha lksdfklşsdaşlf

03 Kasım 2009 Salı

Film, Çay, Döşek, Battaniye

Sabahın sabah olduğu vakitlerdi. Geçmişe yazılı kalmış ve yazılı kaldığından akıldan çıkmamış “günün ilk saatleri.” Şehrin hafif dışındaki bir sitede, lapa yağıp havayı soğutmayan bir havlamayan köpekti kar. Cama başını dayadığında, o günlerde elinden düşüremediği telefonuna ve banklarına kır düşmüş çevre düzenlemesine bakmaktaydı. Her film masal, her şarkı aşıktı en safından. Biraz önce izlediği film, eline aldığı tiryakiliğin biricik sembolü çay, soğuk yememek için üzerine oturduğu derme çatma bir döşek, renkli polar battaniye ne düşünürse düşünsün, onun hissettikleriydi anlattıkları.

“Anlattıkların, karşıdakinin anladığı kadardır” şeklindeki ergenlik dönemi iletileri gelmiyordu aklına elbette. Bilhakis mevzubahis sözde, “kadarını” anlayan karşı taraf konumundaydı o gece. Tam da o zamana göre sanat şaheseri saydığı film, tüten demli dumanını karlı bir geceye en çok yakıştırdığı çay, çok kullanılmaktan rengi solmuş döşek, Fareler ve İnsanlar’daki karakterlere özenip ısrarla dokunmaktan imtina etmediği battaniye kesinlikle onun anladıklarını anlatmıyorlardı. Ne olursa olsundu, O’nun anladığını anlatıyorlardı. Ve O, onların da kendisinin aşık olduğunu görmekten oldukça huzurlu hissettiklerini anlıyordu.

“Bırak tasalanmayı da hadi gel! Böyle bir an bir ömre bedel..” Sabahın ilk ışıklarının henüz aydınlatmaya başladığı fakat asıl ışığı hala sokak lambalarının yaydığı düzenlenmiş çevresiyle tam da yeni lapalanmış bankta oturarak içilecek bir bardak dumanlı ve gerçek anlamıyla demli çayı değişebileceği öğelerin sayısı epeyce azdı. Böyle bir “an”ı yaşamak, tam da “yaşamaya geldik bu dünyaya” bahanesinin gerçek anlamıyla oturacağı eylemdi. Hiçbir karesine kışın yansımamasına rağmen bu gecenin olmazsa olmazı gördüğü film, kalitesiz olduğu için soğuğu geçirip aynı zamanda epeyce de sert olan döşek, çıkarken Süperman’in pelerini gibi atmak istediği battaniye de tam olarak bunu yapmasını söylüyorlardı…Ya da onun anladığı kadarı buydu. “Böyle bir an bir ömre bedel…”Koşarak, İzel’in ilk aydınlıkla dans ettiği sesinin duyulduğu parçayı açtı.

Her yükselen ton ile o sesin huzurdan birkaç saniye önceki an olmasına koşullandığı kısa mesaj notaları da İzel’in sesine eşlik etmekteydi. Dışarıya çıkıp o bankta sokak lambalarının işi bitinceye dek oturması gerektiğini düşünüyordu. Düşünmek, yapmanın epeyce büyük bir öz alt kümesiydi o günlerde. Ya da camı açıp, hemen önlerinden geçen otobana doğru anlamlı anlamsız sevgi sözcüklerini haykırmak da. Elbette bu bir öz alt küme değildi ama öz alt kümesi aynı olan bir başka eylemdi. Az önce izlediği filmde “sanat” diyeceği kılıç düellosuna ev sahipliği yapan toprağa düşen yapraklarla gözlerini kapatmış, ince belli bardağın dumanıyla bankta oturmuş, çarşıda görüp bağdaş kurup oturmak için aldığı döşeğiyle camdan avazı çıktığı kadar göğsünün ortasına huzur pompalayan kelimeleri sıralamış, epeyce ince olduğu için ısıtmamasına rağmen yatağına mutlaka her gece soktuğu battaniyesiyle gözlerini tekrar açmıştı. Bu hissi ömrü boyunca bir daha hissedemeyeceğini o gün tam da o an ve tam da o yerdeyken bilmiyordu henüz..

Şimdi sabahın çoktan olduğu ve yorganın tamamını karşı tarafın üzerine aldığı bir yatakta uyanıyordu. Sol tarafına baktı..Umutsuzca başını sallayarak sessizce doğruldu. Yan tarafındaki komidinin üzerindeki sigarasına, öğrenciyken hep sahip olmak istediği ahşap, büyük İskandinav giysi dolabına, turistlere epeyce pahalı fiyatlardan satılan işleme kilime ve üzerinde kötü çizilmiş bir yavru kedi bulunan yumuşak terliklere göz gezdirdi… “Dört yıl..Dört parça” diye geçirdi içinden. Yan tarafında, yorganın bir kısmını iade etmek istercesine hareket oldu. Gözlerini mahmurlaşarak açtığını gördü.. “Gelsene..” diye de bir fısıldama. Etrafına bir daha baktı adam.. “Kahve içip çıkmam gerekiyor..Geç kaldım..”

29 Ekim 2009 Perşembe

Bir Süre Daha Ortalıkta Yok

Denyo başlıkların melankolik yazarı olduğum günleri özledim...

11 Ekim 2009 Pazar

Pazar Şarkısı (Something Special...)

bu pazar özel bir şey yapmak istedim..Aslında aklımda pek sevdiğim bir yabancı parça vardı lakin eve geldiğimde çılgınlar gibi bunları izlemek istedim..

neden özel derseniz, şu şu şu diye listeyi önünüze koyamam. Bu dizi yayınlandığı vakitler İzmit'te öğrenci idim. Ev arkadaşım ve ben bu dizinin bir bölümünü izlemiş ve hayran kalmıştık..Öyle ki, dizifilm.com a üye olmamın, her perşembe, "bu gece yalancı yarim var çıkamam" deme müsebbibim olmuştu..


İlerleyen bölümlerde artık izleyen sayısı çok düşmüştü ama ben hala ve hala her bölümünü büyük merakla izliyordum.. Burada, ağdalı aşk lafları yoktu, zengin konakta geçen entrikalar yoktu, ağam paşam kıvamı yoktu, vurdu kırdı yoktu..aşk vardı. hem de hayatın içinden biçimde. yani nasıl denir bilemiyorum bir çok dizi veya film izlenir ama hayatın akışında oradaki olaylarla karşılaşmak pek nadirdir. o dili kullanan gerçek hayat inanları çok azdır. bu dizi öyle bir şeydi ki, gerçek hayatın bir çok noktasında karşılaşılabilirdi.. sıradan ve basit sözlerdi senaryodakiler, diyaloglar sadece "sıradan"dı. gerçek bir sehl-i mumteni idi aslında senaryosu..



Öyle ki, artık izleyen kitlesi iyice azalmasına rağmen, elde avuçta kalmış bir kaç hayranının ısrarları ile final yapmadan bitmemesi kararlaştırıldı dizinin. Sezon ortasında izlenen bu sahneden sonra, gerçek final olmadan bu dizinin ve karakterlerin ömrünün sonlanması büyük üzüntü verecekti..



Sözlük başta olmak üzere, televizyon dünyasının "bilmiş" kişileri diziyi epeyce eleştiriyordu "bir bıraktım 10 bölüm sonra hala aynı yerde" konusu altında. Gidin yaprak dökümünü seyredin lan ne diyeyim diye geçiriyordum içimden zaman zaman. Bir avuç izleyicisi ile sessiz sakin yoluna devam eden bir yapımdan size ne. Zaten izlemiyorsunuz ki. FAkat yine sözlük başta olmak üzere bir kaç yerde de diziyi izleyenler yıllaaaar yllar sonra bir yerli yapımın yetmişler yeşilçamı modunu yakaladığında hemfikirdi.. Gerçek bir yeşilçam romantik komedisi izlemek nasıl keyif verirse ve yetmişlerin yeşilçam yapımları nasıl ki absürd olmasına rağmen hissedilen "samimiyeti" yakalıyorsa bu dizi de yakalıyordu onu. hem de tam ve kesin anlamıyla. ingilizce bir kelime daha iyi oturabilir buraya belki. "exactly!"



"Bende numara çoook...."
bu bölüm yayınlandığı vakitler malum olayın olduğu vakitlerdi ve ben bir düğüne gitmek için hazırlık yapıyordum evde. Çıkmak üzereyken televizyondan haberi aldığım o anı unutmam herhalde pek mümkün değildir hayatım boyunca. bu nasıl bir kaderdir ki, her türlü yayından kaldırılacagı düşünülen bir dizi az sayıda kişinin ısraları sonucu biraz daha uzatılır ve tam da gerçekten bitmesine dört bölüm kalmışken can karakteri canını bırakır...

Mevzubahis olay hakkında pek fazla yazmak istemiyorum. Zaten sözlüğe dizi hakkında en çok yazan kişiyim ama o olay meydana geldikten sonra ketumlaşıp kaldım adeta.. bir güzel sabahın romantik, komik, içten diyaloglarını bu dizide bulabiliyordum..Şuradaki telefon açmanın samimiyetini va diyalogların reelliğinin altındaki duyguyu mükemmel verişini ise hep sevmişimdir.. Klasik.. "Allakım allakım" telaffuzuna rağmen :)



bu dizinin tüm bölümleri youtube da var. kendinize bir iyilik yapın ve bu pazar kahvaltıdan sonra herhangi bir bölümünü izleyin (favorim 20. bölümdür:)). eğer pazar günü samimiyetine yakıştıramıyorsanız bir daha da bu bloga uğramamanızı tavsiye ederim.. Herkese günaydın, işte pazar şarkınız..